Güncel olmayan bir tarayıcı kullanıyorsunuz. Bu web sitesini veya diğer web sitelerini doğru şekilde göstermeyebilir. Yükseltmeli veya bir alternatif tarayıcı kullanmalısınız..
KÜÇÜK İYİLEŞTİRMELER İNANILIR ŞEYLERDİR, DOLAYISIYLA DA BAŞARILABİLİR ŞEYLERDİR!
Los Angeles Lakers basket takımının eski antrenörü Pat Riley, Ulusal Basketbol Ligi tarihimizin en "kazanan" antrenörüdür. Bazıları onun şanslı olduğunu söyler, çünkü çok iyi oyunculara düşmüştür derler. İnanılmaz oyuncuları olduğu doğrudur ama nice kişinin de benzer kaynakları olmuş, hiç de onun gibi sürekli başarı gösterememişlerdir. Pat'in bunu yapabilme yeteneği, CANI'a adanmışlığından gelmektedir. Hattâ 1986 yılı başlarında, büyük bir zorlukla karşılaştığını söylemiştir. Oyuncularının çoğu bir önceki yıl ömürlerinin en iyi oyununu oynamışlardır ama yine de Boston Celtics maçını kaybetmişlerdir. Oyuncuları bir sonraki düzeye yükseltebilecek inanılır bir plan arayan Riley, sonunda küçük iyileştirmeler yolunu seçmiştir. Oynadıkları oyunun kalitesini, ellerinden gelen en iyi düzeyin %1 üzerine çıkarmakla, sezonda büyük fark yaratabileceklerine oyuncularını ikna etmiştir. Bu oran gülünç denecek kadar küçük gözükmüştür ama on iki oyuncunun saha becerilerini her alanda %1 yükseltmesinin getireceği bileşim etki, takımı %60 daha etkin kılacaktır. Herhalde yüzde 10'luk bir fark bile şampiyonluğu yine kazanmalarına yeterdi. Ama bu felsefenin gerçek değeri, herkesin bunun yapılabilir bir şey olduğuna inanmasında yatıyordu. Oyunun beş ana alanında, ellerinden gelen en iyinin en az %1 üzerine çıkabileceklerine bütün oyuncular inandılar, bu emin olma duygusu onların daha büyük potansiyellerden yararlanmasına yol açtı. Sonuç mu? Oyuncuların çoğu %50 iyileştiler. Pat Riley'e göre, 1987 yılı, takımın gelmiş geçmiş en kolay yılı oldu.
CANI! sonuç verir eğer ona gerçekten adanırsanız.
Unutmayın ki başarının sırrı, bir emin olma duygusu yaratmaktır. Sizi kişi olarak büyütecek, gerekli eyleme geçirip kendi hayatınızı ve çevrenizdekilerin hayatını daha güzelleştirmenizi sağlayacak türden inançlardır. Bir şeyin doğru olduğuna bugün inanabilirsiniz ama sizin de, benim de unutmamamız gereken nokta, yıllar geçer ve biz büyürken daha yeni tecrübelerle karşılaşacağımızdır. Belki daha güçlendirici inançlar edineceğiz, bir zamanlar emin olduğumuz şeyleri bir yana bırakacağız. Ek referanslar edindikçe inançlarınızın değişebileceğini anlamanız şarttır. Şu an için önemli olan, şimdiki inançlarınızın sizi güçlendiren türden mi, yoksa zayıflatan türden mi olduğudur. Hemen şimdi, tüm inançlarınızın getirdiği sonuçlara odaklanma alışkanlığını geliştirmeye başlayın. Acaba bunlar sizi arzuladığınız yönde eyleme geçirerek güçlendiren şeyler mi, yoksa sizi geri mi tutuyorlar?
İnançlar hakkında pek çok şeyi keşfettik ama hayatımızın kontrolünü gerçek anlamda elimize alabilmek için, şu anda bizi hangi inançlarımızın güttüğünü bilmemiz gerekir.
Bu nedenle, şu anda ne yapıyorsanız bırakın, on dakika boyunca biraz eğlenmeye kendinizi hazırlayın. Sizi güçlendiren ya da güçsüzleştiren tüm inançlarınızı, aklınıza geldiği gibi, liste halinde yazın. Bu liste, önemi yokmuş gibi gözüken küçük inançlardan, büyük fark yaratan global inançlara kadar hepsini kapsamalıdır.
* Eğer şöyle olursa böyle olur türünden inançlara bir örnek: "Sürekli olarak elimden geleni verirsem, başarılı olurum" ya da "Bu kişiye tüm ihtirasımı gösterirsem beni terkeder" gibi şeylerdir.
* Global inançlar'a gelince, onlara da şöyle örnekler verilebilir: "İnsanlar esas olarak iyidir" ya da "İnsanlar acı çeker."
Bunlar kendinizle ilgili, fırsatlarla ilgili, zamanla ilgili, kıtlık ve bollukla ilgili inançlar olabilir.
On dakika boyunca bunlardan aklınıza geldiği kadarını yazın. Lütfen kendinize, bunu hemen yapma armağanını sunun. Bu iş bitince, güçlendirici inançlarınızı nasıl daha sağlamlaştıracağınızı; güçsüzleştiricileri nasıl ortadan kaldıracağınızı size göstereceğim. Haydi, yapın.
Her iki listeyi yazabilecek kadar zamanınız oldu mu? Olmadıysa, geri dönün ve şimdi bitirin! Bunu yapmakla neler öğrendiniz? Şimdi bir an durun, inançlarınızı gözden geçirin. Listenizdeki en güçlendirici üç inancın hangileri olduğuna karar verip bunları yuvarlak içine alın. Nasıl güçlendiriyor bunlar sizi? Hayatınızı nasıl güçlendiriyor? Bunların sizin üzerinizdeki olumlu süren etkisini düşünün. Yıllar önce ben böyle bir liste yapmıştım. Sonra o listenin çok değerli olduğunu gördüm, çünkü yeterince kullanmadığım bir inancım olduğunu keşfettim. "Kendimi adarsam, olayları tersine çevirmenin bir yolu mutlaka vardır" şeklinde bir inançtı. Listemi okurken düşündüm. "Bu güçlendirilmesi, imana çevrilmesi gereken bir inanç" dedim kendi kendime. Bunu yaptığıma öyle memnunum ki! Çünkü daha bir yıl geçmeden o iman benim hayatımı kurtardı, en zor dönemlerimden birinin içinden beni çekip çıkardı. Çünkü o sıra etrafımdaki her şey batıyor gibi görünüyordu. Yalnız ruhuma canlılık vermekle kalmadı, aynı zamanda o zamana kadar karşıma çıkan en zor iş zorluklarıyla kişisel zorlukları yenmemi sağladı. Bu bir tek inanç, bu emin olma duygusu, herkesin hiçbir şey yapılamaz dediği durumda, gidişi tersine çevirme gücünü bana verdi. Yalnız tersine çevirmekle de kalmadım, en büyük zorlukları en büyük fırsatlar haline getirdim.
Bunu siz de yapabilirsiniz! Listenizi gözden geçirin, duygusal yoğunluğunuzu güçlendirin, emin olma duygunuzu artırın, bu inançların doğru ve gerçek olduğuna, size gelecekteki davranışlarda rehberlik edeceğine güvenin.
Şimdi biraz sınırlayıcı inançlara bakalım. Bunları gözden geçirirken, bu inançların getirdiği bazı sonuçların neler olduğunu düşünün. En çok güçsüzleştiren iki inancı seçip yuvarlak içine alın. Bu inançların hayatınıza yüklediği maliyeti artık taşımak istemediğinize hemen şimdi karar verin. Unutmayın ki bu inançlardan kuşku duymaya başlar, geçerli olup olmadıklarını sorgularsanız, bunların referans ayaklarını sallamaya başlarsınız, artık o inançlar sizi etkilemez olur.
Güçsüzleştiren inançların altındaki emin olma ayaklarını birer tekmede fırlatıp atmak için kendinize şu aşağıdaki soruları sorun:
1. Bu inanç neden gülünç ya da saçma?
2. Bu inancı öğrendiğim insan, bu alanda model olarak alınmaya değer miydi?
3. Bu inançtan kurtulmazsam, sonunda bana duygusal olarak nelere mal olur?
4. Bu inançtan kurtulmazsam, sonunda bana ilişkilerim açısından nelere mal olur?
5. Bu inançtan kurtulmazsam, sonunda bana fiziksel açıdan nelere mal olur?
6. Bu inançtan kurtulmazsam, sonunda bana parasal açıdan nelere mal olur?
7. Bu inançtan kurtulmazsam, sonunda bana ailem ve sevdiklerim açısından nelere mal olur?
Bu sorulara cevap vermek için zaman ayırdıysanız, inançlarınızın bu sorular karşısında büyük ölçüde zayıfladığını göreceksiniz. Şimdi bu inançların size nelere mal olmuş olduğunu ve değişmezlerse gelecekte getirecekleri maliyetleri düşünüp, o konuya tam anlamıyla bağlanın. Buna öyle yoğun duygular bağlayın ki, bu inançlardan ebediyen kurtulmanızı sağlasın, üstelik de, bunu hemen yapmaya karar verin.
Son olarak, bir modeli bırakmak için yerine mutlaka bir yenisini koymak gerektiğini de hatırlamak gerekir. Şimdi hemen, seçtiğiniz iki sınırlayıcı inanç yerine koyabileceğiniz yeni inançları yazın. Nedir bunların antitezi? Örneğin, "Kadın olduğum için asla başarıya ulaşamam" biçiminde bir inancınız varsa, yeni inancınız, "Kadın olduğum için, hiçbir erkeğin aklına bile gelmeyecek kaynaklarım var!" biçiminde olabilir. Bu fikirden emin olabilmek için onu ne gibi referanslarla destekleyebilirsiniz? Siz bu inancı destekleyip güçlendirirken, bu inancın da sizin davranışlarınızı tümüyle yeni ve daha güçlendirici biçimde yönlendirmeye başladığını göreceksiniz.
Hayatınızda istediğiniz sonuçları elde edemiyorsanız, kendinize şu soruyu sormanızı öneririm: "Bu noktada başarılı olmak için neye inanmam gerekirdi?" Ya da şöyle bir soru: "Bu alanda şu anda başarı gösteren kimler var, nelerin mümkün olduğu konusunda onların benden farklı inançları neler?" O zaman sizin gözden kaçırdığınız kilit inancı keşfedebilirsiniz. Eğer acı çekiyorsanız, kendinizi zorluklarla yüzyüze, çaresiz ve öfkeli hissediyorsanız, kendinize şunu sormak isteyebilirsiniz: "Böyle hissetmek için neye inanıyor olmam gerek?" Bu basit sürecin mucizesi, sahip olduğunuzun farkına bile varmadığınız bazı inançları su yüzüne çıkarmasıdır. Örneğin kendinizi sıkkın ve üzgün hissediyorsanız, şöyle sorarsınız: "Bu depresyonu hissetmek için benim neye inanmış olmam gerek?" Herhalde şöyle bir şey bulursunuz: "İşler hiç düzelmeyecek" ya da "Umut yok." Bu inançları kelimelendirilmiş halde duyunca, belki de, "Ben buna inanmıyorum! Şu anda kötü hissediyorum, ama bunun ebediyen sürmeyeceğini biliyorum. Bu da geçecektir" diyebilirsiniz. Ya da belki, sorunların kalıcı olduğu inancının tümüyle yıkıcı bir şey olduğuna, bunu bir daha asla düşünmek istemediğinize karar verebilirsiniz.
Bu sınırlayıcı inançları incelerken, duygularınızın nasıl değişmekte olduğuna dikkat edin. Anlayın, inanın ve güvenin ki, zihninizdeki herhangi bir olayın anlamını değiştirdiğiniz zaman, neler hissettiğiniz ve neler yaptığınız da hemen değişsin, böylelikle eylemlerinizi değiştirip kaderinizi farklılaştırmaya doğru gidebilesiniz. Bir şeyin ne anlama geldiğini değiştirmek, vereceğiniz kararları değiştirecektir. Unutmayın ki hayatta hiçbir şeyin, sizin verdiğiniz anlamdan başka bir anlamı yoktur. Bu yüzden, bilinçli olarak, kendinize seçtiğiniz kaderle uyumlu olan anlamları seçip yükleyin.
İnançların yaratma ve yıkma potansiyeli korkunçtur. Tâ yüreğinizde, yapabileceğinizin en fazlasından daha azına razı olmamaya karar verdiğiniz için bu kitabı aldığınıza inanıyorum. Rüyalarınızı boşa çıkarmak yerine, istediğiniz vizyonu yaratacak gücü koşumlandırmayı gerçekten istiyor musunuz? O zaman sizi güçlendirecek inançları seçin, içinizdeki en yüksek niteliklere seslenen bir kadere doğru yürütecek imanlar yaratın. Aileniz, işiniz, çevreniz ve ülkeniz, bundan azına lâyık değildir.
