Dar Kapı... Olağanüstü...

Alexandra

New member
14
HD RANK
Katılım
21 Haziran 2010
Mesajlar
1,403
Reaksiyon puanı
21
Puanları
0
Konum
Venüs


Hepinize selamlar, Ahmet Altan'ın en sevdiğim yazılarından biridir... Umarım siz de seviyorsunuzdur...


Andre Gide, Dar Kapı isimli kitabında, yaşanılanın değil yaşanılmayanın hikayesini anlatır; birbirlerini seven iki insanın bir türlü bir araya gelememesinin hikayesidir bu kitap. Ve birleşememelerinin nedeni, başkalarından ziyade kendileridir, kendi inançları, kendi korkuları önler onların aşklarının ifade edilmesini. Koca bir hayatı, istediklerini yapamayarak geçirir kitabın kahramanları.
Yaşamak istediklerimizle yaşayabildiklerimiz arasında ortaya çıkan büyük uçurumun esas sorumlusunun aslında kendimiz olduğunu anlatır kitap.
Bütün kitap boyunca okuyucu hep aynı isyanı hisseder, söyleyin artık, birleşin artık neden duygularınızı gizliyorsunuz, diye bağırmak ister. Ama, kitabın kahramanları, kendi yarattıkları o 'dar kapıdan' geçemezler bir türlü, orada sıkışıp kalırlar.
Herkesin hayatı, dar kapılarla çevrilmiştir aslında.
Rahatlıkla geçip feraha ulaşacağımız birçok kapıyı, kendi inançlarımız, korkularımız, endişelerimizle daraltıp kendimizi kendimize tutsak ettiğimizi çok geç farkederiz.
Yaptıklarımızdan ziyade yapamadıklarımızdan daha çok pişman olmamızın gizli nedeni de budur zaten, yaptıklarımızın sonuçları kötü çıksa da, çıkan sonuçlarda bizimle birlikte başkaları da sorumludur, başka birilerinin iradesi işin içine girmiştir, pişmanlığımızı ve öfkemizi başkalarının üstüne yıkabilir, pişmanlıktan kendi payımıza düşeni azaltabiliriz.
Ama yapmadıklarımızdan duyduğumuz pişmanlıkların bizden başka sorumlusu yoktur, bizden başka bir suçlu bulamayız, o pişmanlığı tek başımıza sahiplenmek zorunda kalırız.
Kendi geçmişimizden geleceğimize uzanan yolda karşımıza çıkan dar kapıları neden aşamayız, neden takılır kalırız oralarda, nedir bizi durduran, nedir bizi gelecek pişmanlıklara hazırlayan.
Neden bir türlü istediğimiz gibi yaşayamayız?
Neden ıslak bir kil parçası gibi elimizde duran hayatımızı şekillendirirken, bir yerinde takılır ve onu istemediğimiz bir biçimde şekillendiririz, kendi isteklerimizden daha önemli ne olabilir?
Korkularımız tabii.
Gide'nin romanındaki kahramanlar gibi Tanrı'dan korkabiliriz.
Çekeceğimiz acıdan korkabiliriz.
Ya da Benjamin Costant'ın 'Adolphe' romanında anlattığı gibi başkalarının acı çekmesinden korkarız.
Constant, kendi hayatından esinlenerek yazdığı romanında, kendinden daha yaşlı bir kadınla birlikte olan genç bir erkeğin o kadını neden bırakamadığını anlatır.
Kadının duyacağı acıyı düşünmek, erkeği hareketsiz kılar, bu çaresizliğine öfkelenip kızsa da bunun üstesinden gelemez.
Adolphe, ne zaman yeni bir hayata hazırlansa, yaşlı sevgilisinin gözyaşları engeller onu.
Aynı çaresizliği Daudet'in 'Sara' isimli kitabında da görürüz.
Orada da romanın kahramanı bir türlü kendini geçmiş bağlarından kurtarıp yeni bir hayat kuramaz.
Bütün bunlar, insanın kendi hayatını belirlemekte sandığı kadar özgür olmadığını gösterir.
Üstelik özgürlüğü kısıtlayan, kendi dışımızdaki dünya değildir.
Hayatımızı değiştirmemizi engelleyen polisler, hakimler, savcılar, ordular, yasaklar değildir; yasak kendi içimizdedir, kendi korkularımızdadır, kendi geçmişimizdedir.
Yaşadığımız her gün kendimize biraz daha tutsak oluruz, yaşanan her gün hayatımıza bağlanan zincirlere bir halka daha ekler ve biz yaşadığımız her gün o zincirlerden kurtulmakta biraz daha zorlanırız.
Yaşamak istediğimizi yaşamamamızın nedeni, yalnızca o isteğin yeterince güçlü olmadığı söylenerek açıklanabilir mi?
İsteğin güçsüzlüğü değildir her zaman asıl neden.
Yeni bir hayata başlarken, dar kapıları kırıp geçerken, arkamızda bırakacağımız acıların, uzun selvileri olan bir eski mezarlık gibi gölgesini geleceğin üzerine sereceğini hissederiz. Gelecek, temiz ve aydınlık bir yaz sabahı gibi aydınlık başlamayacak, aksine geçmişle lekelenmiş bir halde başlayacaktır.
