İçindeki Devi Uyandır Kitabından Alıntılar

978277a02y3vy2jt.gif


ANLAM GENELLİKLE BİR ODAK MESELESİDİR​
Bir iş toplantısı planlamışsanız, birisi vaktinde gelmemişse, bu konuda sizin duygularınız, neye odaklanırsanız öyle olur. Siz aklınızdan, o kişinin gelmeme nedenini, aldırmaz tutumuna mı yorumluyorsunuz, yoksa toplantıya vaktinde yetişmekte güçlüklerle karşılaştığına mı? Hangisine odaklanırsanız, duygularınız kesinlikle öyle etkilenecektir. Ya ona gereksiz yere kızarsanız, oysa o, size sunacağı iş teklifi için daha iyi bir fiyat almakla boğuşuyorsa? Unutmayın, neye odaklanırsanız, duygularınızı o saptayacaktır. Belki de peşin kararlar vermek doğru olmaz. İnsan neye odaklanacağını çok dikkatle seçmelidir. Odak, gerçeği iyi olarak mı, kötü olarak mı algıladığınızı, kendinizi mutlu mu yoksa mutsuz mu hissettiğinizi saptar.

Odağın gücünü anlamakta çok güzel bir örnek, yarış arabalarını izlemekle ilgilidir ve bu benim gerçek bir tutkumdur. Bir Formula yarışında araba sürmek bazen jet helikopteriyle uçmayı bile çok miskin gösterir! İnsan yarış arabasında odağının bir an bile sonuç konusundan sapmasına izin veremez.

Dikkatiniz nerede olduğunuzla sınırlı olamayacağı gibi, geçmişe de çakılamaz, geleceğin uzak bir noktasına da çakılamaz. Nerede olduğunuzun son derece farkında olmayı sürdürürsünüz ama bir yandan da yakın gelecekte ne olacağını bekliyor olmanız gerekir.

Yarış okuluna başladığımda ilk öğrendiğim derslerden biri bu olmuştu. Eğitmenler ilk önce beni "kızak araba" dedikleri bir şeye bindirdiler. Bu otomobile bir bilgisayarla birlikte hidrolik kaldırıcılar takılmıştı. Eğitmenin bir işaretiyle, istediği tekerleğini yerden kaldırıveriyordu. Bu kurslarda öğrettikleri bir numaralı ilke şudur: Nereye gitmek istediğine odaklan, neden korktuğuna değil.

Kontrolsüz kaymaya başlarsanız, tabii içgüdünüz size duvara bakmanızı söyler. Ama eğer duvara odaklanırsanız, soluğu duvarda alırsınız. İnsanın nereye bakarsa oraya gittiğini sürücüler iyi bilirler. İnsan nereye odaklanırsa oraya gider. Korkunuza karşı koyar, inancınızı sürdürür, gitmek istediğiniz yere odaklanırsanız hareketleriniz sizi o yöne doğru götürür, eğer kurtulmak mümkünse kurtulabilirsiniz. Ama korktuğunuz şeye odaklandığınız zaman hiç kurtuluş umudunuz olmaz.

İnsanlar her zaman şunu sorarlar: "Ya zaten çarpacaksan?" Cevap bellidir. İstediğiniz şeye odaklanmakla, kendi şansınızı artırırsınız. Çözüme odaklanmak her zaman sizin kendi yararınızadır. Eğer duvara doğru olan hareket çok güçlüyse çarpmadan hemen önce soruna odaklanmak zaten sizi kurtaracak değildir.

Eğitmenler bunu bana ilk anlattıklarında kafamı salladım ve içimden, "Elbette!" diye düşündüm. "Ben biliyorum bütün bunları. Ne de olsa, benim öğretip durduğum şey de bu!" İlk defa yola çıktığımda, keyifle giderken birdenbire, benim haberim olmadan, o düğmeye basıvermişler. Araba kontrolümden çıkıp kaymaya başladı. Gözlerim nereye döndü dersiniz? Tabii ya! Dosdoğru duvara! O son saniyelerde ödüm kopmuştu, çünkü oraya çarpacağımı biliyordum. Yanımda oturan eğitmen uzanıp kafamı yakaladı, eliyle sola çevirdi, gitmem gereken yöne doğru bakmamı sağladı. Araba hâlâ kayıyordu çarpacağımızın farkındaydım ama yalnız gitmek istediğimiz yöne doğru bakmama izin vardı. Tabii oraya bakarken direksiyonu da ona göre çevirmemek elimden gelmezdi. Son anda kurtardım, dönüp sıyrıldık. Ne kadar rahatladığımı siz tahmin edebilirsiniz!

Bütün bunlarla ilgili olarak, bilmekte yarar olan bir şey var. Odağınızı değiştirdiğiniz zaman yönünüzü de hemen ardından değiştirmiyorsunuz. Hayatta da öyle değil midir? Bir yere odaklandıktan sonra, vücudunuzun ve hayat tecrübenizin peşinden yetişmesi için biraz zaman gerekmiyor mu? İşte istediğiniz şeye bir an önce odaklanmak için ek bir neden daha. Sorunu gereğinden uzun sürdürmek istemezsiniz.

Peki, ben o olayda dersimi aldım mı? Hayır. Bir deney yaşamıştım ama yeterince güçlü bir nöro-asosiyasyon yaratmamıştım. Yeni pareme şartlanmam gerekiyordu. Bir sonraki sefer yine duvara doğru kaymaya başladığımda, eğitmen bana yüksek sesle, amacıma bakmamı hatırlatmak zorunda kaldı. Ama üçüncü seferinde başımı bilerek ve isteyerek, kendim gideceğim yöne çevirdim. Ona güvendim, yararı da oldu. Bunu birçok kereler yaptıktan sonra şimdi artık kayma başladığı anda kafam hemen gitmek istediğim yöne dönüyor, tekerlekler ardından aynı yöne dönüyor, araba da peşinden izliyor. Peki, bu durum, benim odağımı her zaman kontrol edebileceğimi gösterir mi? Hayır. Peki, kurtulma şansımı artırır mı? Yüz kat! Hayatta da böyledir. Bundan sonraki bölümlerde, odağınızın olumlu olduğundan emin olmanın bazı yollarını öğreneceksiniz. Şimdilik, zihninizi disipline almanız gerektiğini bilin. Kontrolden çıkmış bir zihin, size türlü oyunlar oynar. Onu yönlendirdiğiniz zaman da en iyi dostunuz olur.

978277a02y3vy2jt.gif
 
978277a02y3vy2jt.gif


"İste, alırsın. Ara bulursun; vur, açılır."
MATTA

Odağınızı kontrol etmenin en güçlü yolu, sorular sorarak gitmektir. Sorduğunuz her soruya karşılık beyniniz bir cevap bulacaktır. Neyi ararsanız onu bulursunuz. Eğer soru olarak, "Bu insan neden benden yararlanıyor?" demeyi seçerseniz, o kişinin sizi sömürdüğüne odaklanacaksınız doğru olsa da, olmasa da. Eğer, "Bunu nasıl tersine çevirebilirim?" diye sorarsanız daha güçlendirici bir cevap alırsınız. Sorular hayatınızı değiştirmenin çok güçlü bir yolu olduğu için, bundan sonraki bölümü yalnızca onları tartışmaya ayırdım. Hemen hemen her konuda hissettiklerinizi değiştirmenin en güçlü ve en basit yoludur onlar. Böylece hayatınızı da bir anda değiştirebilirler. Sorular sınırsız gücümüzü serbest bırakmanın anahtarıdır.

Bunu en iyi ortaya koyan olaylardan biri, Alabama'da büyüyen bir gencin olayıdır. Yaklaşık on beş yıl kadar önce, yedinci sınıftan bir kabadayı onu kavgaya zorlamış, burnuna bir yumruk atıp devirmiş, üstelik de bayıltmış. Çocuk kendine geldiğinde, öcünü alıp o zorbayı öldürmeye yemin etmiş. Eve gidip annesinin tabancasını almış, adamını aramak üzere yola koyulmuş. Birkaç anlık bir süre boyunca kaderi o pamuk ipliğine asılı durumdaymış. O kabadayıyı bulduğunda, tetiği çekiverse, okul arkadaşı tarihe karışacak durumdaymış. Ama işte o anda çocuk kendine bir soru sormuş: Bu tetiği çekersem bana ne olacak?

Bu sefer gözünün önünde başka bir hayal belirmiş. Olabileceği kadar acı bir tablo. Hayatını iki ayrı yöne doğru çekebilecek seçim ânında o çocuk, kan dondurucu netliğe sahip bir tablo halinde, hapse atılmanın nasıl bir şey olacağını görmüş. Öbür hükümlüler ona tecavüz etmesin diye bütün gece uyanık kalmanın nasıl bir şey olduğunu düşünmüş. Bu tabloda yatan acılar öç almanın getireceği zevkten baskın çıkmış. Çocuk tabancasını çevirmiş, bir ağaca ateş etmiş. Bu çocuğun adı Bo Jackson. Bu olayı biyografisinde anlatıyor. Hayatının o ânında, hapse atılmaya bağladığı acının hasmını öldürmekten alacağını sandığı zevki alt etmiş olduğu kesin. Odağın bir değişmesi, acı ve zevk konusunda bir tek karar, hiç geleceği olmayan bir çocukla çağımızın en büyük sporcularından biri arasındaki farkı yaratıvermiş.

978277a02y3vy2jt.gif
 
978277a02y3vy2jt.gif


"Okçu nasıl oklarını dümdüz atarsa, usta da dağınık düşüncelerini öyle toplayıp yönlendirir."
BUDA

MESELE YALNIZ NEYE ODAKLANDIĞINIZ DEĞİL, NASIL ODAKLANDIĞINIZDIR​
Bizim hayat tecrübemiz, beş duyumuzla topladığımız enformasyonla yaratılır. Ama her birimizin en sevdiği bir odak ya da modalite vardır (buna genellikle modalite denir). Bazı insanlar en çok gördükleri şeylerden etkilenirler. Görsel sistemleri daha dominant demektir. Diğer bazıları için, en büyük hayat tecrübelerinin tetiğini çeken şey sestir. Bazıları için de temel olan, temastır.

Bu farklı tecrübe modlarından her birinin içinde bile, yaşadığınız tecrübenin yoğunluğunu artırıp eksiltebilecek bazı belirli resimler, sesler ya da başka duygular vardır. İşte bu temel girdilere submodalite denir. Örneğin zihninizde bir resim oluşturur, sonra o resmin herhangi bir yönünü (submodalite) ele alır, onu değiştirerek o konudaki duygularınızı değiştirirsiniz. Resmi parlaklaştırır, o tecrübeden hissettiğiniz yoğunluk miktarını bir anda değiştirirsiniz. Buna, bir submodalite'yi değiştirmek denir. Herhalde submodalite'lerin en büyük uzmanı Nöro-Linguistik Programlama'nın kurucularından biri olan Richard Bandler'dır. Bu konuda çalışmış kimseler tarihte, beş duyuyu ilk ele alan ve algılama modellerini sınıflandıran Aristo'ya kadar gitmektedir.

Submodalite'lerle oynayarak, herhangi bir şeyle ilgili duygularınızın yoğunluğunu yükseltip alçaltabilirsiniz. Bunlar sizin hemen hemen her konuda neler hissedeceğinizi etkiler. Sevinecek misiniz, çaresizlik mi hissedeceksiniz, merak mı edeceksiniz, umut mu keseceksiniz, hepsi buna bağlıdır. Bunu iyi anlamak, yalnız hayatınızdaki bir tecrübeyle ilgili olarak ne hissettiğinizi değiştirme olanağı getirmez, bunun sizin için ne anlam ifade ettiğini değiştirmenizi, dolayısıyla da bu konuda neler yapabileceğinizi değiştirebilir.

Benim submodaliteleri anlayabilmek için yararlı bulduğum bir benzetme vardır. Bugünlerde süpermarketlerden alışveriş ettiğinizde, eskiden bildiğimiz fiyat etiketlerinin yerine kullanılan, o "barkod" dediğimiz çubuk çubuk işaretleri biliyorsunuzdur. Baktığınızda size hiçbir şey ifade etmez, ama onu kasadaki tarayıcıdan geçirdikleri anda, hem satın aldığınız maddenin ne olduğunu, hem fiyatının ne olduğunu, hem bunun satışının envanteri nasıl etkilediğini, daha da bir yığın bilgiyi hemen bilgisayara verir. Submodalite'ler de aynı biçimde çalışıyor. Beyin dediğimiz bilgisayarın tarayıcısından geçtikleri anda, o şeyin ne olduğunu, o konuda ne hissetmek gerektiğini, ne yapmak gerektiğini beyne bildiriyorlar. Sizin de kendi "barkod"unuz var. Hangisini kullanacağınızı saptamak için sorduğunuz sorularla, bir liste dolusu "barkod" birden geliyor.

Örneğin eğer görsel modalitelerinize odaklanmak eğilimindeyseniz, belli bir anıdan aldığınız zevk miktarı büyük olasılıkla, görsel imajın boy, renk, parlaklık, mesafe ve hareket miktarı modalitelerinin doğrudan bir sonucudur. Eğer o anıyı kendinize işitme submodalite'leriyle tanıtmak isterseniz, neler hissedeceğiniz bu sefer sesin şiddetine, tınısına, temposuna, tonalitesine ve ona bağlayacağınız bu tür şeylere bağlı olacaktır.

