Güncel olmayan bir tarayıcı kullanıyorsunuz. Bu web sitesini veya diğer web sitelerini doğru şekilde göstermeyebilir. Yükseltmeli veya bir alternatif tarayıcı kullanmalısınız..
O halde işin anahtarı, sürekli olarak sizi güçlendiren sorular sormakla ilgili bir patern geliştirmektir. Siz de ben de biliyoruz ki, hayatımızda nelerle uğraşıyor olursak olalım, zaman zaman "problem" dediğimiz şeylerle karşılaşacağız. Bunlar kişisel ve profesyonel ilerlememizin yolu üzerindeki tıkanıklıklar olacak. Hayatta hangi düzeye ulaşmış olursa olsun herkes bu özel "armağanlarla" boğuşmak zorunda kalır. Burada mesele karşınıza problemler çıkıp çıkmayacağı değil, çıktıkları zaman sizin o konuda ne yapacağınızdır. Zorlukların üstesinden gelmek için hepimizin sistematik bir yolumuz olması gerekir. Ben de soruların durumumu derhal değiştireceğini ve bana problemi çözmek için gerekecek kaynaklara ulaşma olanağı getireceğini bilerek, insanlarla konuşmaya, onlara kendilerini problemlerden nasıl kurtardıklarını sormaya başladım. Bazı soruların hep aynı tür olduğunu bulguladım. İşte size, karşıma çıkan her soru için kullandığım beş soruluk bir liste veriyorum. Bunların hayatımın kalitesini kökten değiştirdiğini söyleyebilirim. Eğer siz de kullanmak isterseniz, bu sorular aynı şeyi sizin için de yapacaktır.
Problem Çözen Sorular
1. Bu problemin harika yanı nedir?
2. Neler henüz mükemmel değil?
3. Bunu istediğim hale getirmek için neler yapmaya istekliyim?
4. Bunu istediğim hale getirmek için neleri artık yapmamaya istekliyim?
5. Bunu istediğim hale getirmek için gerekenleri yaparken bu süreci nasıl zevkli kılabilirim?
Durumumu değiştirmek için sorular sorma yolunu ilk kullandığım seferlerden birini asla unutamam. 120 günün 100'ünü evimden uzaklarda geçirdiğim bir dönemdi. Yorgunluktan canım çıkmıştı. Bazı şirketlerimin baş yöneticilerinden gelen ve "acil" cevaplanması gereken bir yığın mail ile, şahsen aramam gereken 100 kadar telefon numarası bulmuştum. Bunlar bana gelmek isteyen insanlardan gelmiş telefonlar değildi. En yakın dostlarımdan, iş arkadaşlarımdan, aile üyelerinden gelen önemli telefonlardı. Her şeyi o anda kaybettim! Kendime şaşılacak kadar güçsüzleştirici sorular sormaya başladım: "Neden vaktim yok?, Neden beni rahat bırakmıyorlar?, Benim makine olmadığımı anlamıyorlar mı?, Neden bir soluk alacak zaman bulamıyorum?" O aşamada nasıl bir ruhsal durum içinde bulunduğumu tahmin etmişsinizdir.
Bereket versin bu arada kendime geldim. O paterni kestim, giderek öfkelenmekte olduğumu, bunun işleri düzeltmeye yaramayacağını, tersine, daha beter edeceğini fark ettim. Durumum bana korkunç sorular sorduruyordu. Daha iyi birkaç soru sorarak durumumu değiştirmek zorundaydım. Hemen problem çözen sorular listeme döndüm, ilk soruyla başladım.
1. "Bu problemin harika yanı nedir?" İlk cevabım yine her zamanki gibi, "Hiçbir şey!" oldu. Ama bir an düşününce farkına vardım ki, sekiz yıl önce ben, yirmi iş arkadaşımla dostumun beni ziyaret etmek istemesi için bile canımı verirdim, nerede kaldı 100 kişi hem de ulusal etkiye sahip ölçekte kişiler! Bunun farkına vardığımda, gülmeye başladım. Paterni kırdım, saygı ve sevgi duyduğum bu kadar çok kişinin beni aramasına, benimle zaman geçirmek istemesine minnet duydum.