Liderler; güçlendirici inançlarla yaşayan, diğer insanlara da, kendilerini sınırlayan inançları değiştirip tam kapasitelerine ulaşmayı öğreten kişilerdir. Beni çok etkileyen büyük liderlerden biri, Marva Collins adlı bir öğretmendir. Onun hakkında hazırlanmış olan 60 Dakika adlı programı ya da çevrilen filmi görmüş olabilirsiniz. Otuz yıl önce, Marva kendi kişisel gücünü kullanmış, çocukların hayatında gerçek bir fark yaratarak geleceğe doğru uzanmaya karar vermiştir. Karşısına çıkan zorluğa gelince, ilk tayin edildiği görev, Chicago'nun birçok kimselere göre getto sayılan kesiminde ikinci sınıf öğretmenliğidir. Ve sınıfındaki çocuklar o sıra artık hiçbir şey öğrenmemeye karar vermiş durumdadır. Ama Marva'nın hayattaki misyonu yine de bu çocukların hayatlarında bir fark yaratmaktır. O hayatları etkileme konusunda yalnız inancı değil, bir de ihtirası, kökleri derine giden imanı vardır. Bu çocukların hayatını iyiye doğru etkileyecektir o. Bu uğurda yapmayacağı yoktur. Disleksi teşhisi konmuş, her türlü öğrenme ve davranış özrüyle yaftalanmış çocuklarla karşı karşıya kalınca, sorunun çocuklarda olmayıp onlara öğretme biçiminden kaynaklandığına karar vermiştir. Hiç kimse onlara, üstesinden gelinecek zorlukları aşmanın zevkini vermemiştir. Sonuçta da çocukların kendine inancı gelişmemiştir. Bir şeyi başarmaya zorlanmak, sonunda bunu becerip, gücünün nelere yettiğini görmek, onların tecrübeleri arasında yoktur. Oysa insanlar zorlanma, meydan okuma gibi şeylere cevap verirler. Marva bu çocukların her şeyden çok buna ihtiyaç duyduğuna karar vermiştir. Bu yüzden de, "Ali topu at" gibi şeylerin yazılı olduğu kitapları bir kenara fırlatmış, onun yerine, çocuklara Shakespeare, Sofokles, Tolstoy öğretmiştir.
Öbür öğretmenler, "Böyle bir şey asla tutmaz, bu çocuklar bunları anlamaz" demişlerdir. Tahmin edebileceğiniz gibi, birçoğu Marva'ya kişisel saldırılar yöneltmiş, bu çocukların hayatını mahvedeceğini söylemişlerdir. Ama Marva'nın öğrencileri o dersleri yalnız anlamakla kalmamış, çok da sevmişlerdir. Marva her çocuğun benzersiz bir ruha sahip olduğuna, her şeyi öğrenme yeteneğine sahip olduğuna içtenlikle inandığı için olabilmiştir bunlar. Derslerini öyle büyük bir uyum ve sevgi içinde vermiştir ki, çocukların kendilerine tam anlamıyla güvenmelerini sağlayabilmiştir. Birçoğu için bu, ömürlerinde ilk defa hissettikleri bir şeydir. Sonunda Marva'nın yıllar içinde sağladığı başarılar olağanüstü olmuştur. Marva'yla ilk görüşmem, Westside Hazırlık Okulu'nda onunla yaptığım röportaj sırasında oldu. Bu özel okulu kendisi, Chicago okul sisteminin dışında kurmuştu. Toplantımızdan sonra, öğrencilerilerinden bazılarıyla da görüşmeye karar verdim. İlk karşıma çıkan delikanlı dört yaşındaydı. Yüzündeki gülümseme insanı yerinde sıçratacak türdendi.
"Merhaba, benim adım Antony Robbins."
"Merhaba, Bay Robbins. Adım Talmadge E. Griffin. Dört yaşındayım. Neleri bilmek istiyorsunuz?"
"John Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar'ını daha yeni bitirdim."
Söylemeye bile gerek yok, çok etkilenmiştim. Kitabın ne hakkında olduğunu sordum. George'la Lenny adlı iki adam hakkında, demesini bekliyordum."
Konuşmaya başladı. "Kitabın asıl kahramanı..." Ben o anda gerçek bir inanç ediniverdim. Sonra ona kitaptan ne öğrendiğini sordum.
"Bay Robbins, ben bu kitaptan bir şeyler öğrenmekle kalmadım. Bu kitap benim ruhumun içine işledi"
Gülmeye başladım. "İçine işlemek ne demek?" diye sordum.
"İçine sızmak" dedi, sonra ciddi bir fizik tanımı yaptı. Ben o tanımı burada size veremem bile.
"Bu kitapta seni bu kadar etkileyen neydi, Talmadge?"
"Bay Robbins, kitapta farkına vardım ki, çocuklar insanları teninin rengine göre yargılamıyor. Bunu yalnız yetişkinler yapıyor. Bundan öğrendiğim, her ne kadar bir gün ben de yetişkin olacaksam da, çocukluk derslerini hiçbir zaman unutmamak gerektiği."
Gözlerime yaşlar dolmaya başlamıştı. Marva Collins bu çocuğa da diğerlerine de kararlarını yalnız bugün değil, ömürleri boyunca biçimlendirecek güçlü inançlar aşılamaktaydı. Marva öğrencilerinin hayat kalitesini, üç düzenleme ilkesini kullanarak yükseltiyordu. Size o ilkeleri kitabın başında vermiştim. Çocukların kendilerine daha yüksek standartlar koymasını sağlıyor, eski sınırlarından kurtulmak için kullanabilecekleri yeni, güçlendirici inançlar edinmelerine yardımcı oluyor, bunları başarılı bir ömür için gerekli olacak belli bazı beceri ve stratejilerle destekliyordu. Sonuçlar mı? Öğrencileri yalnız kendilerine güvenmekle kalmıyor, üstelik işlerinin ehli oluyorlardı. Derslerinde mükemmel oluşları, ilk gelen sonuçlardandı. Ömürlerince hissedecekleri süreç etkisi ise çok daha derindi. Sonunda Talmadge'a, "Bayan Collins'in sana öğrettiği en önemli şey nedir?" diye sordum.
"Bayan Collins'in bana öğrettiği şey, toplumun belki tahminlerde bulunabileceği, ama benim kendi kaderimi ancak kendimin saptayabileceğimdir!"
Belki bu çocuğun verdiği dersi hepimizin hatırlaması gerek. Genç Talmadge'ın bu kadar güzel biçimde ifade ettiği inançlarla, onun da, sınıfındaki diğer çocukların da, kendi hayatlarını sürekli olarak, arzuladıkları geleceği yaratma yönünde yorumlayacaklarına, çoğu insanın korktuğu şeylere göre yorumlamayacağına eminim.
Şimdiye kadar neler öğrendiğimizi bir gözden geçirelim, hepimizde uyandırılması gereken bir güç olduğundan artık eminiz. Bu güç kaderimizi biçimlendirecek bilinçli kararlar verme kapasitemizle başlıyor. Ama inceleyip benimsemek zorunda olduğumuz bir temel inanç var, o da şu sorunun cevabıyla ortaya çıkıyor...
"Durun, size esrarlı bir şey göstereyim: Hepimiz uyuyacak değiliz ama hepimiz değişeceğiz, bir anda, göz açıp kapayana kadar..."
KORİNTLİLER
HATIRLAYABİLDİĞİM kadarıyla ben her zaman, insanlara hayatlarındaki hemen hemen her şeyi değiştirme yeteneğini edinme konusunda yardım etmenin rüyasını görmüştüm. Daha çok küçük yaşlarda, içgüdüsel olarak, başkalarının değişmesine yardım etmekle kendimi de değiştirebileceğimi anlamıştım. Orta okuldayken bile, kitaplardan ve kasetlerden bilgi edinmeye çalışıyor, insan duygularını ve davranışlarını değiştirmenin temellerini öğrenme peşinde koşuyordum. Tabii kendi hayatımın belli yönlerini daha iyiye götürmek de istiyordum. Kendimi motive etmek, bir şeyin peşini bırakmamak ve eyleme geçmek, hayatın zevkini çıkarmayı öğrenmek, insanlarla nasıl uyum sağlanacağını ve bağ kurulacağını öğrenmek gibi.
Nedenini pek bilmiyorum ama ben zevki; öğrenmek gibi, insanların hayat kalitesinde değişiklik yapacak, belki beni takdir etmelerine, sevmelerine yol açacak değişiklikleri onlarla paylaşmak gibi konularla bağlamıştım. Sonuçta liseye geldiğimde, "Çözümlerin Adamı" olarak ün saldım. Birinin bir sorunu varsa onu bana getiriyordu. Ben de bu kimlikten büyük gurur duymaktaydım. Daha çok şey öğrendikçe, öğrenmeye daha bir tiryaki oldum. İnsan duygularını ve davranışlarını etkilemenin yollarını anlamak benim için bir tutku haline geldi. Hızlı okuma kursuna gittim, kitaplar için doymak bilmez bir iştah geliştirdim. Birkaç yıl içinde 700'e yakın kitap okudum. Hemen hepsi, insanî gelişme, psikoloji, etkileme ve psikolojik gelişme konularındaydı. Hayatımızın kalitesini yükseltmekle ilgili ne varsa, hepsini bilmek istiyordum. Bunları hemen kendime uygulamaya, başkalarıyla paylaşmaya koyuldum. Ama kitaplarla yetinmedim. Motivasyon kasetlerinin fanatiği oldum. Henüz lisedeyken para biriktirip çeşitli kişisel gelişme seminerlerine katıldım. Tahmin edebileceğiniz gibi, çok geçmeden bana, aynı mesajları tekrar tekrar dinliyormuşum gibi gelmeye başladı. Ortalıkta yeni bir şey yok gibiydi. Hevesim biraz gölgelenmeye başlıyordu.
Ama yirmi birinci yaş günümden hemen sonra, insanların hayatında yıldırım hızıyla değişiklikler yaratabilecek bir dizi teknolojiyle karşılaştım. Bunlar basit teknolojilerdi. Geştalt terapisi gibi, Erickson hipnozunun etkileme gücü gibi, NöroLinguistik Programlama gibi şeyler. Bu araçların daha önce aylar, yıllar, hattâ on yıllar alan değişiklikleri birkaç dakikada gerçekleştirebildiğini görünce, onlara yaklaşımımda bir misyoner kesildim. Varımı yoğumu, bu teknolojilerin ustası olmaya yatıracağım, dedim. O kadarla da kalmadım. Bir tek şeyi öğrenince, onu hemen uygulamaya geçirdim. Nöro-Linguistik Programlama eğitimimin ilk haftasını hiçbir zaman unutamayacağım. Kişinin doğduğundan beri sahip olduğu bir fobiyi bir saatte yok etmek gibi şeyler öğreniyorduk. Geleneksel tedavi uygulandığında bu iş beş yıl ya da daha çok sürebilen bir şeydi! Beşinci gün, sınıftaki psikologlarla ruh hekimlerine döndüm, "Hey, çocuklar, haydi birkaç fobik bulup tedavi edelim!" dedim. Yüzüme deliymişim gibi baktılar. Benim bu konuda akademik eğitime sahip biri olmadığımı yüzüme vuran bakışlardı bunlar. Altı aylık sertifika kursunun sonuna kadar beklememiz gerektiği kanısındaydılar. Ondan sonra bile, önce süreci deneyecektik. Ancak başarılı olursak bu yöntemi kullanacak hale gelmiş sayacaktık kendimizi.
Benim beklemeye niyetim yoktu. Kariyerimi hemen, radyo ve televizyon programlarıyla başlattım. Programlarım önce Kanada'nın her yerinde yayınlandı, daha sonra ABD'de de yayınlanmaya başladı. Programlarımda insanlara değişiklik yaratacak bu teknolojileri anlatıyor, eğer hayatlarımızı değiştirmek istiyorsak, bizi yıllardır geri tutan şey ister bir fobi, ister güçsüzleştiren bir inanç olsun, bunu birkaç dakikada geçiştirebileceğimizi söylüyordum. O fobiden kurtulmak için daha önce yıllar harcamış olsalar bile! Bu radikal bir kavram mıydı? Hem de nasıl! Ama ben hiç durup dinlenmeden, bütün değişikliklerin bir anda olabileceğini savunmaktaydım. Oysa çoğumuz bir değişiklik yapmaya karar vermeden önce birtakım şeylerin olmasını bekleriz. Benim iddiam, eğer insan beyninin nasıl çalıştığını gerçekten anlıyorsak, başımıza türlü olayların neden geldiği konusunda upuzun süreli analizleri yapmaktan hemen vazgeçmek, neyi acıya, neyi zevke bağladığımızı değiştirerek sinir sistemimizin şartlanmalarını kolayca değiştirip hayatımızın kontrolünü şu anda ele almak gerektiğiydi.