Bazı kimseler motive olabilmek için birinci kanalı açmak zorundadırlar. Eğer en sevdikleri kanal görselse, o zaman bir durumun görsel öğelerine odaklanmak onlara daha yoğun duygular getirecektir. Diğer bazı kimseler için, işitsel ya da kinestetik kanalları açmak gerekir. Bir kısmı için de en iyi strateji, şifreli kilit gibi, bileşik olarak işler. Önce görsel kanalı bulup, sonra işitseli, sonra kinestetiği ona katmak gerekir. Üç düğme de gerektiği gibi ve gerektiği sıraya göre ayarlanmalıdır ki kasanın kapısı açılabilsin.

Bunu bir kere bilince insanların günlük konuşmalarında kullandıkları kelimelerle size kendilerinin hangi submodalite'lerin düğmesini açtıklarını belli ettiklerini görmeye başlarsınız. Örneğin bir tecrübeyi tarif edişlerine kulak verin ve kullandıkları kelimelerin anlamına bakın. (Ben şu son iki cümlede, düğmeyi açmak ve kulak vermek sözlerini kullanmışım. Bunlar kesinlikle işitsel örnek.) "Kendimi böyle bir şey yaparken gözümde canlandıramıyorum" dendiğini hiç duydunuz mu siz? Sorunun ne olduğunu size söylüyorlar işte. Eğer gözlerinde canlandırabilseler, bunu yapabileceklerini hissedecekleri bir duruma geçebilirler. Belki bir ara birisi size, "Olayları fazla büyütmek"ten söz etmiştir. O gün canınız çok sıkkınsa, belki de bunu söylemekte haklı olabilirler. Belki gerçekten zihninizdeki resimleri alıyor, onları agrandizöre takmış gibi büyütüyorsunuzdur. Bu da o tecrübeyi yoğunlaştırmanın bir yoludur. Eğer birisi, "Bu bana çok ağır geliyor" derse, kendilerini daha hafif hissetmelerine, durumla başa çıkabilecek hale gelmelerine yardımcı olabilirsiniz. Birisi size, "Dediklerinize kulak asmıyorum" derse, asmasını sağlamanız gerekir ki o kişinin durumu değişebilsin. Nasıl hissettiğimizi değiştirme yeteneğimiz, submodalite'lerimizi değiştirme yeteneğimize bağlıdır. Tecrübelerimizi temsil etmekte kullandığımız çeşitli unsurların kontrolünü elimize almayı, onları sonucu destekleyecek biçimde değiştirmeyi öğrenmek zorundayız.

Örneğin siz hiç kendinize, "bu sorunla arama mesafe koymam gerek" dediniz mi? Şimdi lütfen bir şeyi denemenizi isteyeceğim. Zihninizde bir resim oluşturun, sonra o resmi giderek kendinizden uzağa ittiğinizi hayal edin. Sonra o resmin yukarısına yükselin, ona aşağıya doğru, farklı bir açıdan bakın. Ne oldu duygusal yoğunluğunuza? Çoğu kişi için yoğunluk azalır. Peki, resim loşlaşır, küçülürse ne olur? Şimdi de o sorunun resmini alıp onu büyütün, parlaklaştırın ve kendinize yaklaştırın. Çoğu kişi için böyle yapmak, resmi yoğunlaştırır. Şimdi onu yine uzağa itin, güneşin onu eritişini seyredin. Bu unsurların herhangi birindeki en basit değişme, yemek tarifinin içindeki malzemeden bir tanesini değiştirmek gibi etki yapar. Sonuçta vücudunuzda hissedeceğiniz şeyi kesinlikle değiştirir. Sınırsız Güç kitabımda submodalite'lerden uzun uzun söz etmiş olmama rağmen bu konuyu burada yeniden ele almamın nedeni aradaki farkı mutlaka anlamanızı sağlamak içindir. Bu kitapla yapacağımız pek çok şeyi anlayabilmek için bu çok büyük önem taşımaktadır.

978277a02y3vy2jt.gif
 
978277a02y3vy2jt.gif


FARKLI SUBMODALİTE'LERİ GÖSTEREN İFADE BİÇİMLERİ

Görsel Submodalite'ler


Günümü pırıl pırıl eden bir olay.
Şimdi durum perspektifine oturdu.
Bu en öncelikli konu.
Bu adamın geçmişi alacalı.
Asıl büyük tabloya bakalım.
Bu sorun karşımda durup duruyor.

İşitsel Submodalite'ler

Bu konuda durmadan sızlanıyor.
Sorun bize haykırıyor.
Sözünün asıl anlamını duyabiliyorum.
Yaptığımız her şey, acı bir fren sesiyle durdu.
Adam akortsuz konuşuyor.
Kulağa harika geliyor.

Kinestetik Submodalite'ler

Adam kaypak.
Üstümüzde baskı var/baskı kalktı.
Bu bana ağır geliyor.
Sanki hepsini ben sırtımda taşıyorum.
Bu iş ateş bastırıyor.
Bu projeye gömülmüş durumdayım.

Unutmayın, submodalite'lerde bir değişiklikle, türlü konularda neler hissettiğiniz bir anda değişecektir. Örneğin dün olmuş bir olayı düşünün. Bir an için, gözünüzde canlandırın o tecrübeyi. O anının resmini alın, arkanıza koyun. Yavaşça daha uzağa itin, kilometrelerce arkanıza gitsin. Uzaklardaki karanlıkların içinde belli belirsiz bir noktacık olsun. Şimdi size o olay dün olmuş gibi mi geliyor, yoksa çok eskiden olmuş gibi mi? Eğer o anı güzel bir şeyse, hemen geri getirin. Değilse, bırakın orada kalsın! Kim ister o anıya odaklanmayı? Hayatınızda bir yığın da enfes tecrübeler yaşamışsınızdır.

Şu anda bir şey düşünün. Uzun süre önce olmuş bir şey.

O olayın resmini oluşturun. Öne çekin, karşınıza alın. Büyütün, parlaklaştırın, renklendirin üç boyutlu hale getirin. O resmin içindeki vücudunuza girin, onu şimdi yer alıyormuş gibi yaşayın. Çok uzun zaman önce olmuş bir şey gibi mi geliyor, yoksa şimdi yaşıyormuşsunuz gibi mi? Gördünüz ya, submodaliteler zaman duygunuzu bile değiştirebiliyor.

978277a02y3vy2jt.gif

 
978277a02y3vy2jt.gif


KENDİ KROKİNİZİ ÇIKARIN

Kendi submodalite'lerinizi keşfetmek eğlenceli iştir. Bunu belki tek başınıza yapmak istersiniz ama biriyle birlikte yaparsanız daha da keyifli olur. Sonuçlar daha doğru çıkar, ayrıca eğer o kişi de bu kitabı okuyorsa, konuşacak çok şeyiniz olur, kişisel ustalaşma yolunda da bir yol arkadaşınız olur.

Şimdi hemen ve çabucak, hayatınızda zevkli bir tecrübeyi yaşadığınız bir zamanı düşününüz ve şu aşağıdakileri yapın. Aldığınız zevke 0'la 100 arasında bir puan verin. 0 hiç zevk yok anlamına gelsin, alınabilecek zevkin doruk noktası da 100 olsun. Diyelim ki bu duygu skalasında 80'i seçtiniz. Şimdi bir sonraki sayfada bulacağınız submodalite işaretleme listesini açın, bakalım sizin hayatınızda en çok zevk yaratan unsurlar hangileriymiş, hangileri size acıdan çok zevk getiriyormuş. İşaretleme listesindeki soruların her birini, sizin o tecrübenizle ölçerek değerlendirin. Örneğin, o tecrübeyi hatırlayıp görsel submodalitelere odaklanın, kendinize sorun: "Bu hareketli bir film mi, yoksa hareketsiz bir resim mi?" Eğer filmse, nasıl bir duygu verdiğine dikkat edin. İyi bir duygu mu veriyor? Şimdi onu ters çevirin, yani hareketsiz resim yapın, ne oluyor, bakın. Zevk düzeyiniz düştü mü? Çok mu düştü? Yüzde kaç düştü? Siz onu hareketsiz resim haline getirirken 80'den 50'ye mi düştü örneğin? Bu değişikliği not edin, çünkü aradaki bu farkı daha sonra kullanmanız gerekecektir. Sonra o hayali eski haline çevirin, yani (eskiden film idiyse) yeniden film yapın, kendinizi yine 80'de hissedin. Sonra işaretleme listenizdeki ikinci soruya geçin. Renkli mi yoksa siyah-beyaz mı? Siyah-beyazsa, nasıl bir duygu verdiğine dikkat edin. Şimdi yine ters çevirin. Renk katın, ne olduğuna bakın. Duygusal yoğunluğunuzu 80'in üzerine mi çıkarıyor? Bunun üzerinizdeki duygusal etkisini yazın. Eğer sizi 95'e getirmişse, bunu gelecekte hatırlamak yararlı olabilir. Örneğin genellikle kaçındığınız bir işi düşünürken, hayalinizdeki resmine renk katarsınız, olumlu duygusal yoğunluğunuzun hemen arttığını görürsünüz. Şimdi o resmi yeniden siyah-beyaz yapın, duygusal yoğunluğunuza ne olduğuna bakın, ne kadar büyük bir fark yarattığına dikkat edin. Bir sonraki soruya geçmeden önce resmi kesinlikle ilk durumuna döndürmeyi unutmayın. Ona yine rengi ekleyin, eski halinden daha parlak yapın adetâ capcanlı renkler arasında kalır duruma gelin. Aslında parlaklık çoğu insan için önemli bir submodalite'dir; görüntüleri parlaklaştırmak duyguları yoğunlaştırır. Şimdi o zevkli tecrübeyi düşünür, onu daha parlak, giderek daha parlak duruma getirirseniz, herhalde kendinizi daha iyi hissedeceksiniz, değil mi? (Tabii bunun istisnaları da vardır. Eğer romantik bir olayın anısına bakıyorsanız ve birdenbire o resmi coşkun ışıklar altına alırsanız, belki de çok uygun olmaz.) Ya resmi loş, karanlık, bulanık hale getirirseniz? Çoğu insanlar için bu hemen hemen depresyon yaratır. O zaman yine parlaklaştırın; pırıl pırıl olsun!

Listeyi taramayı sürdürün, bu görsel submodalitelerden hangilerinin duygu yoğunluğunuzu en çok değiştirdiğine bakın. Ondan sonra işitsel submodalite'lere geçin. Tecrübeyi kafanızda yeniden yaratırken, sesi nasıl geliyor size? Sesi yükseltmek, duyduğunuz zevke ne yapıyor? Temposunu hızlandırmak zevkinizi nasıl etkiliyor? Ne kadar? Not edin, aklınıza gelen unsurların hepsini değiştirerek deneyler yapın. Eğer hayal ettiğiniz, bir başkasının sesiyse, çeşitli vurgu ve aksanlarla deneyin, bu tecrübeden aldığınız zevkin nasıl etkilendiğine bakın. Eğer sesin niteliğini, düzgün ve ipeksi olmaktan çıkarıp sert ve pürüzlü yapın. Ne oluyor? Unutmayın, yine sesleri eski durumuna getirin, her haliyle size zevk yaratmayı sürdürsün, ondan sonra bir sonraki adıma geçin.

Son olarak kinestetik submodaliteleri ele alın. Bu zevkli tecrübeyi hatırlarken, çeşitli kinestetik unsurları değiştirmek, zevkinizi artırıyor mu, eksiltiyor mu? Sıcaklığı artırmak sizi daha mı rahat ettiriyor, yoksa deli mi ediyor? Solumanıza dikkat edin. Nerenizden soluk alıp veriyorsunuz? Soluk niteliğini değiştirseniz hızlı ve yüzeysel yerine, uzun ve derin soluklar almaya başlasanız, yaşadığınız bu tecrübe nasıl etkileniyor? Bunun ne gibi bir fark yarattığına dikkat edip yazın. Ya resmin dokusu? Onunla biraz oynayın. Yumuşak ve puf pufken, ıslak ve kaygan yapın, sonra yapış yapış yapın. Bu değişikliklerin her birini yaparken vücudunuz nasıl hissediyor? Yazın. Deneyler bitip tüm submodalite'ler işaretlenince, en başa dönün, en zevkli görüntü oluşana kadar ayarlar yapın. Onu tam gerçek gibi yapın, öyle ki, elinizle tutup suyunu sıkacak hale gelsin!

Bu egzersizleri yaparken bu submodalite'lerden bazılarının sizin için diğerlerinden çok daha önemli olduğunu göreceksiniz. Hepimiz farklıyızdır. Tecrübelerimizi kendimize sunmakta farklı yolları tercih ederiz. Sizin şu anda yaptığınız, beyninizin nasıl kablolanmış olduğuna dair kroki çıkartmaktı. Onu saklayın ve kullanın. Günün birinde işinize yarayacaktır belki de bugün! Hangi submodalite'lerin sizde tetiği çektiğini bilince, olumlu duygularınızı artırıp olumsuz duyguları azaltmayı da biliyorsunuz demektir.

