CARPE DİEM / ANI YAKALA

güneşin doğduğu her bugün ölümün son günü.


cansuyu
 
Cok guzel,lnsanı harekete gecıren bır paylasım olmus.ınsallah her anımızın degerını bılmek dılegıyle...tskler..
 
bir zehri içer gibi yaşamak gerek.. içtiğin her neyse.. çünkü zehri yudumlamak her anın farkında olmak demek.. ve kendimiz olmalıyız zehirimiz belki de..

cansuyu
 
yarınlara erteledık tum yasanmamıslıkları
yarının bugun oldugunu bılmeden
ıste bı yarın daha kayıp gıttı avuclarımızdan

bugune donusemeden

cansuyu
 
Hiç kimse geriye gidip yeni bir başlangıç yapamaz, ama, bugün yeni bir son yapıp yeniden başlayabilir

M. Robinson

yeni başlangıçların ışığımızı arttırmasını dilerim.. hepimize iyi haftalar :)
 
Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...

Dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

alıntı
 
çook uzun yıllar önce okumuştum Dale Carnegie nin üzüntüyü bırak yaşamaya bak kitabını.. ilk önerisiydi gün geçirmez bölmelerde yaşayın..genel olarak zordu.. gün geçirmez bölmelerde değil ama paragraf geçirmeyen bölmelerde yaşadım.. bir konu.. bir hikaye..geride kaldığında geçmişe gömmeyi becerdim..( hala beceremediğim tek bir hikaye dışında :( )
hissetmiştim affetmenin özgürleştirdiğini.. yaklaşık benzeş hayatlar yaşadığımız bazı aile fertlerimizin nasıl geçmişten kurtulamayıp bugünlerini yapamadıklarını görerek..
yaşamıma olumsuzluk getirenleri.. onları çok sevdiğim için değil.. kendimi sevdiğimden.. ve başka türlü yaşamda adım atmanın olanaksız olduğunu gördüğümden.. affettim.. pamuklara sararak geçmişe gömdüm..

ama dedim ya.. an içinde gün geçirmez bölmeler yaratamadım.. o an yaşamakta olduğum konu her neyse.. gece.. gündüz.. dün.. bugün yarın.. sanki beynim çıkana dek obsesif bir şekilde düşünür bulurdum kendimi..çözüm arayarak da düşünsem.. bir süre sonra çözüm geliştiremediğimi farkettim..

beynimi durduramdadığım gecelerin sabahında.. gece son düşüncem.. sabah ilk düşüncem oluyor.. ve savaştan çıkmış bile değil.. savaşta başlıyordum güne.. taşıyamıyordum..

telkinler bir şeyi değiştirdi.. belki tek başına telkinler değil dir bilemiyorum ama.. son günlerde değişti bu..

sabah uyandığımda kaldığım yerden devam edemiyorum düşüncelerime..hatta bir boşlukla uyanıyorum.. formatlanmış gibi.. edemiyorum dedim çünkü alışkanlıktan sanırım ..sanki etmek istiyorum.. galiba bunu yapıyormuşum ben.. gözümü açmadan son oturumu kurtar a basıp.. evvett nerde kalmıştık diyormuşum kendime..

elbette ki güne başlarken süregelen konular aynı oldukça yeni açılan pencerelerdeki konu başlıkları da değişmiyor..

ama farkettim ki.. gerçekten bir şansım var..formatlı başladığım yeni günde başka konu boşlukları istiyorsam gün içinde artık bazı konuları geri dönüşüm kutusuna göndermeliyim..

ve bir şansım var her sabah beynimdeki diskte açılan boş alan ı yeni pencerelerle doldurabilirim
 
.''Hayatın trajedisi ölüm değil, yaşarken ölmesine izin verdiğimiz şeylerdir.''

Norman Cousins
 
gokyuzunden yıldız toplamaya cıkalım bu gece her bırı sessızlıgın notası ve sol anahtarı olalım samanyoluna

cansuyu
 
Yıldız toplama oyunu benim hala oynadığım bir oyundur biliyor musun?Özellikle de memleketi ve ailemi özlediğim zamanlarda gökten bir yıldız seçerim bizimkilere selam söylemesini onları çok özlediğimi söylerim.Sonuçta hepimiz aynı gökyüzüne bakmıyor muyuz:)))
 
“Gülümsemediğin gün, kaybolmuş bir gündür. ”Charlie Chaplin
 
Üzgün olmak istiyorsanız geçmişte yaşayın.
Endişeli olmak istiyorsanız gelecekte yaşayın.
Huzurlu olmak istiyorsanız şimdi’de yaşayın...!