En çok o gölge korkutur bizi.
Yaşamak istediğimizin de gölgelenmesinden endişe ederiz.
Çılgınca yaşamak istediğimiz yeni günlerin, bize geçmişle gölgelenmiş olarak gelmesi düşüncesine tahammül edemeyiz.
Korkaklığımız, biraz da geleceği kurtarmak endişesindendir.
Geçmişten gelen gölgelerle soluklaşan bir gelecek mi yaşamalı, yoka hiç yaşanmayan, yaşanmadığı için de gölgelenmeyen, yaşanmamış ışıklı bir hayal olarak mı saklamalı isteklerimizi.
Dar Kapı'da olduğu gibi sevdiğimizle yaşayacaklarımızı bir günahın gölgesinden mi esirgemeli, Adolphe'da olduğu gibi bir başkasının ruhumuza sinen acısından mı sakınmalı, Sara'da olduğu gibi vicdanımızı damla damla lekeleyen gözyaşlarından mı kurtarmalı?
Yaşanan ilk aşkla birlikte, geleceğe düşen gölgeler de uzamaya başlar.
Geçmiş olduğu sürece gelecek gölgeli olacak.
Yaz sabahlarının temiz ve gölgesiz aydınlığı kalmayacak geleceğimizde.
Geçmişin gölgelerini taşıyan bir gelecek mi, gölgesiz, dokunulmamış ve yaşanılmamış bir hayal mi bizi daha mutlu eder?
Ne Gide, ne Costant, ne Daudet buna bir cevap vermiyorlar.
Anlattıkları, yaşayamamanın acısı yalnızca.
Yaşamamak, kendini kendi geçmişinin gölgesinden kurtaramamak acılı bir tortu gibi birikiyor onların kahramanlarının içinde, isyan krizlerine tutulsalar da kendilerine yeni bir hayat yaratamıyorlar.
Dar kapılardan geçemiyorlar.
Çünkü yaşadıkça kalabalıklaşıyoruz.
Gide'nin kahramanlarının hiçbir kapıdan sığmayan günah korkuları var eteklerinde.
Costant'ın kahramanının yaşlı sevgilisinin acıları var kolunda.
Sara'nın kahramanı vicdan azabını taşıyor beraberinde.
Günahı, acıyı, vicdan azabını kapılardan sığdırmak kolay değil, bütün kapıları yıkmak gerekiyor, yıkıntılardan bir ışığa çıkılır mı peki?
Yaşayamadığımız için pişman olacağımızı bile bile geleceğimizi feda etmeli miyiz?
Yoksa, gölgeli de olsa o benim istediğimdir, yaşamalıyım mı demeliyiz? Geleceği yaşarken geçmişin gölgeleri zamanla solup silinir mi?
Geçmişle gelecek arasındaki o dar kapıdan geçerken, oraya buraya sürünüp örselenen ruhumuz, geleceği istediği gibi kucaklayabilecek mi?
Yaşam dar kapılarla dolu.
Yıkmalı mıyız o kapıları?
Günahı, acıyı, vicdan azabını silip atmalı mıyız?
Duyduğumuz istek, günahı, acıyı, azabı silmeye yeter mi?
Yoksa, günah korkusu, geçmiş acılar, vicdan azapları geleceği mi karartır?
Neyi seçmeli insan?
Kendi geçmişinden, hafızasından, hatıralarından, inançlarından nasıl kurtulmalı?
O dar kapılar bizi yaşamamaya mı mahkum ediyor?
Kendi geçmişiyle hüküm giymiş birer mahkum muyuz?
Hayat, kurtulamamanın hikayesi mi?
Peki, o aşk romanları ne öyleyse, anlatılan aşklar nasıl yaşanıyor?
Geçmişin bittiği, bizi sahipsiz olarak, boşlukta terk ettiği zamanlar vardır, Tanrıyı, aşkı, sevgiyi, sevgiliyi kaybettiğimiz, yalnızlıktan, inançsızlıktan kıvrandığımız dönemler vardır, lekesiz bir aşk ancak böyle bir boşluğun, yalnızlığın, böyle bir kıvranmanın içinden doğar.
Kaybetmenin acısını yaşamadan, kazanmanın lekesiz sevincini yaşamaya izin vermiyor Tanrı.
Ve böyle bir dönemde yeni bir hayatı, yeni bir aşkı kazandığımız anda da, geleceğimize giden yolda yeni bir dar kapı örmeye başlarız.
Ne yapmalıyız?
Dar kapılardan nasıl geçmeliyiz? Yaşayamamanın acısını mı, gölgeli bir geleceği kucaklamanın hüznünü mü tercih etmeliyiz?
Duyduğumuz istekler, tutkular, aşklar, geleceğin ruhumuza uzanan gölgelerini silmeye, bizi iyileştirmeye yeter mi?
Dar kapılardan geçemediğimiz, yaşayamadığımız için pişman olacağız.
Bizi bekleyenin pişmanlık olduğunu biliyoruz.
Yaşadıklarımızdan olmayacak pişmanlığımız, yaşamadıklarımızdan olacak.
Gide'e, Costant'a, Daudet'ye bir sormalıyız ne yapmamız gerektiğini.
Ama onlar bize yalnızca, yaşayamamanın acısını anlatıyorlar.
Nasıl yaşayacağımızın cevabını gene kendimiz bulacağız.
Bu dar kapılardan nasıl geçeceğimizi kendimiz öğreneceğiz.
Öğrenebilirsek eğer...
.
Ahmet Altan