978277a02y3vy2jt.gif
 
978277a02y3vy2jt.gif


SUBMODALİTELER İŞARETLEME LİSTESİ

Görsel​
1. Film/resim
2. Renkli/siyah-beyaz
3. Sağ/sol/orta
4. Üst/orta/alt
5. Parlak/loş/karanlık
6. Gerçek boy/daha büyük/daha küçük
7. Yakınlık
8. Hızlı/orta/yavaş
9. Belirli odak?
10. Resimde
11. Çerçeveli/panorama
12. 3D/2D
13. Özel renk
14. Bakış açısı
15. Özel tetik

İşitsel

1. Kendiniz/başkası
2. İçerik
3. Nasıl söyleniyor
4. Şiddet
5. Tını
6. Tempo
7. Yeri
8. Uyum/kakofoni
9. Düzenli/düzensiz
10. Yükselip alçalma
11. Belli kelimeler
12. Süre
13. Özgünlük
14. Özel tetik

Kinestetik​

1. Sıcaklık değişikliği
2. Doku değişikliği
3. Katı/esnek
4. Titreşim
5. Basınç
6. Basıncın yeri
7. Gerilim/rahatlık
8. Hareket/yön
9. Soluma
10. Ağırlık
11. Sürekli/kesintili
12. Boy/biçim değişimi
13. Yön
14. Özel tetik

Hareketli film mi, yoksa hareketsiz resim mi?

Renkli mi, yoksa siyah-beyaz mı?

Görüntü sağda mı, solda mı, ortada mı?

Görüntü yukarda mı.ortada mı, aşağıda mı?

Görüntü parlak mı, loş mu, karanlık mı?

Görüntü normal boyda mı, büyük ya da küçük mü?

Görüntü size ne kadar yakın?

Görüntünün hızı yüksek mi, orta mı, az mı?

Belli bir unsura sürekli mi odaklanıyorsunuz?

Siz içinde misiniz, uzaktan mı bakıyorsunuz?

Resmin çerçevesi mi var, yoksa panorama mı?

Üç boyutlu mu, iki boyutlu mu?

Sizi en çok etkileyen bir renk var mı?

Ona yukardan mı aşağıdan mı, yandan mı bakıyorsunuz?

Güçlü duyguların tetiğini çeken başka bir şey?

Siz kendinize mi bir şey söylüyorsunuz, yoksa başkalarından mı duyuyorsunuz?

Tam ne söylüyor ya da duyuyorsunuz?

Nasıl söylüyor ya da duyuyorsunuz?

Ne kadar yüksek sesli?

Tınısı nasıl?

Ne kadar hızlı?

Ses nereden geliyor?

Ahenkli bir ses mi, kakofonik mi?

Ses düzenli mi, düzensiz mi?

Ses yükselip alçalıyor mu?

Bazı kelimeler vurgulanıyor mu?

Ses ne kadar sürüyor?

Bu sesin nesi benzersiz?

Güçlü duyguların tetiğini çeken başka bir şey?

Sıcaklık değişti mi? Isındı mı, söğüdü mu?

Doku değişti mi? Sertleşti mi, düzgünleşti mi?

Sert mi, esnek mi?

Titreşim var mı?

Basınçta artış mı, düşme mi var?

Basınç neredeydi?

Gerilim mi arttı, yoksa rahatlama mı?

Hareket var mıydı? Varsa, yönü ve hızı neydi?

Soluma türü? Nerede başlayıp nerede bitti?

Ağır mı, hafif mi?

Duygular sürekli mi, kesintili mi?

Boyu ya da biçimi değişti mi?

Duygular vücuda mı geliyor, vücuttan mı çıkıyordu?

Güçlü duyguların tetiğini çeken başka bir şey?​

Örneğin, bir şeyi büyütüp parlaklaştırmanın kendinize yaklaştırmanın, duygularınızı çok yoğunlaştırdığını biliyorsanız, kendinizi bir şey yapmaya motive etmek için o şeyin görüntüsünü değiştirip o hale getirirsiniz. Sorunlarınızı büyütmemeyi, parlaklaştırmamayı, yaklaştırmamayı da bilirsiniz, çünkü o zaman olumsuz duygularınız da yoğunlaşır!

Kendinizi sarsıp sınırlayıcı durumdan çıkarmayı, enerji dolu ve güçlendirici bir duruma sokmayı bilirsiniz. Ve tabii kişisel güç yolunda daha donanımlı durumda olursunuz.

Submodalite'lerin gerçeği yaşayış biçiminizdeki önemini bilmek, karşınıza çıkan zorluklarla yüzleşmekte çok işe yarar.

Örneğin, kafanız karışmış gibi mi hissediyorsunuz, yoksa kendinizi çok sağduyulu mu hissediyorsunuz? Bu da submodalite'lerle ilgilidir. Kafanızın karışık olduğu bir zamanı hatırlamaya çalışırsanız, o tecrübeyi kendinize resim olarak mı, yoksa film olarak mı sunduğunuzu hatırlayın. Sonra onu, bir şeyi iyi anladığınız seferki durumla karşılaştırın. Genellikle insanların kafalarını karışık hissetmesi, kafalarında birçok resmin birbirine pek fazla yakın, üst üste veya yan yana, sıkışık biçimde yığılmasındandır. Bu belki karşınızdaki birinin fazla yüksek sesle ya da fazla hızlı konuşmasından olabilir, resimler kaos oluşturan bir kargaşa içinde gelir. Bazı insanlar da, bir şey kendilerine fazla yavaş öğretildiği zaman aynı karışıklığı hissederler. Böyleleri resimleri film biçiminde görmek zorunda olanlardır. Her şeyin birbiriyle ilişkisini bilmek isterler, aksi halde süreç kopuk kopuk olur. İnsanların submodalite'lerini anlamanın, onlara nasıl daha iyi ilişki kurulabileceğinde ne büyük yardımcı olacağını şimdi anlıyor musunuz? Asıl zorluk, çoğumuzun sınırlayıcı paternlerimizi alıp onları büyütmemizden, parlaklaştırmamızdan, sesini yükseltmemizden, tümünü ağırlaştırmamızdan kaynaklanmaktadır.

Hangi submodalite'lere ağırlık veriyorsak, burada onu uygularız. Ondan sonra da, neden bu konu üstümüzde bu kadar baskı yapıyor diye şaşarız! Eğer kendinizi hiç bu tür bir durumdan çekip kurtarmışsanız, herhalde ya kendiniz ya da bir başkası o resmi değiştirdiği, sizin odağınızı kaydırdığı içindir. Sonunda demişsinizdir ki, "Ha, o kadar da zor değilmiş!" Ya da belki olayın bir yönünü ele alıp işlemişsinizdir, o zaman tümü de o kadar zor gibi görünmekten çıkmıştır. Bunlar hepsi kolay stratejilerdir. Çoğunu da Sınırsız Güç kitabımda anlatmıştım. Bu bölümde yalnızca iştahınızı kabartmak ve bunların farkında olmanızı sağlamak istiyorum.

978277a02y3vy2jt.gif
 
978277a02y3vy2jt.gif


DURUMLARINIZI DEĞİŞTİRİN, HAYATINIZ DA DEĞİŞİR.

Şu anda durumunuzu öyle çok bakımdan değiştirebilirsiniz ki... Ve bunların hepsi de öyle basittir ki! Bir kere, soluma biçiminizi değiştirerek fizyolojinizi bir anda değiştirebilirsiniz. Neye odaklanacağınıza karar vererek, odağınızı da değiştirebilirsiniz. Ya da odaklanacağınız şeylere hangi sıraya göre, belki ne yolla odaklanacağınızı değiştirirsiniz. Submodalite'lerinizi değiştirirsiniz. Sürekli olarak olabilecek en kötü şeye odaklanıyorsanız, bunu böyle yapmayı sürdürmenin bir özrü yoktur. Şu anda hemen, en iyi şeylere odaklanmaya başlayın.

Hayatta anahtar, kendi yaşamınızı yönlendirmek için pek çok yol olması ve bunun bir sanat haline gelmesidir. Çoğu insan için zorluk, durumlarını değiştirmek için ellerinde pek az yol olmasıdır. Aşırı yerler, aşırı içerler, fazla uyurlar, fazla alışveriş ederler, sigara içerler ya da ilaç alırlar. Bunların hiçbiri, bizi güçlendiren şeyler değildir. Hepimiz için felâket sayılabilecek çok acı sonuçlar getirirler. En büyük sorun, bu sonuçların çoğunun kümülatif olmasında, tehlikeyi iş işten geçmeden genellikle fark etmeyişimizde yatmaktadır. Elvis Presley'e olan da buydu. Ne yazık ki her gün bir yığın insana da olan bu. Tencerenin içinde yavaş yavaş ısınmakta olan suya bırakılmış bahtsız kurbağayı düşünün. Sonunda ölecektir. Eğer onu kaynar suya bir anda atsaydınız, o şokun etkisiyle hemen tencereden dışarı sıçrardı, ama su yavaş yavaş ısınınca, o tehlikeyi fark edinceye kadar iş işten geçmiş olur.

Niagara çavlanına yolculuk, durumlarınızı kontrol etmediğiniz zaman başlar, çünkü durumlarınızı kontrol etmediğiniz zaman davranışınızı da kontrol edemezsiniz. Eğer yapmanız gereken şeyler varsa, ama motive olamıyorsanız, anlayın ki gereken "durum"da değilsiniz. Ama bu özür sayılmaz bir komut sayılır! O durumunuzu değiştirmek için ne gerekiyorsa yapmanız için komut! Yapmak gereken ister fizyolojinizi, ister odağınızı değiştirmek olsun. Ben bir zamanlar kendimi, kitap yazma konusunda baskı altında bir duruma sokmuştum. Yazmayı imkânsız buluşum boşuna değildi! Ama sonra, durumumu değiştirmenin bir yolunu bulmak zorunda kaldım. Başaramasam, bugün bu satırları okuyor olamazdınız. Benim yazabilmek için bir yaratıcılık, bir heyecan durumunda olmam şarttı. Eğer niyetiniz perhiz yapmaksa, korkulu durumdayken işe yaramaz, kaygılıyken de yaramaz çaresizlik hissederken de yaramaz. Başarıya ulaşmak için kararlı durumda olmak zorundasınız. Ya da eğer işinizde daha iyi performans vermek istiyorsanız unutmayın ki zekâ da genellikle "durum"un bir faktörüdür. Sözümona sınırlı yetenekleri olan insanlar yeni bir! "durum"a girebildiklerinde yetenekleri öyle hızla fırlar ki! Ben bunu susleksik insanlara defalarca kanıtlamışımdır.

Disleksi gerçi görsel yeteneğimizin bir fonksiyonudur/ ama aynı zamanda zihinsel ve duygusal durumlarımızın da bir fonksiyonudur. Disleksik kişiler, ne zaman ellerine okuyacak bir şey alsalar mutlaka harfleri ya da kelimeleri yer değiştirmiş görmezler. Belki bunu çoğu zaman yaparlar, ama her zaman değil. Doğru dürüst okuyabildikleri zamanla, harfleri yanlış yerlerde gördükleri zaman arasındaki fark, durumla ilgilidir. Durumlarını değiştirirseniz, performanslarını da hemen değiştirmiş olursunuz. Disleksik olan ya da daha başka "durum"a bağımlı zorlukları olan kişiler, kendilerini yola getirmek için bu stratejileri kullanabilirler.

Hareket bizim duygu durumumuzu hemen değiştirdiği için bir anda tek bir hareket yaparak durumumuzu değiştirmenin pek çok yolunu bulabiliriz. Benim hayatımı çok güçlü biçimde değiştiren şeylerden bir tanesini yıllar önce öğrenmiştim. Kanada'da, tahtaları karate yöntemiyle kıran bir adam bulmuştum. Bu işin nasıl yapılacağını öğrenmek için bir buçuk yıl harcayacağım yerde (üstelik kavga sanatlarında hiç eğitim almamış biriydim), adamın kafasında neye odaklandığını, nasıl odaklandığını (parlaklık düzeyini, vb.) öğrendim. İnançlarının ne olduğunu, fiziksel stratejisinin ne olduğunu, tahtayı kırabilmek için vücudunu nasıl kullandığını anlamaya uğraştım. Onun vücut hareketlerinin tıpkısını defalarca taklit ettim, alıştırmalar yaptım. Bunu büyük bir duygusal yoğunlukla yaptım, beynime çok derin güven sansasyonları yolladım. Bu arada eğitmenim de hareketlerimle ilgili antrenörlük yapıyordu. Bum! Tahtaların birini kırdım. Sonra iki kırabildim, sonra üç, sonra dört... Bunu başarabilmek için ne yapmıştım?

1- Standartlarımı yükseltmiş, tahtaları kırmayı kendime şart koşmuştum oysa bu iş daha önce kendim için bir sınırlılık olarak göreceğim şeylerdendi.

2- Bu işi yapmakla ilgili sınırlayıcı inancımı değiştirmiş, bunu da duygusal durumumu güven dolu hale getirerek yapmıştım.

3- Sonucu alabilmek için etkin stratejiyi taklit etmiştim. Bunu yapabilmek benim güç ve güven duygumu tüm vücudumda değiştirdi.