Tahmin edebileceğiniz gibi, doktorası bile olmayan genç bir delikanlının radyolarda böyle kuşku verici şeyler söylemesi, geleneksel eğitimden yararlanmış birtakım akıl ve ruh sağlığı profesyonellerinin hiç hoşuna gitmedi. Birkaç psikologla ruh hekimi bana saldırıya geçtiler, kimisi bu işi yayınlar aracılığıyla yaptı. Ben bu durumda, insanları değiştirme kariyerimi iki ilkeye dayandırarak kurmaya karar verdim, bunların biri teknoloji, diğeri de meydan okuma yoluydu. Elimdekinin süper teknoloji olduğunu biliyordum. İnsan davranışlarıyla ilgili kilit bir anlayışa temellendirilmiş, üstün bir değişiklik yaratma yöntemiydi. Klasik eğitim almış psikologların çoğuna bu konular öğretilmemişti. Ayrıca, kendime ve birlikte çalıştığım insanlara sürekli meydan okursam, her türlü sorunu tersine çevirme yolunu bulacağıma da inanıyordum. Bir ruh hekimi bana şarlatan ve yalancı dedi, beni sahte iddialar ileri sürmekle suçladı. Ben de ona karamsarlığı bırakıp bana bir fırsat tanımasını, yıllardır iyileştiremediği hastalarından birini bana yollamasını söyleyerek meydan okudum. Pek atak bir hareketti. Başlangıçta bu isteğimi kabul etmedi. Ama ben bazı kaldıraç yöntemleri kullanarak (bu tekniği bir sonraki bölümde anlatacağım) sonunda o ruh hekimini bana bir hasta yollamaya razı ettim. Hasta kendi başına benim serbest konuk akşamlarımdan birine gelecek, salonun ortasında, diğer konukların önünde, kendisiyle çalışmama izin verecekti. On beş dakika içinde kadının yılanlar konusundaki fobisini sildim. Oysa bana şarlatan diyerek saldıran doktor onu bu konuda yedi yıldır tedavi ediyordu! Adam en azından pek şaşırmıştı diyelim! Ama daha önemlisi, bunun bende yarattığı referansları, neler başarabileceğim konusunda bana getirdiği emin olma duygusunu düşünebiliyor musunuz? Birdenbire çığrından çıkmış biri oldum! Ülkeyi bir baştan bir başa dolaşıp, değişikliğin ne kadar çabuk olabileceğini herkese göstermeye kalktım. Nereye gidersem gideyim, insanların başlangıçta söylediklerimi kuşkuyla karşıladıklarını gördüm. Ama ben onlara ölçülebilir sonuçları göstermeye başladıkça, yalnız dikkatlerini ve ilgilerini çekmekle kalmadım, anlattıklarımı uygulayıp kendi hayatlarında ölçülebilir değişiklikler yaratmalarını da sağladım.
Acaba insanların çoğu neden değişikliğin çok uzun süreceğini sanır? Besbelli bunun bir nedeni, o değişikliği iradeleriyle gerçekleştirmeye defalarca uğraşmış, başaramamış olmalarıdır. O zaman tabii, değişiklik yaratmanın çok uzun ve zor bir süreç olduğunu varsayarlar. Aslında zor olmasının tek nedeni, çoğumuzun nasıl değişeceğimizi bilmeyişimizdir. Etkin bir stratejimiz yoktur. Eğer kalıcı bir değişiklik istiyorsak, irade tek başına yetersiz kalmaktadır.
Çabuk değişemeyişimizin ikinci nedeni de bizim kültürümüzde birtakım inançların bulunması, bunların kendi içimizdeki gücü kullanmamızı engellemesidir. Kültürel olarak biz, anî değişikliklere olumsuz asosiyasyonlar bağlarız. Çoğu kişi için, hızlı değişmek demek, zaten başlangıçta da pek bir sorunumuz yokmuş demek oluyor. Madem ki o kadar kolay değişebiliyordun, neden haftalar önce, aylar önce, yıllar önce değişip de sızlanmayı kesmedin? gibi bir hava esiyor.
Örneğin bir insan, sevdiği birinin kaybından sonra ne kadar kısa zamanda kendini toparlayıp farklı hissetmeye başlayabilir? Fiziksel olarak, bunu ertesi sabah yapabilme yeteneğimiz var. Ama yapmazlar. Neden? Çünkü kültürümüzdeki bir dizi inanç, belli bir süre yas tutmamızı şart kılar. Ne kadar bir süre sürdürmeliyiz bu yası? Bu bizim kendi şartlanmamıza bağlıdır. Bir düşünün. Sevdiğiniz birinin kaybından sonra, hemen ertesi gün yası kesseniz, hayatınızda pek büyük acılara yol açmaz mıydınız? Bir kere, insanlar sizin o kaybettiğiniz kişiyi aslında sevmediğinizi düşünürlerdi. Kültürel şartlanmanız sonucu, siz bile o kişiyi sevmediğinize karar verebilirdiniz. Ölümün bu kadar kolay üstesinden gelme kavramı, çok acı bir kavramdır. Toplumun kabul ettiği uygun süre doluncaya kadar, duygularımızı değiştirmeden acı çekmeye, yası sürdürmeye razı oluruz. Aslında dünyada, birinin ölümünü kutlayan kültürler de var! Neden mi? Çünkü onlar, bizim dünyadan ayrılmamız gereken zamanı Tanrı'nın çok iyi bildiğine inanırlar ve ölümü bir mezuniyet gibi görürler. Ayrıca birinin ölümüne üzülmekle, ancak hayatı anlamadığınızı ortaya koyduğunuzu düşünürler. Bencilliğinizi sergilemiş olursunuz, o kadar. O kişi daha iyi bir yere gitmiş olduğuna göre, demek ki siz aslında kendinize acıyorsunuz. Bu insanlar zevki ölüme bağlamışlardır, acıyı da yasa. Yas onların kültürünün bir parçası olmaktan çıkmıştır. Ben yasın kötü ya da yanlış bir şey olduğunu söylüyor değilim. Yalnızca acıdan kurtulmanın uzun zaman alacağı inancının bizim kültürümüzden kaynaklandığını söylüyorum.
Ülkenin her yanında konferanslar verirken, insanları teşvik ettim, hayatlarını değiştirecek değişiklikleri çoğu zaman otuz dakikada, hattâ daha az sürede gerçekleştirebileceklerini söyledim. Yaptığım bu konuşmaların sonradan çok tartışıldığını söylemeye bile gerek yok. Ne kadar çok olayda başarı sağlıyorsam, kendime güvenim o kadar artıyor, içimdeki yoğunluk o kadar güçleniyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse, biraz kavgacı olmaya başlamıştım. Oldukça da kibirli bir genç olmuştum. Özel tedavilere başladım, insanlara olayları tersine çevirmekte yardımcı oldum, ardından da seminerler vermeye giriştim. Birkaç yıl içinde, dört haftanın üçünü yollarda geçirmeye başlamıştım. Kendimi sürekli zorluyor, tüm gücümü işime veriyor, yeteneğimi ve olumlu sonuçlarımı mümkün olduğu kadar kısa zamanda çok insana yaymaya çalışıyordum.
Aldığım sonuçlar efsaneleşmeye başladı. Sonunda ruh hekimleriyle psikologlar saldırıyı kestiler, benim tekniklerimi öğrenip hastalarına uygulamaya ilgi duyar hale geldiler. Bu arada benim de davranışım değişti, biraz daha dengeli oldum. Ama mümkün olduğu kadar çok sayıda insana yardım edebilme ihtirasımı hiçbir zaman kaybetmedim.
Dört buçuk yıl kadar önce bir gün, Sınırsız Güç kitabım yayınlandığı sıralarda, San Francisco'da verdiğim seminerin sonunda isteyenlere kitaplarımı imzalıyordum. Bu arada da daha lisedeyken kendime verdiğim sözleri yerine getirmek için sebat etmenin ne inanılmaz ödüller getirmiş olduğunu düşünüyordum. Neydi o sözler? Büyümeye, genişlemeye, katkıda bulunmaya, bir fark yaratmaya adanmaktı. Bana doğru yaklaşan her gülümseyen yüze baktıkça, hayatlarını böylesine değiştirebilmek için insanlara gerekli olan becerileri öğrenmiş oluşuma şükran duyuyordum. Son grup da dağılmaya başlarken, bir adam bana yakllaşıp, "Beni tanıdınız mı?" diye sordu. Yalnız o ayın içinde bile "bin kadar kişiyi görmüş olduğum için, tanıyamadığımı itiraf etmek zorunda kaldım. "Bir düşünün bakalım" dedi. Yüzüne birkaç saniye baktıktan sonra, birden jeton düştü. "NewYork'taydı, tamam mı?" diye sordum. "Öyle" dedi. "Sigarayı bırakabilmeniz için sizi tedavi etmiştim." Yine başını salladı. Çok uzun yıllar geçti! Şimdi nasılsınız?" diye sordum. Elini cebine attı, bir Marlboro paketi çıkardı, parmağını suçlayıcı bir ifadeyle yüzüme uzatıp, "Başaramadınız!" dedi. Ondan sonra da kendisini iyi programlayamadığıma dair bir konferansa başladı. Çok sarsıldığımı itiraf etmek zorundayım! Ne de olsa, ben kariyerimi, kendimi ortaya koyarak geliştirmiş biriydim. Kendime ve diğer insanlara meydan okumaya istekliydim. Kalıcı değişiklikleri yıldırım hızıyla yaratabilmek için her şeyi yapmaya hazırdım. Adam benim kendisine sigarayı bıraktıramayışıma çatarken, acaba ters giden ne oldu diye düşünmeye başlamıştım. Acaba gururum ve şımarıklığım, gerçek yetenek ve beceri düzeyimi mi aşmıştı?
Yavaş yavaş kendime daha iyi sorular sorabilmeye başladım. Bu durumdan ben ne öğrenebilirdim? Neler oluyordu burada böyle? "Biz birlikte çalıştıktan sonra ne oldu?" diye sordum. Tedaviden bir hafta sonra sigaraya yeniden başladığını duymaya bile hazırlamıştım kendimi. Ama adamın, benimle yaptığı bir saatlik seanstan sonra iki buçuk yıl sigara içmediğini öğrendim. Sonra günün birinde bir soluk çekmiş, olanlar olmuştu. Şimdi eskisi gibi günde dört paket içiyor, yarattığı değişiklik kalıcı olmadığı için de beni suçluyordu. O zaman aklıma geldi. Bu adam mantıklı davranmıyordu. Haksızlıktı bu yaptığı. Ben ona Nöro-Linguistik Programlama diye bir şey öğretmiştim. Programlama kelimesini bir düşünün hele. Kelimenin kendi içinde bile, sizin bana geleceğiniz, benim sizi programlayacağım, sonra her şeyin çözümleneceği anlamı var. Yani siz kendiniz hiçbir şey yapmak zorunda değilmişsiniz gibi!
Ben insanlara yardım etmeyi en derin düzeyde istediğim için, kişisel gelişme sanayiindeki diğer liderlerde gördüğüm hatâya düşmüştüm. Başka insanların değişme sorumluluğunu kendi üstüme almaya başlamıştım. Bu sorumluluğu yanlış insana yüklemekte olduğum o gün kafama dank etti. Bu adam da, tedavi ettiğim başka binlerce kişi de, karşılarına dayanamayacakları bir zorluk çıktığı anda eski alışkanlıklarına kolaylıkla dönebilirlerdi, çünkü değişiklikten kendilerini değil, beni sorumlu tutuyorlardı. İşler iyi gitmezse, suçu başkalarının üstüne atıyorlardı. Kendi kişisel sorumlulukları yoktu, bu yüzden de, yeni davranışı izlemedikleri zaman herhangi bir acı duymuyorlardı.
Bu yeni perspektifin sonucu olarak, yaptığım işlerde kullandığım benzetmeleri değiştirmeye karar verdim. Bir kere, "programlama" kelimesini hemen kaldırdım, çünkü bugün de hâlâ pek çok NLP tekniği kullanıyorum ama o kelimenin doğru olmadığına inanıyorum. Buna daha iyi uyan uzun dönemli terim, şartlanma olmak zorunda. Bu kararım, birkaç gün sonra, karım eve yeni aldığımız piyano için akortçu getirdiğinde, daha da pekişti. Adam sanatında gerçek bir ustaydı. O piyanonun her teliyle uğraştı, bu işi saatlerce sürdürdü. Her birini tam gerekli boya getirip, kusursuz titreşimi vermesini sağlıyordu. Sonunda piyano çok güzel çalar oldu. Borcumun ne olduğunu sorduğumda, "Kaygılanmayın, faturayı bir dahaki gelişimde getiririm" dedi. "Bir dahaki mi? Ne demek istiyorsun?" diye sordum. "Yarın yine uğrayacağım, sonra ilk ay için her hafta geleceğim. Daha sonra ilk yıl bitene kadar üç ayda bir uğrarım, çünkü eviniz okyanus kıyısında" dedi. "Sen neden söz ediyorsun?" diye sordum. "Piyanoyu akort edip bitirmedin mi? Şimdi sesler tamam değil mi?" "Evet ama bu teller fazla sert. Bunları mükemmel bir gerilim düzeyinde tutmak için, o halde durmaya onları şartlandırmamız gerek. Tel o halde kalmayı öğrenene kadar düzenli olarak gelip yeniden germem şart" dedi. İçimden, adamın amma mesleği var, diye düşündüm. Ama o gün çok değerli bir ders öğrenmiş olduğum da ortadaydı.