Karen Salmanson
 
CAN DÜNDAR, ESQUIRE DERGİSİ'NİN 'HAYATTAN NE ÖĞRENDİNİZ?' SORUSUNU NASIL YANITLADI



Ağır bir ÖSS sorusu gibiydi Esquire dergisininki. .. 'Hayattan ne
öğrendiniz?'
Verilen süre içinde aklıma gelenleri aşağıda yazdım.
Yanlışların doğruları götürmeyeceğini umuyorum:
* * *
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. ..
Ağladım.
* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam
zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.. .
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
* * *
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden
çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
* * *
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini
öğrendim.
* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.. .
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu
öğrendim.
* * *
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah
elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
* * *
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını
öğrendim.
* * *
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını
öğrendim.
 
Güzel yaşamak, güzel kokular biriktirmektir
Üzgünüm. Hatta şaşkınım...
Akşamları uzanıp yıldızları seyrettiğim sedirin iki adım ötesindeki hanımelinin kokusunu alamıyorum.
Mevsimi geçti, ondandır dedim önce.
Oysa dehşetle hatırladım ki, en ballı zamanında, Haziran'da da alamamıştım kokusunu...
O halde...
Eyvah!
Burnum hanımeline duyarsızlaşacak, zihnim o kokunun kışkırttığı anılara açılmayacaksa...
Ne yaparım ben!

***

Kokular ve anılar...
Anneannem mesela...
Bu dünyadan gittiğinde çok küçüktüm. Kederli yüzü dışında ondan pek bir anı kalmadı bana.
Anneannem benim için bahçesinde yetiştirdiği domateslerin mis kokusundan ibaret...
Hemen oracıkta koparıp ısırdığım domatesin suları ve çekirdekleri çocuk yanaklarımdan süzülürken anneannemin bana hoşnutlukla bakışını unutamıyorum.

***

Sonra...
Benim güzel kedim...
Onun simsiyah uzun tüylerine bulanıp kalan toz kokusu bile dünyanın en güzel parfümü haline gelmişti benim için...
Şimdi ne zaman o toz kokusu gelse burnuma...
Çalışma odamın kapısında yine o "küçük kara kız" belirecek, hoplayıp zıplayacak, sonra yere yatıp göbeğini sere serpe açarak şımaracakmış gibi geliyor...
Anısı bile neşelendiriyor beni şimdi.

***

Hayatımda böyle izler bırakan ne kokular var...
Onları yok sayarak...
Bir ömürden söz etmek mümkün mü?
Sevgilinin boynunun sol yanının, o karanlık ve nemli kuytuluğun kokusu mesela! Hani insanı ya oraya çivileyen ya da ayaklarını yerden kesen koku...
Bir de sardunya kokusu..
Hele akşamüstleri sulandıktan sonra çıkardıkları o koku...
Yani benim için sevinç, huzur ve şükür duygusunun kokusu...
Fesleğen kokusu sonra...
Yani anneyle özdeşleşen koku.
Benzin kokusu, asfalt kokusu ya da...
"Bir şehri tam kalbinden vurup gitme" nin kokusu yani...
Yarım yamalak da olsa, özgürlüğe benzer bir çağrının kokusu...

***

Bir hadis rivayet edilir. Pek sık tekrarlanmayan bir hadistir ama üzerinde uzun uzun durmaya değer. "Bana sizin dünyanızdan kadın, güzel koku ve namaz sevdirildi."
Son zamanlarda çok sık düşünür oldum.
Kokular olmasaydı, ne yapardık?
Bilimsel gerçektir; tat duygusunun önemli bir bölümü koku alma yetisinden kaynaklanır.
Bence sadece yemeklerin değil, hayatın da tadı kokularda gizlidir.
"Koku hamil-i hatıradır" derler bir de...
Yani koku, anıların taşıyıcısıdır.
Uzun sözün kısası...
Dünyayı kokularıyla kucaklamak...
Hayatımız boyunca kötü kokulardan çok güzel kokular biriktirmek...
Ne güzel bir armağandır.
Değerini biliyor muyuz acaba?