Bu "tahta kırma" güvenimi sonradan, hiç yapamayacağımı sandığım başka şeyleri başarmakta da kullandım. Erteleme eğilimlerimden kurtuldum, korkularım da kolaylıkla silindi. Yıllar içinde bu duyguları kullanmayı ve güçlendirmeyi sürdürdüm ve bunları başkalarına öğretmeye başladım. Çocuklara bile. On bir, on iki yaşında kızlara öğrettim bunları. Yapamayacaklarını sandıkları bir şeyi onlara yaptırarak, ö zsaygılarını yükselttim. Sonunda bunu, videoya dayalı Sınırsız Güç seminerlerimde kullanmaya başladım. Bu seminerler dünyanın her yanında, "Kişisel Gelişme Danışmanlarım" tarafından veriliyordu. Genellikle otuz dakika içinde, katılımcıların korkuları yenilebiliyor, hayatlarında kendilerine engel oluşturduğunu sandıkları herhangi bir şeyin üstesinden gelmek mümkün oluyordu. Tahtaları kırdıktan sonra bu tecrübeyi kullanarak hayatta yapmak istedikleri başka şeyler için gerekli olan güven duygusunu buluyorlar. Dev gibi bir adamın bu işi sırf kaba kuvvetle yapabileceğini sanıp ortaya çıkması, ama tahtaları kıramaması, buna karşılık onun yarı cüssesinde bir kadının, fizyolojisinde gerekli güveni geliştirmiş olduğu için kırıvermesi, öyle hayranlık uyandırıcı bir olay ki!

978277a02y3vy2jt.gif
 
978277a02y3vy2jt.gif


"Tecrübe, insanın başına gelen şey değildir; o insanın o başına gelenle ne yaptığıdır."
ALDOUS HUXLEY​
Kendi zihninizin işleyiş biçimini bilinçli bir kontrol altına almanız gerektiğini anlamak zorundasınız. Yoksa çevrenizde olup bitenlerin insafına kalırsınız.

İlk öğrenmeniz gereken beceri, çevre ne olursa olsun, siz ne kadar çaresiz ya da korkuyor olursanız olun, kendi durumunuzu bir anda değiştirmenin yolunu öğrenmektir. İşte insanların benim seminerlerimde geliştirdikleri temel becerilerden biri budur. Durumlarını "korkuyor" olmaktan, bir şeyi yapamayacağını "biliyor" olmaktan, onu yapabileceğini biliyor olmaya etkin eyleme geçmeye çevirmekten söz ediyorum. Bu tür geliştirme egzersizleri, çabucak değişebildiğinizi size göstereceği için, hayatınıza çok büyük güç sokar. Ama kendiniz deneyip görmeden bunun değerini anlamanıza olanak yok.

İkinci öğrenmeniz gereken beceride, durumunuzu herhangi bir çevrede sürekli ve tutarlı olarak değiştirebilmektir. Bu, belki sizi rahatsız eden bir çevre olabilir. Ama şimdi artık o çevre içinde bile durumunuzu defalarca değiştirebilirsiniz, kendinizi şartlayabilir, sonunda nerede olursanız olun iyi hissetmeye başlayabilirsiniz.

Üçüncü beceri de tabii, alışkanlık paternleri oluşturmak, fizyolojinizi ve odağınızı kullanarak, bilinçli bir çaba göstermeksizin her zaman kendinizi iyi hissetmeyi doğallaştırmaktır. Benim başarı tanımım, hayatınızı size pek çok zevkler ve pek az acılar verecek biçimde yaşamak biçimindedir. Ve hayat biçiminiz nedeniyle, çevrenizdekilere de acıdan çok fazla zevk yaşama olanağı vermektir. Çok şey başarmış biri, eğer sürekli olarak duygusal acılar içinde yaşıyorsa ya da çevresi hep acı içindeki insanlarla doluysa gerçek anlamda başarılı bir insan sayılamaz.

Dördüncü amaç da başkalarının kendi durumlarını hemen değiştirebilmesini sağlayabilmek, her çevre içinde bu değişikliği başarmalarını ve bunu bütün hayatları için başarmalarını sağlamaktır. İşte benimle çalışan danışmanlar, seminerlerde ve teke tek danışmanlık hizmetlerinde bunu yapmayı öğreniyorlar.

O halde bu bölümden hatırlamanız gereken şeyler nelerdir? Hayatta aslında tek istediğiniz, neler hissettiğinizi değiştirmektir. Duygularınızın tümü, beyninizdeki biyokimyasal fırtınalardan başka bir şey değildir ve siz hayatınızın her anında onların kontrolünü elinizde tutuyorsunuz. Şu anda belki büyük bir sevinç hissediyor olabilirsiniz. Ya da belki acı, depresyon, çöküntü hissediyor olabilirsiniz. Hepsi size bağlı. Bunu başarmak için ilaca falan ihtiyacınız yok. Bunun çok daha etkin yolları var. İnançlarla ilgili bölümde öğrendiğiniz gibi, bazen vücudunuzda yaratılan kimyasal maddeler, ilaçların bile etkisini alt edebiliyor, çünkü odağınızı değiştiriyor, fizyolojinizi kullanma biçiminizi değiştiriyor. Bu kimyasal maddeler, dışardan alınacak herhangi bir maddeden çok daha güçlü şeylerdir.

978277a02y3vy2jt.gif
 
a4ab59fb4831.gif


"Dünyada gelmiş geçmiş her büyük ve önemli an bir hevesin zaferidir."
RALPH WALDO EMERSON

İYİ HİSSETMENİZİ NASIL SAĞLAYACAĞINIZI BİLİYOR MUSUNUZ?
Toronto'ya yaptığım bir iş seyahati sırasında kendimi fiziksel bir stres altında hissediyordum, çünkü o gün sırtım çok ağrıyordu. Uçak inerken, otele gidince neler yapmam gerektiğini düşünmekteydim. Otele gece on buçukta varacaktım. Ertesi sabah da seminerim için erken kalkmam gerekiyordu. Bir şeyler yiyebilirdim. Ne de olsa, bütün gün yememiştim. Ama vakit de çok geçti. Kâğıt ve yazı işlerimi yapabilir, haberleri seyredebilirdim. Bir anda anladım ki bu eylemlerin hepsi ağrıyı durdurup bir düzeyde zevk bulma stratejileri. Ama hiçbiri de o kadar mecbur edici şeyler değildi. Demek ki zevk verici şeyler listemi genişletmem gerekiyordu. Zamanı ve yeri ne olursa olsun, sonucu sağlayabilecek şeyler bulmalıydım.

Peki, siz nasıl daha iyi hissedebileceğinizi biliyor musunuz? Kulağa ne budalaca bir soru gibi geliyor, değil mi? Ama doğru söyleyin, kendinizi bir anda iyi hissetmenizi sağlayacak belirli ve güçlendirici çareleriniz hazır mı? Bunu yemek, alkol, ilaç, sigara ya da başka bağımlılık yaratıcı şeyler kullanmadan sağlayabilir misiniz? Eminim birkaç çareniz vardır ama haydi gelin, o listeyi büyütelim. Hemen şimdi iyi hissetmek için zaten sahip olduğunuz o olumlu seçenekleri ortaya koyalım. Oturun ve duygu durumunuzu değiştirmek için şimdi neler yapmakta olduğunuzu yazın. Hazır liste yapıyorken daha önce denemediğiniz, ama durumunuzu iyiye doğru değiştirebilecek birkaç şeyi de ekleyin.

Kendinizi hemen iyi hissetmek için en az on beş şey yazmadan durmayın. İdeal olarak, bu sayı yirmi beş olmalı. Bu egzersize belki sonra yine dönmek isteyebilirsiniz. Sayıyı yüzlere bile vardırabilirsiniz!

Ben kendime liste yaptığımda müzik çalmanın benim durumumu hemen değiştirecek en güçlü yollardan biri olduğunu fark ettim. Okumak da ikinci bir yoldu, çünkü odağımı değiştiriyordu. Hem ben öğrenmeyi çok seven biriyim. Özellikle öğretici, enformasyon dolu bir şey okuyorsam, onu hemen hayatımda kullanabileceksem, daha da iyi. Vücut hareketlerimi değiştirmek de bir anda sınırlayıcı bir durumdan çıkıp kaynak dolu bir duruma geçmenin bir başka yolu. Örneğin, "Step"e çıkıp jimnastik yapmak. Bir yandan müzik de çalarken, beş mil yokuş tırmanıyormuş gibi yapmak, kollarımla da bir yandan kulaçlar atmak. Başka örnekler de vereyim. Dans etmek, en sevdiğim CD'leri çalarken onlara katılıp şarkı söylemek, komedi filmi seyretmek, konsere gitmek, enformasyon içeren ses bantlarını dinlemek. Jakuzi ya da sıcak banyo. Karımla sevişmek. Aile yemeği için sofraya oturup hayatımızda nelerin en önemli olduğundan konuşmak. Çocuklarımı kucaklayıp öpmek. Becky'yi kucaklayıp öpmek, Becky'yi Ghost gibi bir filme götürmek gözyaşları içinde birlikte seyretmek. Yeni bir fikir yaratmak, bir şirket kurmak, bir kavram geliştirmek. Şu anda yapmakta olduğum bir şeyi daha rafine etmek, daha iyileştirmek. Herhangi bir şey yaratmak. Arkadaşlara fıkra anlatmak. Bir katkıda bulunduğumu hissetmeme yol açan herhangi bir şey yapmak. Seminerlerimden birini vermek -özellikle büyük seminer olursa- (bu benim en sevdiğim submodalite'lerden biridir). Anılarımı düşünmek, çok güzel bir tecrübeyi canlı biçimde gözümün önüne getirmek.

a4ab59fb4831.gif
 
a4ab59fb4831.gif


NASIL HİSSETTİĞİMİ DEĞİŞTİRECEK, ACIDAN ZEVKE GEÇMEMİ SAĞLAYACAK VE HEMEN İYİ BİR DUYGU VERECEK ŞEYLER LİSTESİ

1...
2...
.
.
.

EĞER ZEVK İÇİN BİR PLANINIZ YOKSA DUYACAĞINIZ ACIDIR​
Burada işin anahtarı, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak şeylerin çok büyük bir listesini yapmak, böylelikle yıkıcı şeylere yönelmek zorunda kalmamaktır. Eğer yıkıcı alışkanlıklarınıza acıyı, yeni ve güçlendirici olanlara giderek daha çok zevki bağlarsanız, çoğuna genellikle ulaşabileceğinizi görürsünüz. Bu listeyi gerçekleştirin. Her günkü zevkler için bir plan yapın. Zevkin kendi kendine karşınıza çıkmasını umup beklemeyin. Kendinizi hazırlayın ona. Gelebilmesi için yer açın!

Bu sözünü ettiğimiz şey de yine sinir sisteminizi, vücudunuzu ve zihinsel odağınızı şartlandırmak, sürekli olarak hayatınızda nelerin yararlı olduğunu aramasını sağlamaktır. Unutmayın ki, eğer sınırlayıcı bir duygusal paterni sürdürürseniz, vücudunuzu alıştığınız bir biçimde kullandığınız içindir, ya da güçsüzleştirici bir biçimde odaklanmaya alıştığınız içindir. Değiştirmeniz gereken şey, odağınızdır. Onu da değiştirecek bir inanılmaz araç vardır. O aracı şöyle özetleyebiliriz...

CEVAP SORULARDIR.

a4ab59fb4831.gif
 
a4ab59fb4831.gif


"Soru soran cevaptan kaçamaz."
KAMERUN ATASÖZÜ​
HİÇBİR nedene ihtiyaçları yoktu. Gelişleri sırf o Yahudi olduğu içindi. Naziler evini bastılar, onu'da tüm ailesini de tutukladılar. Sonra hepsini sürü güder gibi bir trene doldurdular, Krakow'daki ölüm kampına yolladılar. Ailesini gözlerinin önünde kurşuna dizilirken görmeye onu en kötü kâbusları bile hazırlayamazdı. Kendi oğlu "duş" sonucu öldü diye onun giysilerim bir başka çocuğun üzerinde görmeye nasıl dayanabilirdi?

Her nasılsa dayandı. Günün birinde çevresindeki kâbusa baktı, kaçınılmaz gerçeği kabul etti: Eğer burada bir gün daha kalırsa kesinlikle ölecekti. Kaçmaya karar verdi, ayrıca o kaçış işinin hemen yapılması gerektiğine de karar verdi! Bunun nasıl yapılabileceğini bilmiyor, yalnız yapmak zorunda olduğunu biliyordu. Haftalardır diğer tutuklulara, "Bu korkunç yerden nasıl kaçabiliriz?" diye sormuş durmuştu. Aldığı cevaplar hep aynıydı: "Aptallaşma" demişlerdi. "Buradan kurtuluş yok! Bu tür sorular sormak ancak ruhuna işkence sayılır. Sen çok çalışmana bak, sağ kalmak için dua et." Ama o bunu kabullenemiyordu. Kabullenemeyecekti. Kaçış konusunu bir tutku haline getirdi. Kendine verdiği cevaplar hiçbir şey ifade etmese bile, o yine tekrar tekrar sormayı sürdürdü. "Nasıl yaparım bunu? Bir yolu olmalı. Buradan hemen bugün, sağ ve sağlıklı olarak nasıl kurtulurum?"