2. "Henüz mükemmel olmayan nedir?" Besbelli programım biraz daha akort istiyordu. Kendime hiç zamanım kalmadığını hissediyordum. Hayatım dengeden yoksundu. Bu sorunun soruluşundaki varsayıma da dikkat edin: "Henüz mükemmel olmayan nedir?" dediğimde, onun da sonunda mükemmel olacağına inancım belli oluyor. Bu soru size yalnız cevap vermekle kalmıyor, aynı zamanda güvence de veriyor.
3. "Bunu istediğim duruma getirmek için neler yapmaya istekliyim?" O zaman karar verdim. Hayatımı ve programımı daha dengeli biçimde düzenleyecektim. Kontrolü elime alıp bazı şeylere hayır demeyi öğrenecektim. Aynı zamanda, şirketlerimden birinin başına getirecek birini bulmam gerektiğini de anladım. İş yükünün birazını üstlenecek biri. O zaman evimde ailemle geçirebileceğim özel zamanım kalırdı.
4. "Bunu istediğim duruma getirmek için neleri artık yapmamaya istekliyim?" Bunun bir haksızlık olduğu, sömürüldüğüm gibi konularda sızlanmayı kesmek zorundaydım, çünkü insanlar aslında beni desteklemeye çalışıyorlardı.
5. "Bunu istediğim duruma getirirken bu süreci nasıl zevkli kılabilirim?" Bu son ve en önemli soruyu sorduğumda, olayı eğlenceli kılacak bir şey aradım. "100 telefon etmekten nasıl zevk alabilirim?" diye düşündüm. Çalışma masamda otururken zihinsel ve duygusal musluklarım açılmadı. Derken aklıma bir fikir geldi. Altı aydır Jakuzi'me girmemiştim. Hemen mayomu giydim, seyyar bilgisayarımla hoparlörlü telefonumu kaptım, Jakuzi'ye doğruldum. Karargâhı arka bahçeme kurup telefonlarımı etmeye başladım. New York'daki birkaç iş arkadaşımı arayıp onlara, "Sahi mi? O kadar soğuk mu? Hımmm" dedim. "Burada California'da hayat zor, biliyor musunuz? Ben Jakuzi'min içindeyim!" Hepimiz buna güldük, ben de tüm iş yükünü bir oyun haline getirmeyi başardım. (Ama listeyi bitirdiğim zaman derim öyle buruş buruş olmuştu ki 400 yaşında gözüküyordum!) Jakuzi her zaman arka bahçemdedir ama görüyorsunuz ki o kaynağa ulaşabilmek için doğru soruyu sormam şarttı. Bu beş soruluk liste elinizin altında olursa problemler karşısında odağınızı bir anda değiştirip size gereken kaynağı sunan yolu bulursunuz.
"Sormayan yaşayamaz."
ESKi ATASÖZÜ
Her sabah uyandığımızda kendimize sorular sorarız. Saat çaldığında kendinize sorduğunuz soru: "Neden şimdi kalkmak zorundayım?" mı? "Bir günde neden daha çok saat yok?" mu? "Şu saatin düğmesine bir bastırsam ne olur?" mu? Duşa girerken ne soruyorsunuz kendinize? "Neden işe gitmek zorundayım?" mı? "Bugün trafik acaba ne derece kötü?" mü? "Bugün masamda neler yığılı olacak?" mı? Ya her gün kendinize, sizi iyi bir duruma sokacak soruları, ne kadar minnet duyduğunuzu, ne kadar mutlu olduğunuzu, ne kadar heyecanlı olduğunuzu hatırlatacak sorulan sorma paternini bilinçli olarak geliştirseniz? O olumlu duygusal durumlar içindeyken gününüz nasıl geçerdi sizce? Herhalde her konuda neler hissettiğinizi etkilerdi.