Haşmet Babaoğlu
 
Eğer Tanrı, bir anlık bile olsa, benim bezden bir kukla olduğumu unutarak bana bir yaşam alanı verebilseydi, ondan alabildiğince yararlanırdım.

Muhtemelen tüm düşündüklerimi söylemezdim, ama tüm söylediklerimi mutlaka düşünürdüm.

Nesnelere bir değer verirdim, neyi temsil ettiklerine göre değil de daha çok neler ifade ettiklerine bakarak.

Gözlerimizi kapattığımız her bir dakikada atmış saniye ışık kaybettiğimizin bilincine vararak daha az uyur, daha çok düş kurardım.

Diğerleri kımıldamazken daha çok yürür; onlar uyuklarken ben uyanırdım.

Eğer Tanrı bana birazcık yaşam armağan etseydi, basitçe giyinir sonra sadece bedenimi değil ruhumu da çırılçıplak soyarak yüzükoyun toprağa uzanırdım.

Âşık olmaya son verirlerse yaşlanacakları gerçeğini bilmeden, yaşlanırken âşık olmayı sonlandırmaları gerektiğini düşünen insanlara ne kadar yanıldıklarını kanıtlardım.

Kanatlar verirdim bir çocuğa, ama kendi kendine, tek başına uçmayı öğrenmeyi ona bırakırdım.

Yaşlılara, ölümün yaşlılıkla değil de unutmak ve unutulmakla geldiğini öğretirdim.

İnsanlar, sizlerden o kadar çok şeyler öğrendim ki...

Herkesin dağın zirvesinde yaşamayı istediğini, ancak gerçek mutluluğun oraya tırmanabilme biçeminde saklı olduğunu bilmediklerini öğrendim.

Yeni doğmuş bir bebeğin babasının parmağını minik eliyle ilk defa sıkıca kavradığında onu yaşam boyu bırakmayacağını öğrendim.

Bir insanın, aşağıdaki bir başka insana sadece bir kez bakmaya hakkı olduğunu, o da onun ayağa kalkmasına yardım ederken olması gerektiğini öğrendim.

Sizlerden öğrenebileceğim o kadar çok şey var ki! Ancak çok azı gerçekten işime yarayacak, zira hepsi bu bavulun içine yerleştiğinde ne yazık ki ben artık ölmek üzere olacağım.

Hep hissettiklerini söyle ve düşündüklerini yap.

Eğer bugün seni son kez uykuya dalarken gördüğümü bilsem, seni sımsıkı kollarımın arasında sarar ve Tanrı'ya ruhunun koruyucusu olabilmesi için dua ederdim.

Seni gördüğüm son dakikalarım olduğunu bilsem, sana "seni seviyorum" derdim, bunu zaten bildiğini unutarak, göz ardı ederek.

Hep bir "yarın" vardır ve yaşam bize her şeyi daha iyi yapabilmek adına yeni bir fırsat tanır. Ama eğer yanılıyorsam ve o gün bize kalan son gün ise, sana, seni ne kadar çok sevdiğimi ve asla unutmayacağımı söylerdim.

Yaşlı veya genç, "yarın" kimse için bir taahhüt değildir. Bugün belki de sevdiğin şeyleri gördüğün son gündür. O halde daha fazla bekleme, hemen bugün harekete geç, çünkü belki yarın hiç bir zaman olmayacak. Ve sen eminim ki onlara bir "gülümseme", bir "kucaklama", bir "öpücük" için zaman ayırmadığından, onlardan çok meşgul olduğunu düşünerek son bir istekte bulunmadığın için çok pişman olacaksın.

Sevdiklerini yanında sakla; kulaklarına onlara ihtiyacın olduğunu söyle; onları sev, onlara özen göster; onlara "seni anlıyorum", "affet beni", "lütfen", "teşekkür ederim" ve daha bildiğin bir dolu sevgi sözlerini sarf etmek için kendine zaman ayır.

Kimse seni, gizleyip kendine sakladığın düşüncelerinle anmayacaktır. Onları ifade edebilmek için Tanrı'dan güç ve sağduyu dile.

Dostlarına ve senin için değerli olan varlıklara, onların senin için ne kadar önemli olduklarını kanıtla.