İstiyorsan olur, diye bir söz vardır. İşte bu nedenle, ona da cevap o gün geldi. Belki sorulan soruşundaki yoğunluktandı. Belki "vakti geldi" deyişindeki emin olma durumundandı. Belki de sürekli olarak, bir tek alev alev yanan soruya cevap aramanın yarattığı etkidendi. Nedeni ne olursa olsun, bu adamın içinde insan zihninin ve ruhunun o dev gücü uyandı. Cevap ona çok olmayacak bir kaynaktan gelmişti. Çürümekte olan insan eti kokusundan. Çalıştığı yerin birkaç adım ilerisinde, bir kamyonun arkasına kürekle atılmış bir yığın ceset gördü. Gaz odasından çıkarılmış bir yığın kadın, erkek ve çocuğun cesedi. Dişlerindeki altın dolgular çıkarılmış, sahip oldukları her şey onlardan alınmıştı. Mücevherleri, hattâ giysileri bile. Bu adam kendine soru olarak, "Nazi'ler nasıl bu kadar kötü, bu kadar hunhar olabiliyor? Tanrı böyle bir kötülüğü nasıl yaratabiliyor? Tanrı bana bunu neden yapıyor?" diye sormadı. Stanislavsky Lech'in sorusu farklıydı. "Kaçmak için bundan nasıl yararlanırım?" diye soruyordu. Cevabı da bir anda buldu. Akşam yaklaşırken çalışan grup yatakhanelere dönmek üzere yola koyuldu. Lech kamyonun arkasına çömeldi. Kimsenin bakmadığı bir anda üstünde ne varsa çıkarıp cesetlerin arasına daldı. Ölü gibi numara yaptı. Daha sonra üzerine yeni cesetler atıldığında ağırlıktan ezilecek gibi olduğu zaman bile hiç kıpırdamadı. Çürüyen et kokusu, cesetlerin kalıntıları her yanını sarmıştı. Bekledi o. Onca ölünün arasındaki bir tek canlı vücudu hiç kimsenin fark etmeyeceğini umdu. Kamyonun er geç yola koyulacağını umdu. Sonunda motorun çalıştığını duydu. Kamyon titredi. Ölülerin arasında yatmış durumda, bir anda içinde umudu hissetti. Sonunda kamyon durdu, korkunç yükünü boşalttı. Düzinelerce ceset, bir de ölü taklidi yapan adam. Kampın dışında kazılıp hazırlanmış dev bir mezarın içindeydi. Lech ortalık karardıktan sonra da saatlerce oradan kıpırdamadı. Sonunda çevrede hiç kimse kalmadığından emin olunca kadavraların arasından kalktı, çıplak olarak yirmi beş mil koşup özgürlüğüne kavuştu. Stanislavsky Lech'in, o toplama kamplarında yok olup giden onca insandan ne farkı vardı? Gerçi pek çok etken söz konusuydu ama en büyük fark, onun değişik bir soru sormuş olmasıydı. O soruyu ısrarla sormuş, cevap bekleyerek sormuş, sonunda da beyni ona hayatını kurtaracak cevabı bulmuştu. Krakow'da o gün kendine sorduğu soru, kaderini etkileyecek eyleme yol açan kararı bir anda vermesini sağlamıştı. Ama cevabı almadan önce, kararı verip ve eyleme geçmeden önce, kendisine doğru soruları sorması şarttı.

Bu kitap boyunca inançlarımızın kararlarımızı, eylemlerimizi, hayatlarımızın yönünü ve dolayısiyle de kaderimizi nasıl etkilediğini öğreniyorsunuz. Ama bu etkilerin tümü hep düşünce 'nin ürünüdür. Beyninizin ömrünüz boyunca değerlendirmeyi, anlam çıkarmayı nasıl yaptığıyla ilgilidir. O halde gündelik gerçeğimizi nasıl yaratacağımız konusunun asıl kilit noktasına ulaşabilmek için, bir soruya cevap vermemiz gerekmektedir: "Biz nasıl düşünüyoruz?"

a4ab59fb4831.gif
 
a4ab59fb4831.gif


DÜŞÜNCELERİMİZİ SORULARIMIZ SAPTAR​
Ben bir gün hayatımın önemli olaylarını ve karşılaştığım insanların hayatını düşünüyordum. Şanslı/şanssız, başarılı/başarısız öyle çok insan tanımıştım ki, bir yığın insan tökezler, geride kalır, Niagara'ya sürüklenip boğulurken başarılıların büyük şeylerin üstesinden gelebilmesini neyin sağladığını bilmek istiyordum. Kendime bir soru sordum: "Benim hayatımdaki en önemli farkı yaratan nedir, kim olduğumu nasıl bir insan olduğumu nereye doğru gitmekte olduğumu saptayan şey nedir?" Bulduğum cevap, size daha önce de söylediğim bir şeydi. "Benim nasıl hissettiğimi ve ne yaptığımı saptayan, hayatımı biçimlendiren olaylar değil, kendi hayat tecrübelerimi benim nasıl değerlendirdiğim ve nasıl yorumladığımdır. Benim bir olaya verdiğim anlam kararlarımı da, eylemlerimi de etkileyecek, dolayısıyla kaderimi etkileyecektir." Bu sefer kendime, "Ama ben değerlendirmeyi nasıl yapıyorum?" diye sordum. "Değerlendirme dediğimiz şey tam nedir?" Düşündüm. "Eh, şu anda da değerlendirme yapıyorum işte, değil mi?" dedim. "Bir değerlendirmenin ne olduğunu tarif etmek için değerlendirme yapıyorum. Benim şu anda yaptığım şey ne?" Birden farkına vardım. Ben kendime bir dizi soru soruyordum. Sorular da elbette ki şöyleydi?

Değerlendirmeyi nasıl yapıyorum?

Değerlendirme tam nedir?

Ben şu anda değerlendirme yapıyorum, değil mi?

Ben tam ne yapıyorum şu anda?

Sonra düşündüm. "Yoksa değerlendirme dediğimiz şey yalnızca sorulardan mı ibaret?" Sonra gülmeye başladım, "Eh, bu da bir soru değil mi?" diye düşündüm.

Düşünmek dediğimiz şeyin aslında bir dizi soru sorup cevaplamak olduğunu anlamaya başlıyordum. Eğer siz bunu okuduğunuz zaman içinizden, "Bu doğru" ya da "Bu doğru değil" diye düşünüyorsanız, bilerek ya da bilmeyerek kendinize, "Doğru mu bu?" diye bir soru sormuş olmak zorundasınız. Hattâ içinizden, "Bunu bir düşünmem gerek" demiş olsanız bile, aslında demek istediğiniz, "Kendime bu konuda bazı sorular sormam ve üzerinde biraz düşünmem gerek" demektir. Düşünürken, bu kavramı sorgulamaya başlayacaksınız. Bizim her an yaptığımız şeyin hep sorular sorup o soruları cevaplamak olduğunu anlamamız şart. Demek ki hayatımızın kalitesini değiştirmek istiyorsak, sormayı âdet edindiğimiz soruları değiştirmemiz gerekir. Bu sorular bizim odağımızı yönlendiriyor, dolayısıyla nasıl düşünüp nasıl hissettiğimizi de yönlendiriyor.

Soru sormanın ustaları, aslında tabiî, çocuklardır. Büyüme süreci içinde bizi milyonlarca soru bombardımanına tutarlar, değil mi? Sizce nedendir bu? Bizi delirtmek için mi? Onların sürekli olarak, her şeyin ne anlama geldiği ve kendilerinin ne yapması gerektiği konusunda değerlendirmeler yapmakta olduklarını unutmayalım. Sürekli olarak, geleceklerini yönlendirecek nöro-asosiyasyonları oluşturmaya çalışıyorlar. Öğrenen birer makine onlar. Öğrenmenin, düşünmenin, yeni reni ilintiler kurmanın yolu da sorular sormakla başlar. Ya kendimize, ya da başkalarına sorduğumuz sorularla.

Bu kitabın tümü ve benim hayatım boyunca yaptığım çalışmalar hep kendime sorduğum soruların ürünüdür. Sorduğum sorular neyi neden yaptığımız ve değişiklikleri nasıl eskisinden çabuk ve kolay oluşturabileceğimizle ilgilidir. Sorular bizim her şeyi öğrenmemizin başta gelen yoludur. Aslında Sokrat yönteminin tümü (izini eski Yunan düşünürü Sokrat'ın gününe kadar sürebileceğimiz bir öğreti biçimi) öğretmenin hiçbir şey yapmayıp yalnızca sorular sorması, öğrencilere kendi cevaplarını buldurması biçiminde yer almaktadır.

Soruların düşüncelerimizi ve tecrübelerimize gösterdiğimiz tepkileri biçimlendirme gücünü anladığım anda, bu sefer bir "sorular arayışı" içine gömüldüm. Bizim kültürümüzde ne kadar çok sayıda sorunun ortaya çıktığı dikkatimi çekti. Türlü masa oyunları hep sorulara dayalı biçimde oynanıyor. Somlar Kitabı dediğimiz de yalnızca sorulardan oluşan koskoca bir kitap. Bu sorular size hayatınızı ve değerlerinizi düşündürüyor. Yayınlandığında hemen bestsever olmuştu. Televizyon reklamlarında da soruların sık sık kullanıldığını görmüşsünüzdür. Ben yalnızca toplum içinde sorduğumuz soruların türünü bilmek istemekle kalmıyordum. İnsanların hayatında fark yaratan soruları da keşfetmek istiyordum. Seminerlerimde, uçak yolculuklarında, toplantılarda insanlara, karşılaştığım herkese bunu soruyordum. En büyük şirketlerin baş yöneticilerinden sokaklarda uyuyan evsiz barksızlara kadar, her türlü insana sordum, gündelik hayatlarının tecrübesini yaratan soruların nasıl şeyler olduğunu anlamaya çalıştım. Ve anladım ki, herhangi bir alanda, başarılı gözüken insanlarla öyle olmayan insanlar arasındaki esas fark, başarılı insanların daha iyi sorular sormaları, bunun sonucunda da daha iyi cevaplar almaları. O cevaplar onları güçlendiren, herhangi bir durum karsısında istedikleri sonucu elde etmek için tam ne yapacaklarını bilmelerini sağlayan cevaplar.

Kaliteli sorular, kaliteli bir hayatı yaratır. Bu fikri beyninize dağlamanız gerekir, çünkü bu kitaptan öğreneceğiniz en önemli şeyler arasında bu da vardır. Şirketlerin başarıya ulaşması, onların kaderini etkileyecek kararları veren kimselerin, piyasalar, stratejiler, üretilecek ürünler hakkında doğru soruları sormasındandır. İlişkilerin iyi gitmesi için, anlaşmazlık çıkabilecek noktalarla ilgili olarak insanların doğru soruları sorması, birbirini parçalayacakları yerde birbirini desteklemesi gerekmektedir. Politikacıların seçimi kazanması için, açık veya zımnî olarak ortaya getirdikleri soruların, kendileri ve toplumları için yararlı cevapları getiren sorular olması gerekir.

Otomobiller yeni icad edildiğinde yüzlerce insan otomobil yapmaya çalışmakla uğraşıyordu. Ama Henry Ford kendine, "Bunu nasıl toplu üretimle yapabilirim?" diye sordu. Milyonlarca insan komünizmin baskısı altında yaşıyordu. Ama Lech Walesa, "Tüm çalışan kadın ve erkekler için hayat standardını nasıl yükseltebilirim?" diye sordu. Soruların başlattığı süreç etkisi bizim hafsalamızın almayacağı etkiler getirir.