 
Hata yapmaktan korkup,geçmişiz izleriyle geleceği şekillendirmeye çalışan,bir adım sonrasında farklılıkların ve güzelliklerin olduğundan ümit edemeyen,başkalarını üzmemek için kendini yıpratan,sevgiyi bulupta esaret yüzünden kaybeden zavallı bizlere..
Dar kapı bizi biz yapanlarda..o dar kapıyı aşabilmek bizim elimizde.Yaşamadıklarımızın acısı ve pişmanlığı,yaptıklarımızın acı ve pişmanlığının yanında ne olabilir ki..

Yazı için çok teşekkürler Bluepebbles..
 
En çok o gölge korkutur bizi.
Yaşamak istediğimizin de gölgelenmesinden endişe ederiz.
Çılgınca yaşamak istediğimiz yeni günlerin, bize geçmişle gölgelenmiş olarak gelmesi düşüncesine tahammül edemeyiz.
Korkaklığımız, biraz da geleceği kurtarmak endişesindendir.
Geçmişten gelen gölgelerle soluklaşan bir gelecek mi yaşamalı, yoka hiç yaşanmayan, yaşanmadığı için de gölgelenmeyen, yaşanmamış ışıklı bir hayal olarak mı saklamalı isteklerimizi.
Dar Kapı'da olduğu gibi sevdiğimizle yaşayacaklarımızı bir günahın gölgesinden mi esirgemeli, Adolphe'da olduğu gibi bir başkasının ruhumuza sinen acısından mı sakınmalı, Sara'da olduğu gibi vicdanımızı damla damla lekeleyen gözyaşlarından mı kurtarmalı?