Uzun dönemli değişiklik yaratmayı başaracaksak, bizim de yapmamız gereken tam bu. Değişikliği bir kere yaratınca, derhal takviye etmemiz gerekir. Ondan sonra da sinir sistemimizi şartlandırıp, bir tek kere değil, sürekli başarmayı öğrenmek zorundayız.
İnsan aerobik salonuna bir tek kere gidip de, "Tamam, vücudum harika oldu, ömrüm boyunca sağlıklı kalacağım!" diyemez. Aynı şey duygularınız ve davranışlarınız için de geçerlidir. Kendimizi başarıya, sevgiye, korkularımızdan kurtulmaya şartlandırmamız gerekir. Bu şartlandırma sırasında, bizi sürekli ve ömür boyu başarıya otomatik olarak götürecek paternleri de geliştirebiliriz.
Unutmamamız gerekir ki bizim bütün davranışlarımızı acıyla zevk biçimlendirmektedir ve acıyla zevkin davranışlarımızı değiştirme gücü vardır. Şartlanma, acıyla zevki nasıl kullanacağımızı anlamayı gerektirir. Bir sonraki bölümde öğreneceğiniz, hayatınızda istediğiniz değişikliği yaratmanız için geliştirdiğim bir bilimdir. Ona Nöro-Asosiyatif Şartlanma diyorum. Kısaca, NAC. Nedir bu?
NAC aslında, sinir sisteminizi adım adım şartlandırarak, yönelmek istediğiniz şeyleri zevkle, kaçınmak istediğiniz şeyleri acıyla bağlayıp, hayatınızda irade gücünü sürekli kullanmaksızın başarıya ulaşmak demektir. Unutmayın, sinir sistemimizde asosiyasyonları yapmaya şartladığımız şey, bizim duyu ve duygularımızdır. Bu nöro-asosiyasyonlar, bizim duygularımız ve davranışlarımız üzerinde etkilidir.
Nöro-asosiyasyonlarımızın kontrolünü elimize aldığımız zaman, hayatlarımızın kontrolünü de elimize almış oluruz. Bir sonraki bölüm size, eyleme geçecek gücü kazanmanız ve her zaman hayalini gördüğünüz sonuçları yaratmanız için nöro- asosiyasyonları nasıl şartlayacağınızı öğretecektir. Amacı size sürekli ve kalıcı değişiklikler yaratmanın zevkini tattırmaktır.
"Hiçbir şey değişmez; biz değişiriz."
HENRY DAVID THOREAU
Herkesin hayatında kesinlikle isteyeceği iki değişiklik nedir? Hepimizin:
1) Her konuda ne hissettiğimizi ya da
2) Davranışlarımızı değiştirmek istediğimiz doğru değil midir?
Eğer birinin başından bir trajedi geçmişse, çocukken kötü muamele görmüş, tecavüze uğramış, sevdiği birini kaybetmiş/özsaygısını kaybetmişse, bu kişi kendine, bu olaylara ya da bu durumlara bağladığı duygular değişinceye kadar acı içinde kalacaktır. Aynı şekilde, eğer birisi gereğinden fazla yiyor, içiyor, sigara ya da uyuşturucu kullanıyorsa, değişmesi gereken bazı davranışları var demektir. Bunları değiştirebilmesinin tek yolu, eski davranışa acıyı, yeni davranışa zevki bağlamaktır. Bu, kulağa kolay gibi gelir, ama benim bulguladığıma göre bizim gerçek değişiklikleri, yani kalıcı değişiklikleri yaratabilmemiz için, sizin ya da benim, öğrendiğimiz tüm teknikleri bu işe uygulamamız gerekiyor. Bu tekniklerin sayısı da az değildir. Ben her gün çeşitli bilim alanlarından yeni beceriler, yeni teknolojiler kapıyorum. Kariyerimin başında benimsediğim NLP ve Ericksonian tekniklerinin de pek çoğunu hâlâ kullanmayı sürdürüyorum, çünkü bunlardan bazıları, hâlâ en iyi teknikler. Ama onları hep bir çerçeve içinde, NAC biliminin temsil ettiği altı temel adım halinde kullanmaya geri dönüyorum. Ben NAC'yi, değişime dönük herhangi bir teknolojiyi kullamayı mümkün kılacak biçimde geliştirdim. NAC'nin aslında sağladığı, spesifik bir kurgudur. Bir düzen ve sıralamadır. Uzun dönemli değişiklik yaratma becerilerinden hangisini isterseniz, bu düzene göre kullanabilirsiniz.
Eminim hatırlıyorsunuzdur, birinci bölümde size, uzun dönemli değişiklik yaratmanın kilit parçası, inançlarda uzun dönemli bir değişik yaratmaktır demiştim. Hızlı değişeceksek, ilk edinmemiz gereken inanç, şimdi değişebileceğimiz inancıdır. Toplumumuzdaki pek çok insan, farkında olmadan, hızlı değişme fikrine pek çok acılar bağlamıştır. Bir yandan çabucak değişmek isteriz, bir yandan da kültürel programlanmamız bize, çabuk değişmenin zaten sorunumuz olmadığı anlamına geldiğini öğretir. Yani o sorun konusunda ya numara yapmışızdır ya da tembellik etmişizdir. Oysa bir anda değişebileceğimiz inancını edinmek zorundayız. Madem ki insan bir sorunu bir anda yaratabiliyor, çözümü de bir anda yaratabilir! Siz de ben de biliyoruz ki, insanlar sonunda değiştiği zaman zaten bir anda değişirler, öyle değil mi? O değişimin gerçekleştiği belli bir an vardır. O an neden şimdi olmasın? Genellikle insanın zamanını alan, değişikliğe hazırlanmaktır. Bu konudaki şakaları hepimiz duymuşuzdur.
Soru: Bir ampulü değiştirmek için kaç ruh hekimi gerekir?
Cevap: Bir tek ama çok pahalıdır, çok uzun sürer ve ampulün de değişmek istemesi şarttır.
Saçma! Sizin de benim de kendimizi değişmeye hazırlamamız gerekir. Biz kendi kendimizin danışmanı, kendi hayatımızın sahibi olmalıyız.
Uzun dönemli değişiklik yaratmak istiyorsak sahip olmamız gereken ikinci inanç da, kendi değişimimizden, hiç kimsenin değil, kendimizin sorumlu olduğumuzdur. Aslında uzun dönemli değişiklik yaratacak birinin, sorumlulukla ilgili üç inanca sahip bulunması gerekir:
1) Birincisi, "Bir şeyin değişmek zorunda olduğuna inanmamız gerekir. Değişse iyi olur değil, değişmesi gerekir de değil, mutlaka ve kesinlikle değişmek zorunda olduğuna. İnsanlar çoğunlukla, "Bu kilolar verilmeli" derler. Her şeyi yarına ertelemek berbat bir huydur. "İlişkilerim daha iyi olmalı" derler. Ama zaten biliyoruz ki, istediğimiz kadar "meli, malı" diyelim, hayatımız yine de değişmeyecektir! Bu iş ancak o değişim bir zorunluluk haline geldiği zaman, hayat kalitemizi değiştirmek için biz bir şeyler yapmaya başladığımız zaman gerçekleşecektir.
2) İkincisi, yalnız bir şeylerin değişmek zorunda olduğuna inanmakla kalmayıp, onu bizim değiştirmek zorunda olduğumuza da inanmalıyız. Kendimizi değişikliğin kaynağı olarak görmeliyiz. Aksi halde hep gelip o değişikliği gerçekleştirecek birini bekleriz. Değişiklik tutmazsa suçu atacak birini aradığımız gibi. Eğer değişikliğimiz kalıcı olacaksa, onun kaynağı biz olmak zorundayız.
3) Üçüncüsü, "Ben bunu değiştirebilirim" diye bir inanç gerekir. Değişmemizin mümkün olduğuna inanmadıkça, geçen bölümde anlattığım gibi, arzularımıza ulaşma şansımız hiç kalmaz.
Bu kilit inançlar olmadıkça, yapacağınız değişikliğin ancak geçici olacağını size kesinlikle söyleyebilirim. Lütfen beni yanlış anlamayın. Bir antrenör tutmak her zaman iyidir. İşin uzmanı olan bir terapist, bir danışman, daha önce aynı sonucu pek çok başka insan için sağlamış biri. Bu kişi, gerekli adımları atmakta sizi destekler, fobinizi geçirmenizde, sigarayı bırakmanızda ya da kilo vermenizde kolaylık sağlar. Ama eninde sonunda o değişikliğin kaynağı kendiniz olmak zorundasınız.
O gün sigaraya yeniden başlayan adamla aramda geçen konuşma, değişiklik kaynakları konusunda kendime yeni yeni sorular sormama yol açtı. Yıllar içinde ben neden bu kadar etkili olabilmiştim? Bu insanlara yardım etmeye çalışan ama aynı sonuçları alamayan diğerlerinden benim farkım neydi? Birisi için bir değişiklik yaratmaya çalışıp da başaramadığım zaman neler oluyordu? Bu insanın gerçekleştirmek istediği değişikliğe çok adanmış olduğum halde, onu gerçekleştirmekten beni alakoyan neydi?
Daha sonra, farklı sorular sormaya başladım. "Herhangi bir terapide değişikliği asıl yaratan nedir?" Terapilerin hepsi bazen sonuç verir, bazen de hepsi başarısızlığa uğrar. Bu arada, daha başka iki ilginç şey de dikkatimi çekmeye başlamıştı:
Bazı kimselerin gittiği terapistler bence pek de beceri sahibi değildi. Yine de kişi, o terapiste rağmen, istediği değişikliği kısa sürede sağlayabiliyordu. Beri yandan mükemmel saydığım terapistlere gidip de yine değişikliği kısa dönemde yaratamayanlar vardı.
Yıllar içinde binlerce değişimi izleyip bunlarda bir ortak payda aradıktan sonra, nihayet buldum: Sorunlarımızı analiz etmeyi yıllarca sürdürebiliriz ama sinir sistemimizde o tecrübeye bağladığımız duyguları değiştirmedikçe, hiçbir şey değişmez. Oysa bizde bunu çabucak ve güçlü bir biçimde yapacak kapasite var bir tek şeyi anlamak şartıyla:
Biz ne de büyük bir armağanla doğmuşuz! Beynimizin hemen hemen her isteğimize ulaşmamız için bize yardım edebileceğini ben öğrenmiş bulunuyorum. Beynin kapasitesi hemen hemen ölçülemeyecek kadar derin. Çoğumuz onun nasıl çalıştığını pek az biliyoruz, bu nedenle bu emsalsiz güç aracına biraz zaman ayıralım, hayatımızda istediğimiz sonuçları sürekli olarak yaratması için onu nasıl şartlandıracağımıza bakalım.
Beyniniz sizin her komutunuzu hevesle bekler, ondan ne isterseniz yapmaya her zaman hazırdır. Tek ihtiyacı, az miktarda bir yakıttır; o yakıt da kanınızdaki oksijenle birazcık glükozdur. Giriftliği ve gücü açısından beyin en ileri bilgisayar teknolojisine bile meydan okumaktadır. Saniyede 30 milyar bit enformasyon işleyebilmektedir, bunun karşılığı da 6000 millik tel ve kablodur. Normal olarak insan sinir sisteminde 28 milyar nöron vardır. Bunlar uyarıları geçirmek üzere tasarımlanmış sinir hücreleridir. Nöronlar olmasa, sinir sistemimiz duyularımızdan gelen enformasyonu yorumlayamaz, beyne iletemez, ne yapılacağı konusunda beynin emirlerini de uygulayamazdı. Bu nöronların her biri minicik, kendi başına bir bilgisayardır ve kapasiteleri de bir milyon bit enformasyondur. Bu nöronlar bağımsız çalışır ama aynı zamanda 100.000 millik şaşılası bir sinir lifleri şebekesi aracılığıyla birbirleriyle de iletişimde bulunurlar. Beyninizin enformasyon işleme kapasitesi akıllara durgunluk verecek türdendir hele de en hızlı bilgisayarın bile bağlantıları ancak birer birer sağlayabildiğini düşünürseniz! Buna karşılık, bir nöronun reaksiyonu, yüzlerce ve binlerce diğer nörona 20 milisaniyeden kısa bir zamanda ulaşabilmektedir. Size bir perspektif kazandırma açısından, bunun göz kırpma süresinin onda birinden daha kısa bir zaman dilimi olduğunu söyleyebilirim. Nöronun bir sinyali gönderme süresi, bilgisayar düğmesine göre bir milyon kere daha uzundur, ama beyin buna rağmen bildiği bir suratı bir saniyeden kısa sürede tanıyabilmektedir. Bu en güçlü bilgisayarların bile yapamayacağı bir şeydir. Beynin bu hıza ulaşabilmesi, adım adım giden bilgisayardan farklı olarak, milyarlarca nöronun soruna aynı anda saldırmasından ötürüdür.