Lenf Kanseri GABRİEL GARCİA MARQUEZ'in kaleme aldığı söylenen veda mektubu...
 
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum.

Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.

Karanlığı gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...

Ağladım.

* * *

Yaşamayı öğrendim.

Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;

aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

* * *

Zamanı öğrendim.

Yarıştım onunla...

Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını,

zamanla öğrendim...

* * *

İnsanı öğrendim.

Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...

Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

* * *

Sevmeyi öğrendim.

Sonra güvenmeyi...

Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,

sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

* * *

İnsan tenini öğrendim.

Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...

Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

* * *

Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni

aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

* * *

Ekmeği öğrendim.

Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...

Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,

bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

* * *

Okumayı öğrendim.

Kendime yazıyı öğrettim sonra...

Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

* * *

Gitmeyi öğrendim.

Sonra dayanamayıp dönmeyi...

Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

* * *

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...

Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

Sonra da ası yürüyüşün

kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

* * *

Düşünmeyi öğrendim.

Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.

Sonra sağlıklı düşünmenin

kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

* * *

Namusun önemini öğrendim evde...

Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;

gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

* * *

Gerçeği öğrendim bir gün...

Ve gerçeğin acı olduğunu...

Sonra dozunda acının,

yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.

* * *

Her canlının ölümü tadacağını,

ama sadece bazılarının hayatı tadacağını

öğrendim.



Mevlana
 
HIZLI ve hırçın bir koşuşturma içindeyiz çoğu zaman. Yapılacak işler, bitirilecek ödevler, gidilecek yerler, edinilecek payeler, tırmanılacak basamaklar bir türlü bitmiyor. İstanbul´da zaman, su gibi, maden gibi, ekmek gibi kıt bir kaynak olmuş; bize yetmiyor.


Güne ne kadar erken başlarsak başlayalım evden hep telaş içinde çıkıyoruz. Ve ne kadar acele edersek edelim, azalmıyor bu telaşımız. Bir iş biter gibi oluyor, ardından hemen yeni bir iş çıkıyor. Habire geç kalıyoruz; yetişemiyor, yetinemiyoruz. Bedenimiz ter içinde koşarken, zihnimizin kancaları bir yerlere takılıp kalıyor. Ya geçmişe gidiyor aklımız, ya geleceğe kayıyor. Ya başlıyoruz "Geçmişte kim bana ne demişti, filanca tarihte şöyle mi olmuştu yoksa böyle mi olmuştu?" diye çetele tutmaya, gereksiz hatıralar arasında boğulmaya, aynı mizansenleri kafamızda tekrar ve tekrar kurmaya... Ya dönüyoruz gelecekle ilgili planlara, senaryolara, şahsi hayallere, gayelere...


Zihnimiz durmadan ya geçmişte ya gelecekte takıldığı için bizler aslında hemen hemen hiçbir zaman şu "an"da duramıyoruz. Türkçe´de zaman ekleri bu kadar zengin olsa da bizim hayatımızda "şimdiki zaman" ebediyen eksik gibi. Şu andan mahrum kalmışız ama haberimiz yok.


***


Ve söyleniyoruz bol bol. Şikâyet etmek, en sevdiğimiz dil jimnastiği. Hem bireysel hem kolektif düzlemde. Konuşma yeteneğimizi iltifat etmek, takdir belirtmek ya da duygularımızı dillendirmek için değil, aynı şikâyetleri yinelemek için kullanmayı tercih ediyoruz. Ne vakit bir taksiye binsek, başlıyor taksi şoförü şikâyete. Ne vakit bir fatura yatırmaya gitsek hır çıkıyor, tartışma çıkıyor kuyrukta. Birbirine çatıveriyor insanlar.


Bağırarak medeniyet dersi vermeye kalkan şık hanımlar da oluyor. Trafikten, pahalılıktan, hükümetten, muhalefetten, birbirimizden, en çok da İstanbul´dan şikâyet ediyoruz biz bu şehrin sakinleri. Bazen bana öyle geliyor ki, birbirimize bağırmak için fırsat kolluyoruz. Öndeki araba hatalı sollasa, kuyruktaki adam önümüze geçmeye kalksa, marketteki kasiyer bir ürünün fiyatını pahalı yazsa, sesimizi yükseltmek için bir fırsat geçiyor elimize.