Hayatımızdaki duvarları yıkan da, kendi sınırlamalarımız hakkında sorular sormamızdır. Bu, iş hayatında da olur, ilişkilerde de ülkeler arasında da. Ben insanlığın tüm ilerlemelerinin önce sorular sorarak başlamış olduğuna inananlardanım.

a4ab59fb4831.gif
 
a4ab59fb4831.gif


SORULARIN GÜCÜ

"Bazıları her şeyi olduğu gibi görür, Niçin? diye sorar. Ben hiç var olmamış şeyleri düşünürüm, Neden olmasın? diye sorarım."
GEORGE BERNARD SHAW​
Çoğumuz olağanüstü yetenekli birini, hayatın güçlükleriyle başa çıkmakta insanüstü kapasiteye sahip birini gördüğümüz zaman, "Ne kadar şanslı! Ne kadar yetenekli! Herhalde doğuştan!" diye düşünürüz. Ama aslında insan beyni, cevapları dünyanın en hızlı bilgisayarından bile çabuk bulabilen bir mekanizmadır. Hattâ buna bugünün mikroteknolojisi, hesapları bir nano-saniye içinde (saniyenin bir milyarda biri) yapan bilgisayarlar da dahildir. Beynimizin depolama kapasitesine denk bir makinenin boyu, World Trade Center'ın iki katı kadar olmak zorundadır. Ama yine de bir buçuk kilo gelen gri madde, size bir anda türlü zorluklara çözümler bulma gücünü getirir, teknolojide rastlanmayacak düzeyde güçlü duygusal durumlar yaratır. En büyük güçlere sahip bilgisayar için olduğu gibi, beyinde de eğer kişi oraya depolanan her şeyi geri çağırıp kullanmayı bilmiyorsa, bunun hiçbiri işe yaramaz. Eminim siz de yeni bilgisayar almış birini tanıyorsunuzdur ya da belki böyle şeyler sizin başınıza gelmiştir, bilgisayar eve geldiğinde hiç kullanamamışsınızdır, çünkü nasıl kullanılacağını bilmiyorsunuzdur. Eğer bilgisayarın içindeki değerli bilgiler içeren dosyalara ulaşmak istiyorsanız, uygun emirleri vererek o verileri karşınıza getirmeyi bilmeniz gerekir. Tıpkı aynı şekilde, kendi kişisel veri bankanızdan istediğinizi alabilmenizi sağlayacak olan da sorular sorabilme gücünüzdür.

a4ab59fb4831.gif
 
a4ab59fb4831.gif


"Güzel cevap her zaman daha güzel soruyu sorana verilir."
E. E. CUMMINGS

Benim size söylemek istediğim, insanlar arasındaki farkın sürekli sordukları sorular arasındaki farktan ibaret olduğudur. Bazı insanlar sürekli depresyon içindedir. Neden? Geçen bölümde söylediğimiz gibi, sorunun birazı durumlarının sınırlı olmasındandır. Hayatlarını sınırlı hareketlerle ve yarım bir fizyolojiyle yaşamaktadırlar. Ama daha önemlisi, kendilerini aşırı yüklü ve ezilir durumda hissetmelerine yol açacak şeylere odaklanmalarıdır. Bu odaklanma ve değerlendirme patemi, hayatın duygusal tecrübesini değerlendirme biçimlerini ciddi olarak sınırlar. Bu insan bir anda kendini nasıl hissettiğini değiştirebilir mi? Hem de nasıl yalnızca zihinsel odağını değiştirmekle, O halde odağı en çabuk değiştirme yolu nedir? Yalnızca yeni bir soru sormaktır. İnsanlar kendini sıkkın hissettiğinde, bu çok büyük olasılıkla kendilerine güçsüzleştirici sorular sordukları içindir. Örneğin şöyle sorular: "Ne yararı var? Denemeye bile gerek var mı, çünkü zaten hiçbir şey doğru gidiyor mu ki? Neden ben, Tanrım?" Unutmayın isteyene verilir.

Korkunç bir soru sorarsanız, korkunç bir cevap alırsınız. Zihinsel bilgisayarınız size hizmet etmeye her an hazırdır. Ona nasıl bir soru yüklerseniz, o da size öyle bir cevap verecektir. Demek ki eğer siz, "Neden hiçbir zaman başarılı olamıyorum?" diye sorarsanız, o da size bir cevap verecektir - uydurmak zorunda kalsa bile! Belki de, "Aptalsın da ondan" diyecektir, ya da, "Zaten başarmayı hak etmediğin için" diyecektir.

Peki, zekice bir sorunun örneği nasıl olur? Yine eski dostum W. Mitchell'ı ele alalım mı? Eğer Sınırsız Güç'ü okumuşsanız, onun hikâyesini hatırlıyorsunuzdur. Sizce vücudunun üçte ikisi yandıktan sonra sağ kalmayı ve kendini hâlâ iyi hissetmeyi nasıl başardı? Yıllar sonra bir uçak kazasına, orada iki bacağını kullanamaz hale gelmeye, tekerlekli sandalyeye mahkûm olmaya nasıl dayandı? Nasıl hâlâ başkalarına katkıda bulunmaktan zevk alabildi? Çünkü doğru soruları sorarak odağını kontrol etmeyi öğrendi. Vücudu tanınmaz halde yanmış olarak kendini hastanede bulduğunda, etrafındaki diğer hastaların hep kendilerine acıyıp durmakta olduklarını, kendilerine, "Neden ben? Tanrı bana bunu nasıl yapabildi? Hayat neden bu kadar haksızlık dolu? Sakat yaşamaktan ne yarar gelir?" gibi sorular sorduklarını duyduğunda, Mitchell kendine başka bir soru sordu: "Bunu nasıl kullanabilirim? Bunun böyle olması sayesinde başkalarına ne katkılarda bulunabilirim?" diye sordu. Bu sorular kaderler arasındaki farkı yaratan sorular oldu. "Neden ben" şeklindeki bir sorudan pek olumlu bir cevap gelmez. "Bunu nasıl kullanabilirim?" sorusuysa genellikle karşımızdaki güçlükleri bir güdücü güç haline getirip kendimizi de, dünyayı da daha iyileştirmemize yarar. Mitchell incinmekle, kızmakla, çaresizlik hissetmekle hayatını değiştiremeyeceğini anlamıştı. Bu yüzden, sahip olmadığı şeylere bakacağı yerde, kendine şöyle dedi: "Ben kimim aslında? Yalnız vücudumdan mı ibaretim, yoksa bende daha fazlası mı var? Şimdi nelere gücüm yeter, nelere gücüm eskisinden daha çok yeter?" Uçak kazasından sonra, belden aşağısı felçli durumda hastanede yatarken, çok güzel ve çekici bir kadınla karşılaştı. Annie adlı bir hemşireyle. Yüzünün tümü yanmış, vücudunun belden aşağısı felçli durumdayken, "Ondan nasıl randevu alabilirim?" diye sorma cesaretini bulabilmişti. Dostları ona, "Delisin sen" dediler. "Kendini kandırıyorsun." Ama bir buçuk yıl sonra Mitchell, Annie'yle ilişkideydi. Bugün de onunla evli. İşte güçlendirici sorular sormanın güzelliği burada. Bu sorular bize emsalsiz bir kaynak getiriyor: Cevaplar ve çözümler.

Hayatta yaptığınız her şeyi sorular saptar. Yeteneklerinizden ilişkilerinize, gelirinize kadar. Örneğin bazı insanların bir türlü bir ilişkiye bağlanamamaları, kendilerine kuşku yaratıcı sorular sormalarındandır: "Ya da daha iyi biri de varsa? Ya bunu seçer de bir şeyler kaçırırsam?" Bunlar ne kadar güçsüzleştirici sorular böyle! İnsan bunları sora sora, acaba çitin öte yanındaki otlar daha yeşil mi, diye saplanır kalır, kendi hayatınızda var olan şeyden zevk alamaz olursunuz. Bazen bu tür insanlar, sonunda sahip olabildikleri ilişkiyi de, daha beter sorular sorarak mahvederler: "Nasıl oluyor da bana her zaman bunu yapıyorsun? Neden benim değerimi bilmiyorsun? Şimdi çıkıp gitsem neler hissederdin?" Bu soruları bir de şunlarla karşılaştırın: "Nasıl bu kadar şanslı çıktım da hayatımda sen varsın? Eşimin en çok nesini seviyorum? İlişkimiz sayesinde hayatımız ne kadar daha zenginleşecek?"

Parasal konularda kendinize sık sık sorduğunuz soruları düşünün. Eğer kişi parasal açıdan iyi durumda değilse, nedeni hayatlarında bir hayli korku yarattıkları içindir. Korku onları araştırmaktan, parasal konuları öğrenmekten alakoymuştur. Şöyle sorular sorarlar: "Şu anda ne gibi oyuncaklar istiyorum?" Oysa şöyle sormaları gerekir: "Parasal amaçlarıma ulaşabilmek için nasıl bir plana ihtiyacım var?" Sorduğunuz sorular odağınızı saptayacaktır. Nasıl düşündüğünüzü, nasıl hissettiğinizi, neler yaptığınızı saptayacaktır. Eğer parasal durumumuzu değiştirmek istiyorsak, kendimizi daha yüksek standartlara bağlamak zorundayız. Nelerin mümkün olduğu konusundaki inançlarımızı değiştirmeye daha iyi bir strateji geliştirmek zorundayız. Günümüzün finans devlerinden bazılarının modelini çıkarırken farkına vardığım şeylerden biri, kendilerine sürekli olarak sordukları soruların, kalabalık kitlelerine göre farklı oluşuydu. Bu sorular bazen yaygın biçimde kabul edilen "finansal bilgelik" ilkelerine bile tersti.

Şu sıra Donald Trump'ın parasal zorluklarla karşı karşıya olduğu su götürmez bir gerçek. Ama yaklaşık on yıldan beri kendisi ekonominin devlerindendi. Nasıl yapmıştı bunu?

Pek çok etken vardı tabii, ama herkesin üzerinde görüş birliğine vardıklarından bir tanesi, yetmişli yılların ortalarında, New York kenti iflâsla yüzyüze gelip de müteahhitlerin çoğu, "Bu kent batarsa biz nasıl sağ kalacağız?" gibi sorularla uğraşırken, Trump'ın benzersiz bir soru sormuş olmasıydı: "Başka herkes korkarken ben nasıl zengin olabilirim?" İşte bu soru, onun pek çok iş kararlarını biçimlendirdi ve onu ekonomi dünyasının tepelerindeki o yere yükseltti. Trump oraya vardığında durmadı. Bir harika soru daha sordu. Mali yatırımlara yönelmeden önce sorulması gereken yerinde bir soru. Bir projenin çok büyük ekonomik kazançlar vaadettiğinden emin olduğu anda, "Bunun sakıncası ne? En kötü ihtimalle ne olabilir ve ben o durumun üstesinden gelebilir miyim?" diye sorardı. İnancına göre, eğer en kötü ihtimali bile alt edebilirse, o zaman o işe hemen girişmelidir, çünkü iyi ihtimaller zaten kendi kendini idare ederdi. Peki, madem bu kadar iyi sorular sorabiliyordu, ne oldu öyleyse? Trump'ın o ekonomik stres günlerinde giriştiği işler, başka hiç kimsenin aklının ucundan bile geçirmeyeceği şeylerdi. Eski Commodore binasını almış, onu Grand Hyatt haline çevirmişti (ilk büyük ekonomik başarısı). Ekonomi düzelmeye başladığında çok kazandı. Ama daha sonra büyük parasal sorunlarla yüzyüze geldi. Neden? Birçoklarına göre, yatırım yaparken kullandığı odağı değiştirmişti. Kendine "En kârlı iş hangisi?" diye soracağı yerde, "Neye sahip olmak en hoşuma gider?" diye sormaya başlamıştı. Daha da beteri, bazılarına göre, "kötü olasılık" sorularını sormaktan vazgeçmişti. İşte uyguladığı değerlendirme sürecindeki bu bir tek değişiklik, yani kendine sorduğu sorulardaki değişiklik, belki de servetinin büyük bir bölümünü kaybetmesine yol açtı. Unutmayın, yalnız sorduğunuz sorular değil, sormadığınız sorular da kaderinizi biçimlendirmekte etkilidir.

Bugünün başta gelen beyinlerinin kilit inançları ve stratejileri konusunda araştırmalar yaparken öğrendiğim bir şey varsa, üstün değerlendirmelerin üstün hayatlar yarattığıdır. Hayatı olağanüstü sonuçlar yaratacak düzeyde değerlendirme kapasitesi hepimizde vardır. "Dahî" kelimesini duyunca siz ne düşünürsünüz? Eğer benim gibiyseniz, aklınıza ilk gelecek şey, Albert Einstein'ın resmidir. Ama Einstein, başarısız lise eğitiminin ötesine nasıl geçebilmiş de gerçek büyük düşünürler arasına karışabilmiştir? Kesinlikle kendine çok iyi formüle edilmiş sorular sorduğu için. Einstein zaman ve mekân izafiyeti fikrini ilk araştırmaya başladığında "Aynı andaymış gibi gözüken şeylerin aslında öyle olmaması mümkün mü?" diye sormuştur. Örneğin eğer bir ses patlamasının birkaç mil uzağındaysanız, siz o sesi, o mekânda çıktığı anda mı duyarsınız? Einstein öyle olamayacağını düşünmüştür. Sizin belli bir anda oluyor sandığınız şey, aslında o sıra olmuyor, pek az önce olmuş. Günlük hayatımızda zaman izafîdir, diye karar vermiştir. Zaman, zihninizin neyle meşgul olduğuna göre izafîdir.

Bir zamanlar Einstein "Bir erkek güzel bir kızla bir saat oturur, ona bir dakika gibi gelir" demişti. "Ama sıcak sobanın üzerinde bir dakika otursa, ona bir saatten uzun görünür, işte bu izafiyettir." Sonra fizik alanında daha derin düşüncelere daldı, ışığın hızının sabit olduğuna inanarak kendine şu soruyu sormakta olduğunu fark etti: "Ya ışığı bir rokete yerleştirirseniz? O zaman hızı artar mı?" Bu hayranlık uyandırıcı sorulara ve bunlara benzeyen daha başka sorulara cevap vermeye çalışırken Einstein sonunda bildiğimiz izafiyet teorisiyle ortaya çıktı.

a4ab59fb4831.gif
 
a4ab59fb4831.gif


"Önemli olan, sorular sormaktan vazgeçmemektir. Merak, kendi var oluş nedenine sahiptir. İnsan sonsuzluğu, hayatı, gerçeğin o harikulade yapısını düşündükçe dehşet içinde kalmadan edemez. Her gün bu büyük esrarın bir zerresini anlamaya çalışmak da yeter. Kutsal merakı asla kaybetmemek gerekir."
ALBERT EİNSTEİN​
Einstein'ın getirdiği o güçlü farklılıklar, bir dizi sorulardan ortaya çıkmıştır. Basit miydi o sorular? Evet. Güçlü müydüler? Kesinlikle. Ya siz kendinize böyle basit ama güçlü sorular sormakla ne gibi güçler yaratabilirsiniz? Sorular kafamızın içindeki cinin dileklerimizi yerine getirmesine izin veren sihirli birer araçtır. Grılar bizim dev güçlerimizin çalar saatidir. Eğer onları belirli ve iyi düşünülmüş bir talep biçiminde sunarsak, istediklerimizi elde etmemize izin verirler. Tutarlı ve kaliteli sorulardan, gerçek bir hayat kalitesi doğar. Unutmayın, beyniniz tıpkı lambanın cini gibi, size her istediğinizi verir. O halde ne istediğinize dikkat edin. Neyi ararsanız, onu bulursunuz.

