- Katılım
- 8 Şubat 2008
- Mesajlar
- 1,632
- Reaksiyon puanı
- 6
- Puanları
- 0
Mevlana'nın Gönül Sadası
İnsanlar vardır; daha yaşarken mâzi olmuşlardır. İnsanlar vardır; asırlar önce yaşamış olmalarına rağmen, gönüllere hayat bahşeden nefesleri bugün bile dipdiridir. Yâni onlar, üzerlerinden yüzyıllar geçse bile mâzi olmayanlardır.
Onlar, bütün varlıklarını Bâkî olan Rablerinde fânî kılarak, ebedî hayat sırrına nâil olan Hak dostlarıdır. Bu Hak dostlarının kabirleri, mü’minlerin sînelerindedir. Onlar, fânî bedenleri asırlardır toprak altında olmasına rağmen, feyz, rûhâniyet ve gönül eserleriyle günümüze kadar geldikleri gibi, bundan sonra da irşâd hizmetleri ile diri kalmaya devam edeceklerdir.
İşte gönülleri tenvir ve irşâd vazîfesine, Cenâb-ı Hak tarafından çağları aşan bir teselsül bereketi ihsân edilen böylesine müstesnâ Hak dostlarından biri de, Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî -kuddise sirruh-’ tur.
O ki, bir îmân münâdîsi, hâzık bir gönül tabîbi… O’nun gönül nidâsı ve derûnî sadâsı, kıyâmete kadar gelecek insanoğlunun kalbî marazlarının ebedî devâsı… Aslâ eskimeyecek, dâimâ temâdî edecek bir vuslat dâvetçisi… Mesnevî adlı feryadnâmesindeki şu beyitler, onun gönül dâvetinin hiçbir zaman eskimemesinin sırrını ne güzel ifâde etmektedir:
“Sonsuz olan hayat nehrini görünce, kâsedeki
suyunu, yâni şu fânî ömrünü, sonsuzluk nehrine kat! Su, hiç nehirden kaçar mı?”
“Kâsedeki su, nehir suyuna karışınca, orada kendi varlığından kurtulur, nehir suyu hâline gelir.”
“Böyle olunca, o kâsedeki suyun vasfı, sıfatı yok olur da, zâtı kalır. Artık bundan sonra o ne eksilir ne kirlenir ne de kokar.”
İşte fânî ve nefsânî varlığından sıyrılıp aslına rücû eden bir cevher kıvâmına erenlerin gönül nidâları da, üzerinden asırlar geçmesine rağmen ne eksilir ne kirlenir ne de kokar!.. Hakîkaten onlar, kendine âit renk, âhenk ve akıştan sıyrılmış, deryâlara ulaşan ırmaklar gibidirler.
Hazret-i Mevlânâ, bir gönül mahsûlü olan eserlerinde, insan vâkıasının zaman ve mekân üstü gerçeklerine ebediyet ufkundan ışık tutmuştur. Bu yüzden, üzerinden asırlar geçse bile, mevzuu, muhtevâsı ve üslûbu itibâriyle tâzelik ve terâvetinden bir şey kaybetmediği gibi, gönül bahçelerine çağlar öncesinden gelen bir bahar melteminin hayat bahşeden esintisi gibi, cennet râyihaları yaymaktadır.
Böyle büyük Hak dostları, hâdiseleri gönül penceresinden, ilâhî aşk ve muhabbet nazarıyla müşâhede ettikleri için, bulundukları toplumlara, hidâyete ermek isteyen nice kimselere ve hattâ cihâna yön veren padişahlara rehber olmuşlardır. Zîrâ onlar, zâhirî ilimlerin, akıl ve mantık bilgilerinin üzerini örten sırlı perdeyi kaldırmışlar, ilâhî aşk ve muhabbetin feyizli tecellîlerine mazhar olmuşlardır.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- gibi, kalb âlemleri ilâhî muhabbetle ulvî bir kıvâma ermiş olanların, her his ve düşüncesi ilâhî hikmete müteveccih bulunduğu için, Cenâb-ı Hak onların âdetâ gören gözü, tutan eli olur. Böylece nûrânî bir câzibe merkezi hâline geldiklerinden, diğer insanlar da irâdî veya gayr-i irâdî onları sever ve gönülleri onlara doğru akar. Zîrâ Hak Teâlâ, böyle sâlih kullarını sevdiği gibi, onları istîdadları nisbetinde diğer kullarına da sevdirir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, Rahmân olan Allâh, onlar için bir meveddet (bir sevgi) verecek, onları gönüllere sevdirecektir.” (Meryem, 96)
Fâhr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Allâh Teâlâ bir kulu sevdiğinde Cebrâil’i çağırır ve:
«–Ben falan kulumu seviyorum, sen de sev!» buyurur.
Cebrâil de onu sever ve semâ ehline nidâ eder:
«–Allâh, falanı seviyor, siz de seviniz!»