Şimdi bu koskoca güç bizim emrimizde olduğuna göre, neden kendimizi sürekli mutlu duruma getiremiyoruz? Sigara ya da içki içme, fazla yeme, işleri yarına bırakma gibi davranışları neden değiştiremiyoruz? Depresyondan niçin bir silkinişte kurtulamıyor, çaresizliklerimizin çaresini bulamıyor, her günkü hayatımızı neşeyle dolduramıyoruz? Yapabiliriz! Her birimizin emrinde, bu gezegenin en inanılmaz bilgisayarı var, ama ne yazık ki kimse bize o bilgisayarın kullanma kılavuzunu vermemiş. Çoğumuz beynimizin nasıl çalıştığından habersiziz, bu nedenle değişiklikleri düşüne düşüne yapmaya çalışıyoruz, oysa davranışlarımız bizim sinir sistemlerimize fiziksel bağlar olarak, nöral bağlar olarak, ya da benim nöroasosiyasyonlar dediğim biçimde kök salmış durumdadır.
İnsan zihnini anlama yolunda çok büyük hamleler kaydedilmiştir, bu da iki farklı bilim alanının, nöro-biyoloji (beynin nasıl çalıştığıyla ilgili bilim) ile bilgisayar biliminin biraraya gelmesi sayesinde sağlanmıştır. Bu bilimlerin birleşmesi, nöro-bilim adlı bir yeni dalı doğurmuştur.
Nöro-bilimciler nöro-asosiyasyonların nasıl olduğunu incelemektedirler. Bu arada nöronların sürekli olarak elektro kimyasal mesajları nöral yollarla yollayıp durduklarını keşfetmişlerdir. Bu iş kalabalık saatteki trafiğe pek benzemektedir. Bu iletişimin hepsi aynı anda olmakta, her fikir ya da anı, kendi şeridinde gitmekte, milyarlarca başka empüls de aynı anda kendi yollarında gidip durmaktadırlar.
Bu düzenleme, bir çam ormanının yağmur sonrasındaki kokusunu anılardan zihnimize getirebilmemizi sağlamaktan tutun da, sevilen bir Broadway müzikalinin ezgisine kadar hepsini bize hatırlatabilir. Ayrıca sevdiğimiz biriyle geçirdiğimiz bir akşamın ayrıntılı planlarını yapabilmemiz, yeni doğmuş bir bebeğin başparmağının boyunu ve yapısını öğrenebilmemiz de bu sayede mümkün olmaktadır.
Bu karmaşık sistem yalnız dünyamızın güzelliğinin zevkini çıkarmamızı sağlamakla kalmaz, bizim bu dünyada sağ kalmamızı da sağlar. Ne zaman önemli miktarda acı ya da zevk tadsak, beynimiz bunun sebebini arar, sinir sistemimize kaydeder ki gelecekte neler yapacağımız konusunda daha iyi kararlar verebilelim.
Örneğin: Eğer beyniniz, elinizi ateşe uzatırsanız yanacağınızı size hatırlatacak nöro-asosiyasyonu yapmasa, aynı hatâyı defalarca yapabilirdiniz ve sonunda elinizin yana yana hayrı kalmazdı.
İşte nöro-asosiyasyonlar beyne bu tür sinyalleri çabucak yolladığı için, bellek bankamıza bakıp hayatta güvenli manevralarla ilerleyebiliyoruz.
"Aptal zihne bütün dünya karanlık gelir. Aydınlık zihin, bütün dünyayı ışıl ışıl görür."
RALPH WALDO EMERSON
Bir şeyi ilk defa yaptığımızda bir fiziksel bağlantı yaratmış oluruz. İncecik bir nöral iplik, o duyguya ya da davranışa gelecekte yeniden dönmemize izin verir. Bunu şöyle düşünün: Davranışı her tekrarlayışımızda, o bağ güçlenmektedir. Nöral bağa bir iplikçik daha eklemekteyiz. Yeterince tekrarla ve duygusal yoğunlukla, birkaç ipliği aynı anda ekleyebilir, böylelikle bu duygusal ya da davranışsal paternin tansil gücünü yükseltebilir, sonunda ağaç gövdesi gibi sağlamlaştırabiliriz. İşte o zaman, o duyguları sürekli olarak hissetmeye, o davranışları sürekli olarak yapmaya kendimizi mecbur hissederiz. Yani başka bir ifadeyle bu bağ artık bir nöral "otoyol" olmuştur. Bizi otomatik ve sürekli bir davranışa götürür. Bu, nöro-asosiyasyon bir biyolojik gerçektir. Fizikseldir.
Bir kere daha söyleyeyim, değişikliği düşünce gücüyle yapmak bu yüzden yetersiz olmaktadır; nöro-asosiyasyonlarımız bir beka aracıdır, sinir sistemimize fiziksel bağlar olarak girmiştir, soyut "anılar" olarak değil. San Francisco'daki California Üniversitesi'nden Michael Merzenich, bir davranış biçimini ne kadar uygularsak, o paternin o kadar güç kazanacağını bilimsel olarak kanıtlamıştır.
Merzenich bir maymunun beyninde, hayvanın belli bir parmağına dokunulunca faaliyete geçen belirli alanların haritasını çıkarmıştır. Sonra maymunu, yemeğini yerken daha çok bu parmağı kullanmak üzere eğitmiştir. Bir süre sonra o dokunmayla beyinde aktive olan alanların haritasını yeniden çıkardığında, parmağın daha fazla kullanılışından ötürü, sinyallere cevap veren alanın yüzde 600 arttığını bulgulamıştır! Artık maymun ödüllendirilmediği zaman da aynı davranışı uygulamaktadır, çünkü nöral yol çok güçlü biçimde yapılanmış bulunmaktadır.
Bunun insan davranışlarındaki bir göstergesi de, canı sigara içmek istemediği halde kendini içmeye zorunlu hisseden insanın durumudur. Bu neden böyle oluyor? Çünkü kişi sigara içmek üzere fiziksel olarak "kablolanmış" durumda. İşte bu, geçmişte duygu ve davranışlarınızda değişiklik yapmayı neden başaramadığınızı anlamaya yardımcı olabilir. Sizinki yalnızca bir "alışkanlık" değil, sinir sisteminizin içinde güçlü nöro- asosiyasyonlardan kendinize bir şebeke oluşturmuşsunuz. Biz bu nöro-asosiyasyonları bilinç dışı olarak, bazı duygu ve davranışları sürekli tekrarlamak yoluyla geliştiririz. Bir öfkeyi ya da sevdiğiniz birine kızıp bağırma davranışını her tekrarlayışımzda, nöral bağı güçlendirir, aynı şeyi yine yapma ihtimalini artırırsınız.
Ama iyi haber de şudur: O deneyde maymun o parmağını kullanmamaya zorlandığında, beyinde o nöral bağların olduğu alan küçülmeye başlamış, nöro-asosiyasyon da bu yüzden zayıflamıştır.
İşte bu, alışkanlıklarını değiştirmek isteyenler için gerçekten iyi bir haberdir! Belli bir duygu ya da davranış uygulamaktan yeterince uzun süre vazgeçerseniz, eski yolu kullanma paternini arada keser ve bunu sürdürürseniz, nöral bağ zayıflayacak, atrofiye gidecektir. O zaman güçsüzleştirici duyusal patern ya da davranış da onunla birlikte yok olacaktır.
Ama unutmamamız gerekir, demek ki ihtirasınızı da kullanmadığınız zaman azalacaktır. Kullanılmayan cesaret de azalır. Adanmışlık bile, uygulanmadığı zaman zayıflar. Sevgi de paylaşamadığı zaman erir.
"İyi bir kafaya sahip olmak yetmez; mesele onu iyi kullanmaktır."
RENE DESCARTES
Nöro-Asosiyatif Şartlanma biliminin sunduğu şey, sizi güçsüzleştiren paternleri kırarak davranış değiştirmeye yönelik, özel tasarımlanmış altı adımdır. Ama önce beynin nöro-asosiyasyonu nasıl yaptığını anlamak gerekir. Ne zaman önemli miktarda acı ya da zevk hissetseniz, beyniniz hemen bunun nedenini arar. Bunun için aşağıdaki üç kriteri kullanır.
1. Beyniniz tek ve benzersiz gözüken bir şeyi arar. Yani olabilecek sebepleri ararken beyin, sık rastlanmayan ya da o andaki duruma uymayan bir şey arar. Olağanüstü bir duyguyu yaşamakta olduğunuza göre, sebebin de olağanüstü bir şey olması doğaldır.
2. Beyniniz o anda yer almakta olan bir şey arar. Psikoloji çevrelerinde buna Yakın Geçmiş Kuralı denmektedir. Yoğun zevk ya da acı ânında ya da o ana yakın bir anda olan şeyin, bu acı ya da zevke yol açmış olabileceğini düşünmek mantıklı değil midir?
3. Beyniniz süreklilik arar. Eğer acı ya da zevk hissediyorsanız, beyniniz çevrede neyin farklı ya da neyin o anda olmakta olduğunu arar. Eğer bu iki kritere uyan şey aynı zamanda sürekliyse, yani siz ne zaman bu acıyı ya da zevki hissetseniz o olay da hep oluyorsa, o zaman beyninizin o olayı sebep olarak seçeceğinden emin olabilirsiniz. Tabii buradaki zorluk, yeterince acı ya da zevk hissettiğimizde süreklilik meselesini genelleştirme eğiliminde olmamızdır.
Eminim birisi size de, "Bunu hep yapıyorsun" demiştir, oysa siz onu ilk defa yapıyorsunuzdur. Belki bunu siz bile birine söylemiş olabilirsiniz.
Nöro-asosiyasyon oluşturmanın bu üç kriteri pek muğlâk şeyler olduğu için, yorum hatâlarına düşmek, benim sahte nöro-asosiyasyon dediğim şeyi yaratmak da kolaylaşır. İşte bu yüzden biz bağları, karar sürecimizi bilincimiz dışında etkilemeye başlamadan önce denetleyip değerlendirmeliyiz.
Yanlış sebebi seçtiğimize çok sık rastlanır, bu yüzden de mümkün olan çözümlere giden yolu kendimiz kesmiş oluruz. Bir zamanlar çok başarılı bir ressam hanım tanırdım. On iki yıldır bir erkekle ilişkisi olmamıştı. Yaptığı her şeyde çok ihtiraslı bir kadındı. Zaten büyük ressam oluşu da bundan ötürüydü. Ama bir ilişkisi sona erip de kendini büyük acılar içinde bulduğunda, beyni hemen bunun nedenini aramış o ilişkiye özgü bir şey bulmaya çalışmıştı. İlişkinin çok fazla ihtiraslı olduğunu bulabilmişti sonunda. Bunu o ilişkinin en güzel yanlarından biri olarak teşhis edeceği yerde, bu kadın ilişkinin bitmesinin nedenini o ihtirasa yorumlamıştı. Beyni aynı zamanda, acıyla eş zamanda olan bir şey aramış, tam ilişkinin bitmesinden önce yine büyük ihtiras sahneleri bulmuştu. Bitişten önce ihtiras, diye bir kayıt daha yapmıştı. Sonra süreklilik aradığında da yine suçlu olarak ortaya ihtiras çıkmıştı. İhtiras her üç kritere de cevap verdiğine göre, bu kadının beyni de, ilişkinin acıyla son bulmasına onu sebep seçmişti. Bunu sebep olarak seçip bağı kurunca, kadın bir daha hiçbir ilişkide bu düzeyde ihtiras hissetmemeye karar vermişti. İşte bu, sahte nöro-asosiyasyonun klasik örneklerinden biridir. Bu kadın yanlış bir sebebi bağlamıştı ve şimdi de davranışlarını o bağ yönetiyor, gelecekteki daha iyi ilişkilerin potansiyelini sabote ediyordu. Aslında ilişkisindeki gerçek suçlu, sevgilisiyle ikisinin değer yargılarının ve kurallarının farklı oluşuydu. Ama o, acısını ihtirasa bağladığı için, ne pahasına olursa olsun ihtirastan kaçıyor, bunu yalnız ilişkilerinde yapmıyor, sanatında da yapıyordu. Bu sefer eserlerinin kalitesi zarar görmeye başladı. Bu da kendimizi bazen ne garip biçimlerde bağladığımıza tipik bir örnek.