Peki, iki kulağımızın arasında bunca güç bulunduğuna göre, neden "mutlu, sağlıklı, varlıklı ve bilge" kişilerin sayısı daha çok değil? Neden ortalıkta bu kadar çok çaresizlik hisseden, hayatlarına bir cevap bulamayan insan var? Bunun bir açıklaması, soru sordukları zaman, cevapların gelmesini sağlayacak güvenden yoksun olmaları. En önemlisi de, kendilerine bilinçli olarak güçlendirici soruları soramamaları. Bu süreci önceden düşünmeden ve duyarlılık göstermeden uyguluyorlar, o gücü istismar ediyorlar, ya da inançsızlıkları yüzünden fitilini tutuşturmayı beceremiyorlar. Bunun klasik örneği, kilo vermek istediği halde başaramayan kişidir. Aslında veremiyor değildir; ne yemesi gerektiği konusunda halen uyguladığı plan, o kişiyi desteklemiyordur. Kendilerine şöyle sorular sorarlar: "Ne yersem kendimi en tok hissederim? Yiyip de yanıma kâr kalacak en tatlı, en besleyici yiyecek nedir?" Bu soruların sonucunda, yağlı ve şekerli yiyecekleri seçerler, bu da daha yeni mutsuzlukların garantisi olur. Ya kendilerine soru sorarken, "Beni neler iyi besler? Hafif olduğu halde bana enerji verecek ne yiyebilirim? Bu beni temizler mi, yoksa tıkar mı?" diye sorsalar, hattâ daha iyisi, "Eğer bunu yersem, amacımdan sapmamak için neyi feda etmem gerekecek? Şimdi bu hovardalığı yaparsam sonunda bedelini nasıl öderim?" diye sorsalar, fazla yemeyi acıya bağlarlar, davranışları da hemen değişir.

Hayatınızı değiştirip daha iyi hale getirmek için sormayı âdet edindiğiniz soruları değiştirmeniz gerekir. Unutmayın, sürekli olarak kendinize sorduğunuz soruların paterni, ya sinirlilik ya zevk, ya güceniklik ya ilham, ya sefillik ya da sihir yaratacaktır. Ruhunuzu yüceltecek, keyfinizi getirecek, sizi insanlığın mükemmelliğine doğru götürecek soruları sorun.

a4ab59fb4831.gif
 
a4ab59fb4831.gif


SORULAR NASIL İŞLER?

Sorular üç belirli şeyi gerçekleştirir:

1. Sorular neye odaklandığımızı, dolayısıyla da nasıl hissettiğimizi hemen değiştirir. Eğer sürekli olarak, "Neden canım bu kadar sıkkın?" ya da "Neden kimse beni sevmiyor?" gibi sorular sorarsanız, o zaman kendinizi sıkkın ve sevilmeyen bir insan olarak hissetmeniz için bir neden olduğu fikrini destekleyen referanslara odaklanır, onları arar, sonunda da bulursunuz. Sonuç olarak, o yararsız durumda kalırsınız. Eğer bunun yerine, "Durumumu nasıl değiştireyim de kendimi mutlu hissedeyim ve daha çok sevileyim?" diye sorarsanız, o zaman çözümlere odaklanırsınız. Beyniniz başlangıçta, "Yapabileceğim hiçbir şey yok," diye cevap verse bile, siz eğer Stanislavsky Lech gibi ya da W. Mitchell gibi direnir, güven duyarsanız, her şeye rağmen beklenti içinde olursanız, sonunda ihtiyaç duyduğunuz ve hak ettiğiniz cevapları alırsınız. Kendinizi daha iyi hissetmek için gerçek nedenler bulursunuz, onlara odaklanınca da duygusal durumunuz hemen onu izler.

Düz cümleyle soru arasında çok büyük farklar vardır.

Kendinize, "Ben mutluyum, ben mutluyum, ben mutluyum" derseniz, belki bu kendinizi mutlu hissetmenize yol açabilir - tabii yeterli duygu yoğunluğu kullanıyor, fizyolojinizi, dolayısıyla da "durum"unuzu değiştiriyorsanız. Ama aslında böyle düz cümleleri bütün gün söyleyip yine de hissettiklerinizi değiştiremeyebilirsiniz. Hislerinizi asıl değiştirecek olan, soru sormaktır. "Şu anda hangi konuda mutluyum? Eğer mutlu olmak istesem, beni ne mutlu ederdi? Bu kendimi nasıl hissetmemi sağlar?" Eğer bu tür sorular sormayı sürdürürseniz, kendinizi gerçekten mutlu hissetmeye başlamanızı sağlayacak gerçek referanslar bulursunuz, bunlar gerçekten mutluluk verecek nedenlere odaklanmanızı sağlar. Mutlu olduğunuzdan emin olursunuz.

Kendinizi düz cümlelerle pompalayıp durmak yerine soru sorarsanız, o duyguyu hissetmek için gerçek nedenler bulursunuz. Siz de ben de nasıl hissettiğimizi şu anda, sırf odağımızı değiştirmekle değiştirebiliriz. Çoğumuz bellek yönetiminin gücünü pek anlayamamışızdır. Hepimizin hayatında çok değer verdiğimiz mutluluk anları bulunduğu doğru değil midir? Onlara odaklandığımız, onları düşündüğümüz zaman hemen kendimizi harika hissettiğimiz doğru değil midir? Bu belki bir çocuğun doğumudur, belki düğün gününüzdür, belki de ilk randevunuzdur. Sorular o anlara yönelik rehberlerdir. Eğer kendinize, "Benim en değerli anılarım neler?" diye sorarsanız, ya da "Şu anda hayatımda harika olan ne var?" diye sorarsanız, bu soruyu ciddi ciddi düşünürseniz, kendinizi harika hissetmenize yol açacak tecrübeleri düşünmeye koyulursunuz. O duygu durumundayken, kendinizi olsa olsa daha iyi hissedersiniz. Yalnız daha iyi hissetmekle de kalmaz, çevrenize de daha çok katkılar getirirsiniz.

Tahmin edebileceğiniz gibi işin zor yanı, çoğumuzun otomatik pilota bağlı durumda olmamızdan kaynaklanmaktadır. Sormaya alıştığımız soruları bilinçli olarak kontrol etmediğimiz için, duygusal alanımızı ciddi biçimde sınırlarız, eldeki kaynakları da yeterince kullanamayız. Çaresi mi? Bölüm 6'da değindiğimiz gibi, ilk adım, ne istediğinizi keşfetmek ve eski sınırlayıcı paterninizin ne olduğunu anlamaktır. Sonra kendinize kaldıraç bulun. Şöyle sorun: "Eğer bunu şimdi değiştirmezsem, ödeyeceğim bedel ne olur? Uzun vadede bu bana neye mal olur?" Bir de, "Bunu şimdi yaparsam bütün hayatım nasıl değişir?" diye sorun. Paterni yarıda kesin (eğer hiç acı hissetmiş, sonra aklınızı başka bir şey çelince onu hissetmez olmuşsanız, bunun ne kadar etkili olduğunu anlarsınız); yeni ve güçlendirici bir alternatif bulup onu daha iyi sorularla destekleyin, sonra da kendinizi buna şartlandırmak için sürekli tekrarlayın, sonunda hayatınızın ayrılmaz bir parçası haline gelsin.

a4ab59fb4831.gif
 
a4ab59fb4831.gif


BİR GÜÇ BECERİSİ

Kriz anlarında güçlendirici sorular sormayı öğrenmekçok önemli bir beceridir. Bu beceri beni hayatımda en zor dönemlerden çekip kurtarmıştır. Bir keresinde, eskiden benimle çalışmış birinin verdiği seminerde, benim geliştirdiğim malzemeyi kendinin olarak tanıtması ve kelime kelime aynen sunması karşısında neler hissettiğimi hiç unutamam. İçimden yükselen ilk içgüdüler, "Ne cüretle! Buna nasıl cesaret eder?" diye sormaktı. Ama çok geçmeden anladım ki bu tür cevap verilemeyecek sorulara yönelmek ancak beni sinirlendirmeye yarar, kurtuluşu olmayan bir döngüye kapılırım. Adam yapacağını yapıyordu benim yapabileceğim de, avukatlarımın ona acı-zevk ilkesini uygulayıp onu yola getirmesini sağlamaktı. Eh, bu süre içinde ben neden kızgın bir durumda kalacaktım peki? Yoluma devam edip hayattan zevk almayı sürdürmeye karar Verdim. Ama kendime, "Bunu bana nasıl yapar?" diye sorduğum sürece, olumsuz durumum devam edecekti. Durumumu değiştirmemin en hızlı yolu, kendime yeni bir dizi soru sormaktı. "Bu adamın nesine saygı duyuyorum?" diye sordum. Önce beynim bir çığlık attı "Hiçbir şeyine!" diye haykırdı. O zaman, "Eğer saygı duymak isteseydim nesine duyabilirdim?" diye sordum ve sonunda cevabı buldum. "Doğrusu adam yan gelip oturmuyor, en azından, benim ona öğrettiklerimi kullanıyor!" Bu düşünce beni güldürdü, döngüden kurtuldum, durumumu değiştirdim seçeneklerimi yeniden değerlendirdim ve o seçenekler uygulanırken de kendimi iyi hissettim.

Hayatımın kalitesini yükseltme yolu olarak keşfettiğim şeylerden biri, saygı duyduğum insanların sormaya alışkın oldukları soruları modellemektir. Eğer çok mutlu birini bulursanız inanın bana, bir nedeni vardır. O neden, o kişinin sürekli olarak kendini mutlu eden şeylere odaklanmasıdır, yani kendine mutlulukla ilgili sorular soruyordur. Onların sorularını öğrenin, kullanın, siz de onlar gibi hissetmeye başlarsınız.

Bazı soruları hiç ele almamız gerekmez. Örneğin Walt Disney, kurduğu kuruluşun başarılı olup olamayacağı sorusuna yer vermeyi reddetmişti. Ama bu da, Sihirli Krallığın yaratıcısı, kendine daha akıllıca sorular sormadı demek değildir. Benim büyükbabam Charles Shovvs eskiden Disney'le çalışan bir yazardı. Disney sonradan Hanna-Barbera'yla çalışmaya başlamış Ayı Yogi'yi, Huckleberry Hound'u yaratmıştı ama, dedemin onunla çalışması daha eskiydi. Dedemin bana anlattığı bir şey vardır. Ne zaman yeni bir proje ya da senaryo üzerinde çalışmaya başlasalar, Disııey'in girdi isteme yolunda kendine özgü bir usulü varmış. Bir duvarın tümünü o projeye ayırır, oraya senaryo, fikir gibi şeylerle ilgili soruların hepsini asar, şirkette kim varsa gelip asılı sorulara yanıtlarını yazarmış. "Bunu nasıl daha iyi hale getirebiliriz?" Herkes bu sorunun altına türlü türlü çözümler yazar, duvarı önerilerle kaplarmış. Sonra Disney herkesin cevaplarını okurmuş. Böylelikle Walt Disney, şirketindeki herkesin kaynaklarını kullanarak, o girdilerin kalitesinde sonuçlar üretirmiş.

Bizim aldığımız cevaplar, sormaya istekli olduğumuz sorulara bağlıdır. Örneğin eğer kızgınlık hissediyorsanız, birisi size, "Bunun çok iyi yanları neler?" diye sorarsa, cevap vermek istemeyebilirsiniz. Ama öğrenmeye yüksek değer veriyorsanız, belki kendinize sorduğunuz,"Bu durumdan ne öğrenebilirim? Bu durumu nasıl kullanabilirim?" gibi sorulara cevap vermek isteyebilirsiniz. Yeni farklılıklara ve üstünlüklere olan isteğiniz, sorulara cevap vermeye zaman ayırmanızı sağlar, bunu yaparken de odağınızı, durumunuzu ve almakta olduğunuz sonuçları değiştirirsiniz.

Hemen şimdi kendinize birkaç güçlendirici soru sorun? Şu anda hayatınızın nelerinden mutlusunuz? Bugün hayatınızda harikulade olan ne var? Neler için gerçek anlamda minnet duyuyorsunuz? Bir an durup cevapları düşünün, şu anda kendinizi harika hissetmek için geçerli nedenleriniz olmasının ne güzel bir duygu verdiğine bakın.