Semâ ehli de onu severler. Sonra onun sevgisi yeryüzündekilere de verilir, herkes ona muhabbet gösterir.” (Buhârî, Bed’u’l-Halk, 6)
İnsanlar vardır; daha yaşarken mâzi olmuşlardır. İnsanlar vardır; asırlar önce yaşamış olmalarına rağmen, gönüllere hayat bahşeden nefesleri bugün bile dipdiridir. Yâni onlar, üzerlerinden yüzyıllar geçse bile mâzi olmayanlardır.
Onlar, bütün varlıklarını Bâkî olan Rablerinde fânî kılarak, ebedî hayat sırrına nâil olan Hak dostlarıdır. Bu Hak dostlarının kabirleri, mü’minlerin sînelerindedir. Onlar, fânî bedenleri asırlardır toprak altında olmasına rağmen, feyz, rûhâniyet ve gönül eserleriyle günümüze kadar geldikleri gibi, bundan sonra da irşâd hizmetleri ile diri kalmaya devam edeceklerdir.
İşte gönülleri tenvir ve irşâd vazîfesine, Cenâb-ı Hak tarafından çağları aşan bir teselsül bereketi ihsân edilen böylesine müstesnâ Hak dostlarından biri de, Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî -kuddise sirruh-’ tur.
O ki, bir îmân münâdîsi, hâzık bir gönül tabîbi… O’nun gönül nidâsı ve derûnî sadâsı, kıyâmete kadar gelecek insanoğlunun kalbî marazlarının ebedî devâsı… Aslâ eskimeyecek, dâimâ temâdî edecek bir vuslat dâvetçisi… Mesnevî adlı feryadnâmesindeki şu beyitler, onun gönül dâvetinin hiçbir zaman eskimemesinin sırrını ne güzel ifâde etmektedir:
“Sonsuz olan hayat nehrini görünce, kâsedeki
suyunu, yâni şu fânî ömrünü, sonsuzluk nehrine kat! Su, hiç nehirden kaçar mı?”
“Kâsedeki su, nehir suyuna karışınca, orada kendi varlığından kurtulur, nehir suyu hâline gelir.”
“Böyle olunca, o kâsedeki suyun vasfı, sıfatı yok olur da, zâtı kalır. Artık bundan sonra o ne eksilir ne kirlenir ne de kokar.”
İşte fânî ve nefsânî varlığından sıyrılıp aslına rücû eden bir cevher kıvâmına erenlerin gönül nidâları da, üzerinden asırlar geçmesine rağmen ne eksilir ne kirlenir ne de kokar!.. Hakîkaten onlar, kendine âit renk, âhenk ve akıştan sıyrılmış, deryâlara ulaşan ırmaklar gibidirler.
Hazret-i Mevlânâ, bir gönül mahsûlü olan eserlerinde, insan vâkıasının zaman ve mekân üstü gerçeklerine ebediyet ufkundan ışık tutmuştur. Bu yüzden, üzerinden asırlar geçse bile, mevzuu, muhtevâsı ve üslûbu itibâriyle tâzelik ve terâvetinden bir şey kaybetmediği gibi, gönül bahçelerine çağlar öncesinden gelen bir bahar melteminin hayat bahşeden esintisi gibi, cennet râyihaları yaymaktadır.
Böyle büyük Hak dostları, hâdiseleri gönül penceresinden, ilâhî aşk ve muhabbet nazarıyla müşâhede ettikleri için, bulundukları toplumlara, hidâyete ermek isteyen nice kimselere ve hattâ cihâna yön veren padişahlara rehber olmuşlardır. Zîrâ onlar, zâhirî ilimlerin, akıl ve mantık bilgilerinin üzerini örten sırlı perdeyi kaldırmışlar, ilâhî aşk ve muhabbetin feyizli tecellîlerine mazhar olmuşlardır.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- gibi, kalb âlemleri ilâhî muhabbetle ulvî bir kıvâma ermiş olanların, her his ve düşüncesi ilâhî hikmete müteveccih bulunduğu için, Cenâb-ı Hak onların âdetâ gören gözü, tutan eli olur. Böylece nûrânî bir câzibe merkezi hâline geldiklerinden, diğer insanlar da irâdî veya gayr-i irâdî onları sever ve gönülleri onlara doğru akar. Zîrâ Hak Teâlâ, böyle sâlih kullarını sevdiği gibi, onları istîdadları nisbetinde diğer kullarına da sevdirir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, Rahmân olan Allâh, onlar için bir meveddet (bir sevgi) verecek, onları gönüllere sevdirecektir.” (Meryem, 96)
Fâhr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Allâh Teâlâ bir kulu sevdiğinde Cebrâil’i çağırır ve:
«–Ben falan kulumu seviyorum, sen de sev!» buyurur.
Cebrâil de onu sever ve semâ ehline nidâ eder:
«–Allâh, falanı seviyor, siz de seviniz!»
Semâ ehli de onu severler. Sonra onun sevgisi yeryüzündekilere de verilir, herkes ona muhabbet gösterir.” (Buhârî, Bed’u’l-Halk, 6)