Sizin de, benim de anlamamız gereken önemli şeylerden biri, beynimizin bu asosiyasyonları nasıl yaptığıdır. Yeni kabul ettiğimiz ama hayatımızı sınırlayabilecek olan tüm bağları mutlaka sorgulamamız gerekmektedir. Yoksa kişisel ve profesyonel hayatımızda kendimizi doyumsuz ve çaresiz hissetme durumuna düşeriz.
Bundan da karmaşık olan, karma nöro-asosiyasyonlardır. Bunlar da öz-sabotajın sık rastlanan kaynaklarındandır. Kendinizi bir şey başarmak üzereymiş gibi görürseniz, sonra da o işi mahvederseniz, genellikle bunun suçlusu, karma nöro-asosiyasyonlardır. Belki işiniz sarsıntılarla ilerliyor, bir gün parlak, bir gün sönük geçiyordur.
Nedir bunun altında yatan? Hem acıyı, hem de zevki aynı olaya bağlamaktır. Çoğumuzun özdeşleşebileceği bir örnek paradır. Kültürümüzde insanların parayla ilgili asosiyasyonları inanılmayacak kadar karışık olabilmektedir. Herkesin parayı çok istediğine kuşku yoktur. Kendilerine daha çok özgürlük, daha çok güvence getireceğini, katkıda bulunma fırsatı vereceğini, seyahatlere, öğrenmeye, büyümeye olanak tanıyarak bir fark yaratacağını düşünürler. Ama bunun yanı sıra, çoğu insan belli bir kazanç düzeyinin üzerine asla tırmanmaz, çünkü ruhlarının derinliklerinde, "aşırı" parayı pek çok olumsuz şeyle de bağlamışlardır. Açgözlülükle, başkaları tarafından yargılanmakla, stresle, ahlâksızlıkla ya da maneviyattan uzaklaşmakla bağlayanlara pek sık rastlanır.
Finansal Kader seminerlerimde insanlardan yapmalarını istediğim ilk egzersiz, servet sahibi olmakla ilgili akıllarına gelen tüm olumlu asosiyasyonlarla tüm olumsuz asosiyasyonları yazmaktır. Olumlu tarafa, özgürlük, lüks, katkılar, mutluluk, güvence, seyahat, fırsatlar ve bir fark yaratma gibi şeyler yazarlar. Ama olumsuz taraf genellikle daha uzun bir listedir.
Elde etmek için daha çok çalışmak Açgözlülük, Zevk, Özgürlük, Baflkalar. Beni yargılar, Vergiler artar, Maneviyattan uzaklaşma, Aileme yardım edebilirim.
Sömürülme korkusu, Dürtü gücümü kaybederim.
Katkılar/ Fark yaratma Hayatımın kontrolü
Oraya da eşiyle kavga, stres, suçluluk, uykusuz geceler, yoğun çabalar, açgözlülük, yüzeysellik, başkaları tarafından yargılanmak ve vergi gibi şeyleri yazarlar.
Bu iki nöro-asosiyasyon arasındaki yoğunluk farkını görebiliyor musunuz? Sizce hayatlarında hangisi daha ağırlıklı rol oynar?
Ne yapacağınıza karar verirken eğer beyninizde, neyin acıya, neyin zevke eşit olduğuna dair kesin bir sinyal yoksa, aşırı çalışma yüzünden karmaşa olur. Sonuçta hızınız kesilir, size istediğinizi getirecek olan o kesin eyleme geçme gücünüz zayıflar. Beyninize karmaşık mesajlar verdiğinizde, karmaşık sonuçlar alırsınız. Beyninizin karar verme sürecini bir terazi gibi düşünün: "Şunu yapsam, acı mı demek, zevk mi demek?" Ve unutmayın, önemli olan yalnız iki yandaki kavramların sayıları değildir, her birinin taşıdığı ağırlık da çok önemlidir. Belki sizin parayla ilgili olarak olumsuzdan çok olumlu asosiyasyonlarınız vardır ama olumsuzlardan bir tanesi çok fazla yoğunsa, o zaman o sahte nöro-asosiyasyon, finansal başarıya ulaşma yeteneğinizi silebilir.
Diyelim ki öyle bir noktaya geldiniz ki, ne yaparsanız yapın yine de acı duyacaksınız. O zaman ne olacaktır? Ben buna acı-acı engeli diyorum. Genellikle böyle bir durumda, taş kesiliriz. Ne yapacağımızı bilemeyiz. Çoğu durumda, en az acı vereceğini düşündüğümüz alternatifi seçeriz. Ama bazı kimseler bu acının onları tümüyle alt etmesine izin verir, öğrenilmiş çaresizlik durumuna girerler.
Genellikle NAC'nin altı adımı, bu güçsüzleştirici paternleri ortasında kesmenize yardımcı olacaktır. Kendinize alternatif yollar arayacak, istenmeyen davranışın yok olmasını yalnız dilemekle kalmayıp, kısa dönemde onu yeneceksiniz ama aslında kendinizi değişik kablolandırmakta, yeni ve güçlendirici seçeneklerinize göre davranmaya çalışmaktasınız.
Sinir sisteminizde neyi acıya, neyi zevke bağladığınızı değiştirmedikçe, hiçbir değişiklik kalıcı olamaz.
Bir sonraki bölümde verilen altı adımı iyice okuyup anladıktan sonra, hayatınızda hemen değiştirmek istediğiniz bir şeyi seçmenizi istiyorum. Eyleme geçin, her adımı birer birer uygulayın. Böylelikle Bölüm 6'yı yalnız okumakla kalmayacak, bunun sonucu olarak bazı değişiklikler de üretmiş olacaksınız.
HAYATINIZDAKİ HER ŞEYİ DEĞİŞTİRMENİN YOLU: NÖRO-ASOSİYATİF ŞARTLANMA BİLİMİ
"Bir alışkanlığın başlangıcı görünmez bir iplik gibidir ama o hareketi her tekrarlayışımızda ipliği sağlamlaştırırız, ona bir elyaf daha ekleriz, sonunda kapkalın bir kablo olur, düşünce ve hareketlerimizi geri dönülmez biçimde bağlar."
ORISON SWETT MARDEN
Siz ve ben davranışımızı değiştirmek istiyorsak, bunu yapmanın bir tek etkin yolu vardır. Eski davranışımıza hemen gelen ve dayanılmaz güçte olan acı duygularını bağlamak, yeni davranışımıza da hemen gelen zevk duygularını bağlamak. Bunu şöyle düşünün: Hepimiz hayat tecrübesi içinde, bazı düşünce ve davranış biçimlerinin bizi acıdan kurtarıp zevke götürdüğünü öğrenmişizdir. Can sıkıntısı, çaresizlik, kızgınlık, ezilme gibi duyguları hepimiz yaşarız ve bu duyguları sona erdirmek için stratejiler geliştiririz. Bazı kimseler alışverişe çıkar, bazısı bir şeyler yemeyi kullanır, kimi sekse, kimi uyuşturucuya döner, kimi alkol alır, kimi çocuklarına bağırıp çağırarak boşalmayı seçer. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bu nöral yolun acılarını dindireceğini, onları bir anda bir zevk düzeyine götüreceğini bilirler.
Strateji ne olursa olsun, eğer siz ve ben bunu değiştirmek istiyorsak, altı adım atmamız gerekmektedir. Bu altı adımın sonucunda, acıdan kurtulup zevke ulaşmanın daha doğrudan ve daha güçlendirici bir yolunu bulacağız. Bu yollar daha etkili ve daha zarif olacak. NAC'nin bu altı adımı size acıdan zevke nasıl otoyol açılabileceğini, güçsüzleştirici dönemeçlerden nasıl kurtulunabileceğini gösterecektir. Bu adımlar şöyledir:
Asıl Neyi İstediğinize ve Onu Hemen Elde Etmenizi Neyin Engellediğine Karar Verin.
Bana özel terapi için gelenlerden kaç tanesinin, ne istiyorsunuz diye sorduğumda yirmi dakika boyunca bana neleri istemediklerini ya da artık neleri istemekten vazgeçtiklerini anlattıklarını bilseniz şaşardınız. Unutmamamız gerekir ki, biz hayatta neye odaklanırsak onu elde ederiz. Eğer hep istemediğimiz şeylere odaklanırsak, onlar daha sıklaşmaya başlar. Değişiklik yaratmanın ilk adımı neyi istediğinize karar vermektir ki, belli bir şeye doğru ilerleyebilesiniz. Ne istediğiniz konusunda ne kadar spesifik olabilirseniz, durum sizin için o kadar açık seçik olur, onu çabucak elde etme konusunda emrinizde daha büyük güçler bulunur.
Bir de, bu istediğimiz şeye sahip olmamızı neyin engellediğini bilmemiz gerekir. Engelleyen şey her zaman için, değişmeye bağladığımız acının, şimdiki duruma bağladığımızdan fazla olmasıdır. "Değişirsem acı çekerim" şeklinde bir inancımız olabileceği gibi, değişimin getireceği bilinmeyen'den korkuyor da olabiliriz.
Kaldıraç Kullanın: Şimdi Değişmemeye Büyük Acıları, Şimdi Değişmeye Büyük Zevkleri Bağlayın!
Çoğu insan, gerçekten değişmek istediğini bilir ama yine de bunu bir türlü yapamaz! Ama değişiklik genellikle bir yetenek sorunu değildir; her zaman için bir motivasyon sorunudur. Eğer biri tabancayı kafamıza dayayıp, "Hemen şu sıkkın halden çık, kendini mutlu hissetmeye başla" dese, eminim ki hepimiz ruhsal durumumuzu bir anda değiştirmenin bir yolunu bulurduk.
Ama dediğim gibi, sorun değişikliğin genellikle "meli, malı" düzeyinde kalması, şart haline gelmemesidir. Ya da şart olsa bile, "Günün birinde" deyip geçeriz. O değişikliği şimdi yapmamızın tek yolu, kendimize izlemek zorunda kalacağımız bir "acil" duygusu yaratmaktır. Eğer değişiklik yaratmak istiyorsak, mesele "acaba yapabilir miyim" değil, "yapacak mıyım" olmak zorundadır. Yapıp yapmayacağımız da sonunda motivasyon düzeyimize bağlıdır. Motivasyonun dayalı olduğu taban ise, yine o hayatımızı biçimlendiren ikizler, yani acıyla zevktir.
Hayatta gerçekleştirdiğiniz her değişim, neyin acı, neyin zevk olduğu konusundaki nöro-asosiyasyonlarınızı değiştirmiş olmanızdan doğmuştur. Ama genellikle değişmekte zorluk çekmemiz, değişimle ilgili karmaşık duygulara sahip olmamızdandır. Bir yandan, değişmeyi çok isteriz. Sigara yüzünden kanser olmak istemeyiz. Öfkemizi gemleyemiyoruz diye kişisel ilişkilerimizin bozulmasını istemeyiz. Çocuklarımıza sert davrandığımız için, kendilerini sevilmiyor sanmalarını istemeyiz... Geçmişte bir olay oldu diye ömrümüzün sonuna kadar depresyonda kalmayı istemeyiz. Kendimizi kurban rolünde görmek de istemeyiz.
Buna karşılık, değişiklikten korkarız. Deriz ki, "Ya sigarayı bırakır, yine de kanserden ölürsem, üstelik de sigaranın verdiği zevkten mahrum kalmış olursam?" Ya da, "Tecavüzle ilgili bu olumsuz duygulardan vazgeçtiğimde, ya başıma bir daha gelirse?"
İçimizde karmaşık duygular vardır, değişime hem acıyı, hem de zevki bağlamışızdır, bu durumda beynimiz ne yapacağına karar veremez, tüm kaynakları kullanamaz, oysa kullansa o değişim bir anda gerçekleşebilirdi. Bu gidişi nasıl tersine çevirebiliriz? Hemen hemen herkesi çevirebilecek bir şey varsa, o da acı eşiği'dir. Bunun anlamı, çok fazla acı çekmek, bu nedenle hemen değişmeniz gerektiğini anlamaktır. O noktada beyniniz, "Yeter artık, bir gün daha bekleyemem, bir dakika daha bekleyemem, böyle yaşamaya, böyle
hissetmeye dayanamam" der.