2. Sorular, kapsama almadığımız şeyi değiştirir.

İnsanlar "kapsam dışı bırakan" yaratıklardır. Sizin de benim de, şu anda çevremizde odaklanabileceğimiz milyonlarca şey olup bitmektedir. Kulağımızın damarlarından geçen kanımızdan, kollarımıza değen rüzgâra kadar. Ama biz aynı anda ancak birkaç şeye odaklanabiliriz. Zihnimiz bizim bilincimiz dışında türlü türlü şeyler yapabilmektedir, ama bilinçlilik düzeyinde aynı anda odaklanabileceğimiz şeylerin sayısı sınırlıdır. Bu yüzden beyin, zamanının büyük bir bölümünü, neye dikkat edeceğimizi bir öncelik sırasına sokmakla geçirir, daha da önemlisi neye dikkat etmeyeceğimizi, yani neyi kapsamdışı bırakacağımızı kararlaştırır.

Eğer kendinizi gerçekten üzgün hissediyorsanız, bunun bir tek nedeni olabilir: Demek ki kendinizi iyi hissetmenizi gerektirecek her şeyi kapsam dışı bırakıyorsunuz. Eğer kendinizi iyi hissediyorsanız, demek ki odaklanabileceğiniz kötü şeyleri kapsam dışı bırakıyorsunuz. O halde birine bir soru sorduğunuzda, o kişinin neye odaklandığını, neyi kapsam dışı bıraktığını değiştirebilirsiniz. Birisi size, "Bu projeye benim kadar üzülüyor musun?" diye sorsa, siz daha önce o soruna üzülmemiş bile olsanız, daha önce kapsam dışı bıraktığınız şeylere odaklanmaya başlar, kendinizi kötü hissetme durumuna geçersiniz. Birisi size, "Hayatında neler berbat?" diye sorsa, bu soru ne kadar gülünç bir soru olursa olsun, kendinizi cevap vermeye mecbur hissedebilirsiniz. Bilinçli olarak cevap vermezseniz, bu sefer de o soru zihninize bilinç dışı düzeyde takılabilir.

Tam tersine, eğer size "Hayatında gerçekten harika olan neler var?" diye sorsalar, siz de o cevaba odaklamanız, bir anda kendinizi çok iyi hissettiğinizi görebilirsiniz. Birisi size, "Bu proje gerçekten harika, biliyor musun?" dese. "Şu yarattığımız şey sayesinde sağlanacak etkiyi hiç düşündün mü?" diye de devam etse, gözünüze çok yorucu görünmüş olan o proje ilham dolu bir hale gelir. Sorular insan bilincinin lazeridir. Odağımızı konsantre eder ne hissedip ne yapacağımızı saptarlar. Bir an durup odada çevrenize bakın, kendinize bir soru sorun: "Bu oda neden kahverengi?" Bakıp görün. Kahverengi, kahverengi, kahverengi. Şimdi bu sayfaya bakın. Çevre görüş açılarınızı kapatarak, yalnızca yeşil olan şeyleri düşünün. Çok iyi bildiğiniz bir odadaysanız, bunu herhalde kolaylıkla yapabilirsiniz. Ama yabancı bir odadaysanız, yeşilden çok kahverengileri hatırlama olasılığınız fazladır. Şimdi tekrar çevrenize bakıp, neler yeşilmiş, dikkat edin. Yeşil, yeşil, yeşil. Bu sefer daha çok yeşil gördünüz mü? Yabancı odadaysanız, cevabınızın evet olacağından eminim. Bu bize ne öğretiyor? Neyi ararsak, onu buluruz.

Demek ki kızgınsanız, kendinize sorabileceğiniz en iyi sorulardan biri, "Bu sorundan ne öğrenebilirim ki bir daha hiç olmasın?" sorusudur. İşte bu soru, kaliteli soruya örnektir. Sizi şimdiki zorluktan kurtarıp, gelecekte bu acıyı yaşamamanız için gerekli olan kaynaklara götürecektir. Bu soruyu soruncaya kadar, sorunun aslında bir fırsat olması ihtimalini kapsam dışı bırakmış sayılırsınız.

a4ab59fb4831.gif
 
a4ab59fb4831.gif


VARSAYIMIN GÜCÜ​
Sorularda bizim inançlarımızı etkileme gücü vardır, dolayısıyla da neyin mümkün olduğu, neyin mümkün olmadığı yolundaki düşüncelerimizi etkilerler. Bölüm 4'de öğrendiğimiz gibi, derine işleyen sorular sormak, güçsüzleştirici inançların referans ayaklarını sallamakta, bizim o inançları demonte edip yerine daha güçlendirici inançlar koymamıza olanak tanımaktadır. Ama hiç dikkat ettiniz mi, sorularda kullanmayı seçtiğimiz kelimelerle bu kelimelerin dizilişi bile, bazı şeyleri dikkate alıp diğerlerini olağan kabul etmemizi sağlamaktadır. Buna varsayım gücü denir. Sizin bunun da farkında olmanız şarttır.

Varsayımlar bizi, doğru da, yanlış da olabilecek şeyleri kabul etmeye programlar. Bunlar başkaları tarafından da kullanılabilirler, bilincimiz dışında kendimiz tarafından da.

Örneğin bir iş kötü gittiğinde kendinize şöyle bir soru sorsanız, "Ben neden hep kendi kendimi sabote ediyorum?" deseniz, kendinizi bu tür yeni yeni olaylara hazır hale getirir, kendi kendini gerçekleştiren kehanet döngüsü kurarsınız. Neden? Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, beyniniz söz dinleyip sizin sorduğunuz soruya cevap bulacaktır. Kendinizi sabote ettiğinizi doğruymuş gibi kabul edeceksiniz, çünkü odağınız bunu neden yaptığınıza dönüktür, yapıp yapmadığınıza değil.

1988 başkanlık seçimleri sırasında, George Bush, başkan yardımcılığına Dan Quayle'in aday olduğunu açıkladıktan hemen sonra bir olay olmuştu. Bir haber televizyonu ulusal çapta bir anket yaptı, insanlardan belli bir soruya cevap vermek için 900'lü bir numarayı aramalarını istedi. Soru şuydu: "Dan Quayle'in aile nüfuzundan yararlanarak kendini Ulusal Muhafız Birliği'ne sokmuş ve böylece Vietnam'a gitmekten kurtulmuş olması sizi rahatsız ediyor mu?" Bu soruda apaçık gözüken varsayım, Çhıayle'in gerçekten aile nüfuzunu kullanıp kendine haksız bir avantaj sağlamış olmasıydı - oysa bu hiçbir zaman kanıtlanmış değildi. Ama yine de insanlar soruya, sanki bu da gerçekmiş gibi cevap verdiler. Hiçbiri doğru mu ki, diye sormadı. Otomatik olarak kabul ettiler. Daha da beteri, pek çok insan telefon ettiğinde, bundan çok büyük rahatsızlık duyduklarını söylediler. Böyle bir gerçek hiçbir zaman ortaya konmuş değildi! Ne yazık ki bu tür şeyler pek sık olmaktadır. Biz kendimiz de aynı şeyi sık sık başkalarına yaparız.

Başkalarının ya da kendinizin güçsüzleştirici varsayımlarını kabul etmeyin. Sizi güçlendirecek yeni inançları destekleyecek referanslar bulun.

3. Sorular elimizdeki kaynakları değiştirir. Bundan beş yıl kadar önce ben hayatımın önemli bir kavşak noktasına gelmiştim. Yıpratıcı bir gezi programından evime döndüğümde, iş arkadaşlarımdan birinin çeyrek milyon doları zimmetine geçirdiğini ve şirketimi 758.000 dolar borca soktuğunu öğrendim.

Beni bu noktaya getiren, bu adamı ilk işe alırken sormamış olduğum sorulardı. Şimdi kaderim, soracağım yeni sorulara bağlıydı. Danışmanlarımın hepsi bana, bir tek seçeneğim olduğunu söylediler, o da iflâs ilan etmekti.

Hemen sormaya başladıkları sorular şöyleydi:

"İlk önce neleri satmakla başlayalım? Elemanlara kim söyleyecek?" Ama ben yenilgiyi kabul etmedim. Ne pahasına olursa olsun şirketimi devam ettirmenin bir yolunu bulacağıma karar verdim. Bugün hâlâ işimin başındayım, bunun nedeni de çevremdekilerin bana verdiği güzel öğütler değil, benim daha iyi bir soru sormuş olmamdır: "Ben bunu nasıl tersine çevirebilirim?"

Ardından daha da ilham verici bir soru sordum:

"Şirketimi nasıl kurtarıp bir sonraki düzeye çıkarabilirim ve onu geçmiştekinden daha büyük etkiler yapacak hale getiririm?" Daha iyi bir soru sorunca daha iyi bir cevap alabileceğimi biliyordum.

İlk başta, istediğim cevabı alamadım. "Olayı tersine çevirmenin bir yolu yok" cevabı geldi. Ama ben aynı yoğunluk ve beklentiyle sormayı sürdürdüm. Sorumu genişlettim, "Ben uyurken bile, daha fazla değerler katacak, daha çok insana yardım edecek yol nedir? İnsanlara ulaşmam için kendi fiziksel varlığımla sınırlı olmayan yol nedir?" Bu soruları sorunca, şirketime başka insanları katmak, daha çok sayıda kişinin beni ülkenin her yanında temsil etmesini sağlamak fikri geldi. Aynı sorularla, bir yıl sonra yeni bir fikir daha belirdi. Televizyonda enformasyon-reklam karışımları sunmak. O da aynı alev alev soruya cevap olarak gelmişti.

O günden bu yana, 7 milyon kadar bant doldurup dünyanın her yanına dağıttık. Bir soruyu yoğun biçimde sorduğum için, dünyanın her yanındaki insanlarla ilişkiler geliştirmeme yardımcı olacak cevabı almıştım, aksi halde o insanlarla karşılaşma, onları tanıma, onlarla herhangi bir ilişkide bulunma olanağım bulamazdım.

Özellikle iş hayatında, sorular gerçekten bize yepyeni dünyalar açar, elimizde olduğunu bilmediğimiz kaynaklardan yararlanma olanağı getirir. Ford Motor Company'de, emekli olan Başkan Donald Petersen, ısrarlı sorularıyla tanınan biriydi: "Ne düşünüyorsunuz? İşiniz nasıl daha iyileştirilebilir?"

Bir keresinde Petersen, Ford'un kârlılığını başarı yoluna yönelten bir soru sormuştu. Tasarımcı Jack Telnack'a, "Tasarımladığın arabaları seviyor musun?" diye sormuştu. Telnack, "Aslında sevmiyorum," demişti. Petersen o zaman ona kilit soruyu sordu. "Yönetime boş verip de, sahip olmak isteyeceğin arabayı neden çizmiyorsun?"

Tasarımcı, başkanın bu sözünü tuttu 1983 Ford Thunderbird'ü tasarımladı. Bu araba daha sonraki Taurus ve Sable arabaların ilhamı oldu. 1987 yılına gelindiğinde, Petersen'in başkanlığındaki Ford, kârlılıkta General Motors'u aşmıştı. Bugün de Taurus, tüm arabaların en güzellerinden, en iyilerinden biri olarak yerini korumaktadır.

Donald Petersen soruların o inanılmaz gücünü gerçek anlamda kullanmış kişilere örnektir. Bir tek basit soruyla Ford Motor Company'nin kaderini değiştirmiştir. Aynı güç, günün her ânında sizin de, benim de elimizde var. Herhangi bir zamanda kendimize sorduğumuz sorular kendimizin kim olduğu, neler yapabileceği, rüyalarımıza kavuşmak için neleri yapmaya istekli olduğumuz konusundaki görüşlerimizi biçimlendirebilir. Sorduğunuz soruları bilinçli olarak kontrol etmeyi öğrenmek, nihaî amacınıza ulaşmanızı benim bildiğim her şeyden daha büyük etkiler yapacaktır. Bizim kaynaklarımız çoğu zaman, kendimize sorduğumuz sorularla sınırlıdır, başka sınırı da yoktur.

Hatırlamamız gereken bir önemli nokta, inançlarımızın aklımıza gelen soruları etkileyeceğidir. Birçok insan, "Durumu nasıl tersine çevirebilirim?" sorusunu hiç sormazdı, nedeni de çevrelerindekilerin onlara, bunun imkânsız olduğunu söylemesiydi. Bunun bir zaman ve enerji kaybı olduğuna inanırlardı. Sınırlı sorular sormamaya dikkat edin, çünkü o zaman sınırlı cevaplar alırsınız. Sorularınızı sınırlayan tek şey, nelerin mümkün olabileceği konusundaki inançlarınızdır. Benim kişisel ve profesyonel kaderimi biçimlendirmiş olan bir ana inanç sorular sormayı sürdürürsem bir cevap geleceği inancıdır. Tek yapacağımız, daha iyi bir soru yaratmaktır. O zaman daha iyi bir cevap gelir. Hayat bir oyun. Bütün cevaplar zaten orada hazır. Kazanmak için tek yapacağınız, doğru soruları bulup sormak.

a4ab59fb4831.gif
 
Ya ben Sedona yönteminden sonra buna da takıldım. Benim kristal kürem de çatlamıştı galiba... Sebat etmek... O kadar önemli ki... Sebat... kesinlikle...
 
Kesinlikle öyle. Benim de en ihtiyaç duyduğum şeylerden birisi. Her şey, uygulanan yöntemler, teknikler vs. herkeste işe yaramayabilir ancak sebat etmek herkesin önünü açar mutlaka.

Sevgilerimle. actionsmile
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Geri
Üst