Ezberledim bu sözü, paylaşım için teşekkürler.
 
kesinlikle hartika bir paylaşım ve ne güzel anlatmış korkularımızı ve onun yüzünden yapamadıklarımızı...

teşekkürler956k956k
 

Korkaklığımız, biraz da geleceği kurtarmak endişesindendir.
Geçmişten gelen gölgelerle soluklaşan bir gelecek mi yaşamalı, yoka hiç yaşanmayan, yaşanmadığı için de gölgelenmeyen, yaşanmamış ışıklı bir hayal olarak mı saklamalı isteklerimizi.


benim favorim de burasıydı Tolgacım,
Ama ben seçimimi yaptım. Artık yelkenler foraaaa!!!!
cat56
 
gerçekten yaşayamadıklarımızı, korkularımızı, yaşayamadığımız pişmanlıklarımızı ne kadar güzel dile getirmiş Ahmet Altan.... ama şöyle bir durumda varki arkadaşlar türkiye gerçeğiii ne kadar istediğimiz gibi yaşamaya çalışsak da toplumun insanların bakış açısı çok önemli bu ülkede... benim şöyle bir durumum var ki ne yapacağımı bilemiyorum. biriyle görüşüyorumm ama ona güvenemiyorum aslında kendime güvenemiyorumm aşık olmaktan çook korkuyorumm, üzülmekten.. onun karşısında hep kendimi koruma altına alıyorumm, dikkate almıyorum çok fazla ama düşünceleri ve düşündükleri tamda benim düşüncelerimm.. bu konuda ne yapmalıyım herşeyi boşverip görüşmeye devammı etmeliyim yoksa yaşayamadıklarım için pişman olmayı sürdürmelimiyimm...sad456 arkadaşlar düşüncelerinizi yazarsanız çokk memnun olurum.....
 
Yaptıklarından değil yapmadıklarından pişman olursun , neden kaygıyla hayatını geçiriyorsun ki , yaşa anını ve sorun etme i endişelenme . Her şey çokkkk güzel olacak.
 
kesinlikle öyle.. insan yaşadıklarının pişmanlığından ziyade yaşayamadıklarının pişmanlığı çok daha fazla bunu biliyorum ve herşeyin geçmişte kalarak erteleyerek hiç bir şey yaşayamadan yaşlandığımızı da ama bir türlü kendimi koyuveremiyorum yaşadıkklarıma kendimi kaptıramıyorum.. çok fazla kontrolcüyüm ve garanticiyim aslında...bir hata yaparsam herkes benden nefret edecekmiş gibi geliyorr.. bunu yenmek istiyorum tek şansımın şu anın olduğunu biliyorum ve anda kalıp anda yaşamak istiyorummm.. :((((((
 
çok anlamlı bir paylaşım ama arkadaşlar yaşanmamışlardan pişmanlık duymak bence daha hafif atlatılır diye düşünüyorum çünkü yaşasaydım şöyle güzel olurdu böyle hoş zamanlarım geçerdi diye özlemle gülümseyerek hatırlayabilirdik AMA yaşananlardan duyulan pişmanlık çok daha ağır keşke yapmasaydımlar sizi yer bitirir :(((o anları düşündüğünüzde karamsarlık yüzümüze düşer...diye düşünüyorum.
 
Burda da paylaşayım belki okumayanlar olur :))

ANLAR




Eger,yenıden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz,sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadıgım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doguşu izler,
Daha çok dağa tırmanır,daha çok nehirde yüzerdim.
Görmedigim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan
insanlardandım.
Yeniden başlayabilseydim eger, yalnız mutlu anlarım
olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eger, hiçbir şey taşımazdım.
Eger yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder,güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım,bir şansım olsaydı eger.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM....
Jorge-Luis-Borges
 
güzel bi paylaşımmmmm............teşekkürler
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Geri
Üst