Bunu kişisel ilişkilerinizde hiç yaşadınız mı? Öylece kalmış, beklemişsinizdir. Durum acıdır siz mutlu değilsinizdir, ama yine de kalmış, beklemişsinizdir. Neden? Düzelir diye akıl yürütmüş, ama düzelmesi için de bir şey yapmamışsınızdır. O kadar çok acı çekiyor idiyseniz, neden çekip çıkmadınız? Çünkü mutsuz olmanıza rağmen, bilinmeyene duyduğunuz korkunun daha güçlü bir motivasyon gücü olduğunu hissettiniz. "Evet, şimdi mutsuzum ama ya bu insanı terk eder de başkasını bulamazsam?" diye düşünmüş olabilirsiniz. "En azından, şimdiki acılarla nasıl başa çıkacağımı öğrenmiş durumdayım," diye akıl yürütmüş olabilirsiniz. İşte bu tür düşünceler, insanların değişiklik yaratmasını engeller. Ama sonunda bir gün gelir, o olumsuz ilişkinin acısı, bilinmeyene duyduğunuz korkudan daha baskın çıkar. Eşiğe varmışsınızdır ve değişikliği yaparsınız. Belki vücudunuz konusunda da aynı şeyi yapmışsınızdır. Fazla kilolarım konusunda bir şeyler yapmak için bir gün daha bekleyemem" demişsinizdir. Belki sonunda size eşiği aşırtan tecrübe, en sevdiğiniz blucine sığmamaktır ya da merdiven çıkarken oyluklarınızın birbirine sürtünmesinden çıkan o korkunç seslerdir! Hattâ belki de vücudunuzun iki yanından sarkan o ampul gibi çıkıntılar olabilir!
Geçenlerde seminere katılan bir kadın bana kilo verme konusundaki kesin başarı stratejisini anlattı. Bir arkadaşıyla birlikte hep kilo vermeyi istemişler ama başaramamışlar. Sonunda mutlaka başarmak gereğini hissettikleri noktaya varmışlar. Benim onlara öğrettiklerime göre, onları eşiğe itecek bir çare arıyorlarmış. Kilo verememeyi en büyük acı haline getirecek bir şey.
Arkadaşlarının birkaçıyla iddiaya girmişler. Bu seferki rejimle zayıflayamazlarsa, her biri birer kutu Alpo köpek maması yiyecekmiş! Bunu herkese söylemişler, mama kutularını da ortaya, göz önüne koymuşlar! Bana anlattığına göre, ne zaman karnı acıkmaya başlasa, kutuyu alıp etiketini okuyormuş. "Lokmalanmış at eti" gibi sözlere rastlayınca da, rejimine sadık kalmak pek zor gelmiyormuş. Bu sefer amaçlarına pek bir zorluk çekmeden ulaşmışlar.
Kaldıraç nedir? Normalde kaldıramayacağımız çok büyük ağırlıkları kaldırmak için kullandığımız bir araçtır. İşte kaldıraç hemen her değişiklik için de şarttır. Kendinizi sigara, içki, aşırı yeme, küfretme gibi davranış patentlerden ya da depresyon, kaygı, korku ya da yetersizlik gibi bir şeyden kurtarmak için onu kullanmanız gerekir. Değişmek, yalnız değişmeniz gerektiğini bilmekle olmaz, daha fazlasını gerektirir. En derin duygusal düzeyde ve en temel sensor düzeyinde, değişmek zorunda olduğunuzu bilmeyi gerektirir. Eğer bir değişikliği gerçekleştirmeyi birkaç kere denemiş, başaramamışsanız, demek ki değişme gerektiren acı yeterince yoğun değilmiş. Eşiğe varmamışsınız. Son kaldıraç odur.
Ben özel tedaviler yaparken, insanların yıllardır gerçekleştiremedikleri değişimi o seans içinde gerçekleştirmesine yardımcı olmak için en büyük kaldıracı bulmak zorundaydım. Her seansa başlarken, hemen değişmeyi istemeyen biriyle çalışamayacağımı açıkça söylerdim. Bunun bir nedeni seans başına 3000 dolar para almamdı. Eğer sonucu bugün, bu seansta alamayacaklarsa, böyle bir yatırım yapmaları doğru olmazdı. Hastaların pek çoğu da ülkenin başka taraflarından, uçakla gelmiş olurlardı. Sonucu almadan evlerine dönme düşüncesi genellikle hastalarımı motive eder, yarım saat boyunca bana, hemen değişmek istediklerini anlatır, beni ikna etmeye çalışırlardı. Bunun için ellerinden gelen her şeyi yapmaya hazır olduklarını söylerlerdi. Bu tür bir kaldıraç olunca, değişimi yaratabilmek normaldi artık. Ünlü düşünür Nietzche'nin bir sözünü biraz özetlersek, niçin'i yeterince güçlü olan, mutlaka nasıl'a dayanır. Benim bulgularıma göre her değişikliğin yüzde 20'si, nasılı bilmekle ilgilidir. Ama geri kalan %80'i de niçin'le ilgilidir. Eğer değişmek için yeterince güçlü nedenler bulursak, yıllardır değiştiremediğimiz şeyi bir dakikada bile değiştirebiliriz.
"Bana yeterince uzun bir değnekle yeterince sağlam bir destek verin; tek başıma dünyayı yerinden oynatayım."
ARCHIMEDES
Kendinize yaratabileceğiniz en büyük kaldıraç, dıştan değil, içten gelen acıdır. Hayatınızın standartlarına uymakta başarısız olduğunuzu bilmek de nihaî acıdır. Kendi gözümüzde kendimizi nasıl görüyorsak, o görüntüye uyamadığımız zaman, davranışlarımız standartlarımızla, kendimize verdiğimiz kimlikle uyumlu olmadığı zaman, hareketlerimizle kimliğimiz arasındaki uçurum bizi değişiklik yapmaya iter.
Bir insanın standartlarıyla davranışları arasındaki tutarsızlığa işare etmekle yaratılan kaldıraç, o insanı değiştirmek açısından inanılmaz derecede etkili olabilir. Bu yalnız onların üzerine dış dünyadan yapılmış bir baskı değildir, kendileri tarafından, içerde oluşturulan bir baskıdır. İnsan kişiliğinin en kuvvetli güçlerinden biri, kendi kimliğimizin tutarlığını korumaktır. Çoğumuzun bir çelişkiler demeti halinde yaşamamız, bu tutarsızlıkları olduğu gibi göremeyişimizdendir.
Eğer birine yardım etmek istiyorsanız, onlara yanıldıklarını göstermekle, tutarsız olduklarını göstermekle bu tür kaldıracı kuramazsınız. Yapmanız gereken, tutarsızlıkları kendilerinin görmesini sağlayacak soruları sormaktır. Böylesi, bir insana saldırıda bulunmaktan çok daha güçlü bir kaldıraç olur. Yalnızca dıştan baskı yapmaya kalkarsanız, onlar da içten iterler. Oysa içten gelen baskıya dayanmak hemen hemen imkânsızdır.
Bu tür baskı, kendiniz üzerinde kullanabileceğiniz yararlı bir araçtır. Halinden memnun olmak, durağanlığı getirir. Şimdiki davranışınızdan çok şikâyetçi değilseniz, gerekli değişiklikleri yapmak üzere motive olamazsınız. İtiraf edelim, insan denilen hayvan baskıya cevap verir.
O halde kişiler değişmeleri gerektiğini hissedince, bunun gerekli olduğunu bilince, neden değişemiyorlar? Çünkü değişikliği yaratmaya, yaratmamaktan daha çok acı bağlıyorlar.
Birini değiştirebilmek için (buna kendimiz de dahil), bunu tersine çevirmeli, değişmemenin çok acılı olduğuna, hattâ bizim dayanabilme eşiğimizin ötesinde acılı olduğuna, değişme fikrinin ise cazip ve zevkli olduğuna inanabilmeliyiz.
Gerçek bir kaldıraç bulabilmek için kendinize acı yaratan sorular sorun:
"Değişmezsem bunun bana maliyeti ne olur?" Çoğumuz hep değişmenin neye patlayacağını düşünürüz. Ama acaba değişmemenin maliyeti nedir? Bu değişimi yapmazsam sonunda hayatta nelerden yoksun kalacağım? Bu şimdi bana zihnen, duygusal olarak, fiziksel, finansal ve ruhsal olarak nelere mal oluyor? Değişmemenin acısını kendi gözünüzde öylesine gerçek kılın, öylesine yoğun ve acil hale getirin ki, artık eyleme geçmeyi erteleyemeyecek duruma gelin. Eğer bu da yeterli kaldıraç yaratamazsa o zaman sevdiklerinizi nasıl etkilediğine bakın. Çocuklarınızı, diğer sevdiklerinizi... Çoğumuz, kendimiz için yapacağımızdan fazlasını başkaları için yaparız. Sizin değişmemenizin, en önemli saydığınız insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini gözünüzde ayrıntılı biçimde canlandırın.
İkinci adım, zevk-asosiyasyonlu soruları kullanarak değişime olumlu duyguları bağlamaktır. "Eğer değişirsem, kendimi nasıl hissedeceğim? Bunu değiştirmek hayatıma ne gibi bir canlılık getirecek? Bu değişikliği gerçekten bugün yaparsam, daha başka neler başarabilirim? Ailem ve dostlarım neler hissedecek? Ben ne kadar daha mutlu olacağım?"
İşin kilidi, bol bol nedenler bulmak, daha da iyisi, yeterince güçlü nedenler bulmak, değişimin hemen yer almasının, geleceğe ertelenmemesinin neden yararlı olduğunu somutlaştırmaktır. Eğer o değişikliği hemen yapmaya yönelmezseniz, kaldıracınız çalışmadı demektir.
Şimdi artık sinir sisteminizde acıyı değişmemeye, zevki değişmeye bağladığınıza göre, değişebileceksiniz demektir. Artık NAC'nin üçüncü ana adımına geçebilirsiniz...
Sınırlayıcı Paterni Kesin Sürekli olarak tutarlı duygulara sahip olmamız için, kendimize tipik düşünce paternleri geliştiririz, belli bazı imajlara ve fikirlere odaklanırız, hep aynı soruları kendimize sorar dururuz. Asıl zorluk, çoğu insanın yeni bir sonuç istemelerine rağmen, eskisi gibi hareket etmeye devam etmesidir.
Bir zamanlar deliliğin şöyle bir tanımını duymuştum: "Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp hep farklı sonuçlar almaktır." Lütfen beni yanlış anlamayın. Sizin hiçbir şeyiniz yok. Tedaviye ihtiyacınız da yok. (Sizi tanımlamak için bu tür benzetmeleri kullanan insanlardan da kaçınmanızı öğütlerim zaten.)
Hayatınızdaki herhangi bir şeyi değiştirmek için ihtiyacınız olan kaynaklar sizin içinizde şimdiden var! Ama geliştirdiğiniz bir dizi nöro-asosiyasyonlar, bu kapasitenizi tümüyle kullanmanızı engelliyor. Yapmanız gereken, nöral yollarınızı yeniden düzenlemek, sizi korku ve çaresizliklere götürecekleri yerde arzuladığınız yöne götürmelerini sağlamaktır.
Hayatımızda yeni sonuçlar elde edebilmek için, yalnız ne istediğimizi bilmek ve kaldıraçları bizden yana oluşturmak da yetmez. Belki değişme motivasyonumuz çok yüksek olabilir, ama aynı şeyleri tekrar tekrar yapar, aynı uygunsuz paternleri uygularsak, hayatlarımız değişmez. Tek elimize geçen, yeni yeni acılar ve çaresizlikler olur.
Bir odada kapalı kalmış sinek gördünüz mü hiç? Hemen ışığı arar, bu yüzden pencereye atılır, o cama tekrar tekrar çarpar. Bu bazen saatlerce sürer, insanların da aynı şeyi yaptığını gördünüz mü? Değişme motivasyonları çok yüksektir, kaldıraçları da çok güçlüdür. Ama dünyanın tüm motivasyonu bir araya gelse, sizi kapalı bir pencerenin dışına çıkaramaz. Yaklaşımınızı değiştirmeniz şarttır. Sineğin de tek şansı geri çekilip başka bir çıkış aramaktır.
Siz ya da ben hep aynı paterni sürdürürsek, aynı sonuçları alır dururuz. Plak albümleri hep aynı sesleri yaratırlar, çünkü onların paterni öyledir, sesin kodlandığı oyuk öyle oyulmuştur. Ama ya ben günün birinde sizin plağınızı elime alır, bir de iğne alır, tersini yüzünü birkaç kere çizersem? Yeterince çizgi oluşturduğumda, bazen patern o kadar derin kesintilere uğrar ki, plak artık asla eskisi gibi çalamaz. Aynı şekilde bir insanın sınırlayıcı bir davranış ya da duygu paternini kesintiye uğratmak da, o insanın hayatını tümüyle değiştirebilir, çünkü bu iş bir yandan da kaldıraç oluşturur. Yalnız bu iki adımla bile, hemen hemen her şeyi değiştirebilirsiniz. NAC'nin bundan sonraki adımları, değişikliğin kalıcı olması ve sizin yeni yeni zevkli ve güçlendirici seçenekler geliştirmeniz içindir.