Bir bardak suda nice fırtınalar koparıyoruz. Sinirlerimizi tel tel ayırıp, küçümen denizciler misali kâğıttan kayıklara bindirerek, o fırtınalarda harap ede ede...


***


Mevlânâ şu yaşadığımız hayatı, bir dağın eteğinde durup haykırmaya ve sonra kendi sesimizin yankısını duymaya benzetiyor. Ne söylüyorsak, ağzımızdan hangi kelimeler çıkıyorsa, dağ er ya da geç aynen iade ediyor. Nasıl bir enerji veriyorsak kâinata, bize misliyle dönüyor. Telaş ettikçe telaşımız artıyor. Kızdıkça kızgınlığımız katmerleniyor.


Dağ bizi bize yansıtıyor. Bu yüzdendir ki hayata hep komplolar, şüpheler, vesveselerle bakan insanın evhamları dinmek bilmiyor. Bu yüzdendir ki habire birilerini ötekileştiren insan için aslında herkes potansiyel öteki olarak kalıyor. Husumet ve rekabetin diliyle konuşana kendi sesinin yankısı gene husumet ve rekabet olarak geri geliyor.


Sonra nasıl oluyorsa bunca hayhuy içinde bir an durup, kendimize minnacık soluklanma parantezi açıp da etrafa bakabildiğimizde, tüm ihtişamıyla gözümüzü alıyor İstanbul. Şehri aniden fark ediveriyoruz. Bir dolmuşun penceresinden, bir lokantanın masasından, bir sahil kenarından ya da evimizin penceresinden baktığımız ve gördüğümüz o nadir anlarda İstanbul muazzam bir sürpriz, beklenmedik bir hediye paketi gibi dikiliveriyor karşımıza. Şaşırıyoruz.


İçinde yaşadığımız şehri görmeden yaşadığımızı anlıyor, dalgınlığımızdan utanıyor ve adeta af dilercesine İstanbul´a methiyeler düzüyoruz. "Böyle güzel şehir yeryüzünde yok!" diyoruz. "Bunca yer dolaştım, hiçbir memlekette İstanbul gibi bir şaheser görmedim!"


***


İstanbul dinliyor iltifatlarımızı. Biz ki şikâyette cömert, iltifatta cimri davranıyoruz, İstanbul duyuyor ender övgülerimizi. Hiçbir şehir, sakinlerini bu kadar hırpalayıp, sakinleri tarafından bu kadar hırpalanıp, gene de böyle diri ve güzel kalamaz kolay kolay.


İstanbul bir muamma. İstanbul başlı başına bir bilmece gibi duruyor hayatımızın ortasında. İç çekerek bakıyoruz bu bilmeceye. Derinden hissediyoruz enerji dolu gizemini. Ama sonra soluklandığımız parantez kapanıveriyor, yapacak işler çekiştiriyor kolumuzdan. Bir yerlere geç kaldığımız endişesiyle ayaklanıyoruz. Ve gene başlıyor bitimsiz, kör bir koşturmaca...

Elif Şafak/ İçinde yaşadığın şehri görememe
 
Boşver be yaşı başı!
gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..
şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?
koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?..
büyü büyü...
bak ellerin ayakların kocaman.
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?

takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü,
öl gitsin...
parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin...
Boş ver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?.
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna...
yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa...

yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş.
sen mi biteceksin?
çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?



CAN YÜCEL
 
Neyi yaşamak istiyorsan, onu yaşa!
Öyle bir yaşam yaşıyorum ki,
cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki,
tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

Bazıları seyrederken hayatı en önden,
kendime bir sahne buldum, oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
okudum, okudum anlamadım.

Kendi kendime konuştum bazen evimde,
hem kızdım, hem güldüm halime,
sonra dedim ki "söz ver kendine";
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.

Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.

Öyle bir hayat yaşadım ki,
son yolculukları erken tanıdım,
öyle çok değerliymiş ki zaman,
hep acele etmemi bundan anladım.

Nietsche
 
Eksik Güneşler

Kaç günümüz varsa şunun şurasında
O kadar güneşimiz var
Her günlük hakkımızdır mutluluk
Anla
Dün bugün eksilen güneşler
Ödenmez yarınla


Necati CUMALI
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Geri
Üst