Geçenlerde Chicago'da yaptığım üç günlük Sınırsız Güç seminerimde, bir eğlence paternini kestim. Seminerdeki bir adam, çikolata alışkanlığından kesinlikle kurtulmak istediğini söylüyordu, ama bence "çikolata tiryakisi" kimliğinden de çok büyük zevk almaktaydı. Hattâ giydiği tişörtte bile, "Dünyayı istiyorum, ama bir çikolataya da razıyım" diye yazılıydı. Bu durum bana, adamın çikolata yemeyi kesme isteğine rağmen, bu alışkanlığı sürdürmekten bir hayli "ikincil kazanç" elde ettiğini göstermekteydi.
Bazen insanlar değişmeyi, o alışkanlık ya da duygu paterni kendilerine acı verdiği için isterler. Ama o değiştirmek istedikleri şeyden bazı yararları da vardır. Örneğin kişi yaralanırsa, herkes çevresine, ona bakmak, onu nazlamak için toplanırsa, tüm dikkatlerini ona yöneltirlerse, o kişinin yaraları pek de çabuk iyileşmeyebilir. Acıların dinmesini isterler, ama bilinç altı düzeyde, insanların kendilerine önem vermesinden gelen o zevki de isterler.
Her şeyi doğru yapsanız da, ikincil kazanç çok güçlüyse, hep eski usullere döndüğünüzü görürsünüz. İkincil kazancı olan insanın, değişme konusundaki duyguları karmaşıktır. Değişmek istiyoruz, derler, ama bilinç altında, eski davranışı sürdürmenin onlara, başka türlü elde edemeyecekleri bir şeyler sağladığına inanırlar. Bu nedenle, acılı bir şey olduğu halde belki depresyondan bile çıkamazlar. Neden? Çünkü, örneğin, depresyonda olmak onlara dikkat çekmektedir. Sonunda dikkat ihtiyacı kazanır, depresyonda kalırlar. Dikkat ihtiyacı ikincil kazançların yalnızca bir tanesidir. Bunu çözümlemek için, o kişiye değişmek zorunda olduğu konusunda yeterince kaldıraç sağlamak, ama aynı zamanda, diğer ihtiyaçlarını karşılamanın da yeni yollarını göstermek zorundayız.
O adam da, belli bir düzeyde, çikolata'dan kurtulmaya ihtiyacı olduğunu biliyordu, eminim. Ama bu fırsattan yararlanıp bir hayli dikkat çekebildiğinin de farkındaydı. İşin içine ikincil kazanç karıştı mı, kaldıracın daha güçlendirilmesi gerekir. "Beyefendi!" dedim adama. "Siz bana çikolatadan vazgeçmeye hazır olduğunuzu söylüyorsunuz. Bu harika bir şey. O eski alışkanlığı ebediyen ortadan kaldırmak için, yapmanızı isteyeceğim bir tek şey daha var." "O nedir?" diye sordu. "Vücudunuzu hazırlayabilmek için dokuz gün boyunca yalnızca çikolata yiyeceksiniz. Ağzınıza çikolata'dan başka hiçbir şey girmeyecek."
Diğer katılımcılar kıkırdaşmaya başladılar. Adam bana kuşkulu gözlerle bakıyordu. "İçeceklere izin var mı?" diye sordu. "Evet, dedim. "Su içebilirsiniz. Günde dört bardak ama o kadar. Başka her şey çikolata olmak zorunda." Omuz silkip sırıttı. "Pekâlâ, Antony. Öyle istiyorsan öyle olsun. Ben bunu hiç değişmeden de yapabilirim. Seni gülünç duruma düşürmek hiç hoşuma gitmese bile!" Gülümsedim, seminere devam ettim. Daha sonra olanları görmeliydiniz!
Salondaki herkesin cebinden, sanki büyü yapılmış gibi, çikolatalar ve şekerler ortaya döküldü, paketler onun önüne doğru kaydırıldı. Öğle yemeği, zamanı geldiğinde, adam o salonda bulunan her marka çikolatanın her zerresini yemiş, bitirmişti. % Lobide bir ara gözgöze geldik. "Sağol Antony; bu harika bir şey!" dedi, kâğıdını açtığı bir çikolatanın ucunu ısırdı. Amacı beni yenebileceğini göstermekti. Ama anlayamadığı şey, aslında benimle rekabet halinde olmadığıydı. Kendi kendiyle rekabet etmeye çalışıyordu! Ben yalnızca onun vücudunu kaldıraç olmaya, bizden yana olmaya hazırlıyordum, o kadar. Şekerin sizi ne kadar susattığını biliyor musunuz? Akşama doğru adamcağızın boğazı kurumaya başlamıştı. Herkes hâlâ ceplerine çikolatalar sokuştururken, onun çikolataya olan sevgisinin azalmaya başladığı da ortadaydı. İkinci gün, adamın mizah anlayışı kaybolmuş gitmişti. Ama daha pes etmeye hazır değildi. "Biraz daha çikolata yiyin" dedim ona. Elindeki paketin kâğıdını yırtarken gözlerinden ateş çıkıyordu. Üçüncü günün sabahı salona girdiğinde, geceyi porselen bir Tanrı'ya dua etmekle geçirmiş biriydi sanki. "Kahvaltı nasıldı?" diye sordum, herkes gülüştü. "O kadar iyi değildi" diye kabullendi. Sesi zayıf çıkmıştı. "Biraz daha buyurun!" dedim. Yanındakinin uzattığı yeni çikolatayı aldı, ama ne kâğıdını yırttı, ne de ona gözüyle baktı. "Ne oldu, bıktınız mı?" diye sordum. Başını sallayarak evetledi. "Hadi hadi" dedim. "Siz çikolata şampiyonusunuz! Biraz daha buyurun! Çikolata dünyanın en güzel şeyi değil mi? Şunlara bakın bir! Ya şunlara! Hele şunlara! Tadını düşünebiliyor musunuz? Ağzınız sulanmıyor mu?" Ben konuştukça onun yüzü yeşile dönmeye başlamıştı. "Biraz daha yiyin!" dediğimde, dayanamayıp patladı. "YEDİREMEZSİN!" diye haykırdı. Salonda kahkahalar patlayınca, adam ne söylediğinin farkına vardı. "Pekâlâ öyleyse" dedim. "Şekerleri atın, yerinize oturun." Daha sonra onunla konuştum, çikolataya karşı başka alternatifler seçmesine yardımcı oldum, kendisine zararlı olduğunu bildiği bir şeyin yerine, birtakım güçlendirici zevk yollarını seçmesini sağladım. Sonra birlikte ciddi biçimde çalışmaya başladık, yeni asosiyasyonlarını şartladık, eski davranışının yerine bazı sağlıklı davranışları geçirmeye uğraştık. Örneğin derin soluma, cimnastik çok su içeren yiyecekler, uygun beslenme falan. Bu adama bir kaldıraç mı sağlamıştım? Hem de nasıl! Bir insanın vücuduna acı verebilirseniz, bu inkâr edilemeyecek bir kaldıraçtır. Acıdan kurtulup zevke ulaşmak için yapmayacakları yoktur. Bunu yaparken, adamın paternini de kesintiye uğratmıştım. Başka herkes ona çikolata yedirmemeye çalışmıştı. Ben ise yesin diye tutturmuştum! Bu onun beklemediği bir şeydi. Bu yüzden de, paternini büyük ölçüde kesintiye uğrattı. Bu büyük acıları hemen çikolata yemeye bağladı, oluşturduğu nöral yol bir gece içinde yıkıldı gitti.
Özel tedaviler yaptığım sıralarda, insanlar gelir, muayene odama yerleşir, bana sorunlarının ne olduğunu anlatırlardı. "Benim sorunum..." dedikten sonra bazen gözyaşlarına gömülür, kontrollerini kaybederlerdi. Böyle bir şey olur olmaz, ben hemen ayağa kalkıp bağırırdım: "ÖZÜR DİLERİM!" Bu onları sarsardı. Ben sonra devam ederdim. "Daha başlamadık!" Genellikle, "Ah, özür dilerim" derlerdi. Hemen duygusal durumları değişir, kontrolü ele alırlardı. Bunu seyretmek müthişti! Hayatlarının kontrolü ellerinde değilmiş gibi hisseden bu insanlar, duygularını değiştirmek için ne yapmaları gerektiğini pekâlâ bildiklerini böylelikle bir anda bana da, kendilerine de kanıtlamış olurlardı!
Birinin paternini kesmenin en iyi yolu, beklemedikleri şeyleri yapmak daha önceki tecrübelerine tümüyle ters şeyleri yapmaktır. Kendi patentlerinizi kesmekte kullanabileceğiniz şeyleri düşünün. Çok zevkli ve çok farklı bir şey bulduğunuz anda, çaresizlik, kaygı, ezilme duygusu gibi paternleri kesebilirsiniz.
Bir dahaki sefere bezginlik hissettiğinizde ayağa fırlayıp gökyüzüne bakın, en saçma sapan bir sesle, "YAŞASIN!" diye bağırın. "Yaşasın, bugün ayaklarım kokmuyor!" Böyle olmayacak bir hareket, kesinlikle dikkatinizi çekecek, ruhsal durumunuzu değiştirecek, hattâ çevrenizdekilerin de tutumunu değiştirecektir, çünkü artık bezgin olmayıp, deli olduğunuza hükmedeceklerdir! Sürekli olarak çok yiyor, bunu kesmek istiyorsanız, size kesinlikle sonuç verecek bir teknik önerebilirim tabii kararlı biçimde uygulamaya istekliyseniz. Bir dahaki sefere kendinizi bir restoranda çok yerken bulduğunuzda, yerinizden fırlayıp salonun ortasına dikilin, kendi sandalyenizi işaret ederek avazınız çıktığı kadar, "OBUR!" diye bağırın. Bunu kalabalık yerlerde iki üç kere yaptıktan sonra, bir daha çok yemeyeceğinize garanti verebilirim! Bu davranışa çok fazla acı bağlamış olacaksınız. Ama unutmayın, paterni kırma yaklaşımınız ne kadar radikalse, etkinliği de o kadar fazla olacaktır.
Patern kesmenin kilit farklılıklarından biri, tam o paternin tekrarlanmakta olduğu bir anda yapma gereğidir. Aslında patern kesilmeleri bize her gün olur. "Kafam dağıldı" dediğiniz zaman, birisinin konsantrasyon paternini kestiğini söylüyorsunuz demektir. Bir arkadaşınızla derin bir sohbetteyken birisi bir an sözü kesip başka şey söylese, sonra da, "Nerede kalmıştık?" dese, yine aynı şey. Bu da gelmiştir başınıza. İşte patern kesintisinin bir klasik örneği daha.
Unutmayın, eğer değişiklik yaratmak istiyorsak ama geçmişte bu olumsuz sonuçlu süreçten bir zevk almayı da öğrenmişsek, eski paterni kırmak, kesmek zorundayız. Onu tanınmayacak hale getirip bozmalı, yeni bir patern bulmalıyız (o da bir sonraki adım olacak), sonra da kendimizi tekrar tekrar şartlandırıp bu yeni paterni sürekli yaklaşımımız haline getirmeliyiz.
DUYGU VE EYLEMLE İLGİLİ SINIRLAYICI PATERNLERİ KESMENİN YOLU
Bir kere daha söyleyeyim, bir paterni yeterince çok kere kesmek, hemen hemen herkesi değiştirebilir. Patern kesmenin basit bir yolu anılarımıza bağladığımız duyguları karıştırmaktır. Sıkkın ve bitkin olmamızın tek nedeni olayları zihnimizde belli bir şekilde temsil etmemizdir. Örneğin patron size bağırırsa ve siz de gün boyu o tecrübeyi zihninizde yeniden yaşayıp durursanız, giderek kendinizi daha kötü hissedersiniz. Bir tek tecrübe neden sizi etkilemeyi sürdürsün? Zihninizdeki o plağı alır, defalarca çizer, bir daha yeniden çalmamasınız sağlarsınız. Hattâ belki onu komik bir hale bile getirirsiniz!
Şu anlatacağımı yaparak bunu hemen deneyin: Size üzüntü veren, çaresizlik ve öfke veren bir durumu düşünün. Şimdi NAC'ın daha önce öğrendiğiniz ilk iki adımını uygulayın. Şu anda o durum size kötü bir duygu veriyorsa, neler hissedebilmek isterdiniz? Neden öyle hissetmek istiyorsunuz? Öyle hissetmenizi engelleyen, bu duruma bağladığınız duygulardır. İyi hissedebilseniz ne harika olmaz mıydı? Şimdi size biraz kaldıraç bulalım. Bu durum hakkındaki duygularınızı değiştirmezseniz, neler hissetmeyi sürdüreceksiniz? Kötü şeyler, eminim! Bu kişiye ve duruma yönelik olarak, bu olumsuz duyguları hep sürdürmenin bedeli nedir? Şimdi değişseniz, kendinizi daha iyi hissetmez misiniz?
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Gizliliğinize değer veriyoruz
Bu sitenin çalışmasını sağlamak için temel çerezleri ve deneyiminizi geliştirmek için isteğe bağlı çerezleri kullanıyoruz.