Hayat tecrübemiz neye odaklandığımıza dayalıdır. Aşağıdaki sorular, sizin daha çok mutluluk, heyecan, gurur, minnet, neşe, adamışlık yaşamanız ve hayatınızın her gününü sevmeniz için tasarırnlanmıştır. Unutmayın, kaliteli sorular, kaliteli bir hayat yaratır.
Bu soruların her birine iki üç cevap bulun ve kendinizi dünyanın içinde hissedin. Eğer cevap bulmakta zorluk çekerseniz, "olabilirim" kelimesini koyun, yeterli olur. Örnek: "Şu anda hayatımın nesinden en mutluyum?" yerine, "Şu anda hayatımın nesinden en mutlu olabilirim?"
1. Şu anda hayatımın nesinden en mutluyum? Bunun nesi beni mutlu ediyor? Bana nasıl bir duygu veriyor?
2. Şu anda hayatımın nesi bana heyecan veriyor? Bunun nesi beni heyecanlandırıyor? Bu bana nasıl bir duygu veriyor?
3. Şu anda hayatımın nesinden gurur duyuyorum? Bunun nesi bana gurur veriyor? Bu bana nasıl bir duygu veriyor?
4. Şu anda hayatımda neye minnet duyuyorum? Bunun nesi minnet gerektiriyor? Bu bana nasıl bir duygu veriyor?
5. Şu anda hayatımda en çok neden zevk alıyorum? Onun nesinden zevk alıyorum? Bu bana nasıl bir duygu veriyor?
6. Şu anda hayatımda neye adanmış durumdayım? Bunu nesi var da adanıyorum? Bu bana nasıl bir duygu veriyor?
7. Kimi seviyorum? Beni kim seviyor? Onun içimde sevgi doğuran şeyi nedir? Bu bana nasıl bir duygu veriyor?
Akşam olduğunda da ben bazen sabah sorularını sorarım, bazen de bunlara üç yeni soru eklerim:
1. Bugün ben neler verdim? Bugün ne bakımlardan verici oldum?
2. Hayatımın kalitesine bugün ne katkı getirdi ya da bugünü gelecekle ilgili yatırımlarımda nasıl kullanabilirim? Sonra sabah sorularını tekrarlayın (isteğe bağlı).
Bunu anlayınca, küçük bir "uygulama"ya ihtiyacım olduğu kararına vardım, kendime her sabah sorduğum sorulardan bir liste yarattım. Sabahları kendinize soru sormanın güzel yanı, bunu duşta da, traş olurken de, saçlarınızı kuruturken de her işi yaparken sürdürebilmenizdir. Soruları zaten soruyorsunuz, o halde neden iyi sorular sormayasınız?
Anladım ki mutlu ve başarılı bireyler olmamız için hepimizin geliştirmemiz gereken bazı duygular var. Ne kadar şanslı olduğunuzu bilmek için puanları kaydetmezseniz, kazandığınız halde kendinizi kaybediyormuş gibi hissedersiniz. Bu yüzden, şimdi biraz zaman ayırıp bu sorulara bir bakın. Her birinin getirdiği duyguyu derinden derine yaşamak için de zaman ayırın.
Eğer gerçekten hayatınızda bir değişiklik yaratmak istiyorsanız, kişisel başarınız için bunu gündelik bir uygulama haline getirin. Sürekli bu soruları sormakla, en güçlendirici duygu durumlarına her zaman gireceğinizi göreceksiniz. Sonra da bu mutluluk, heyecan, gurur, minnet, neşe, adanmışlık ve sevgi duygularına otoyollar oluşturmaya başlayacaksınız. Çok geçmeden, sabah gözlerinizi açtığınız anda bu soruların alışkanlıkla otomatik olarak çıktığını göreceksiniz, ama bileceksiniz ki hayatınızda daha zengin tecrübeler yaşamak için sizi güçlendirecek soru alışkanlığını edinmişsiniz.
Güçlendirici soruların nasıl sorulacağını bir kere öğrenince, yalnız kendinize değil, başkalarına da yardımcı olabilirsiniz. Bunu hediye olarak başkalarına verebilirsiniz. Bir keresinde ben New York'da, hem dostum, hem de iş arkadaşım olan biriyle öğle yemeği için buluşmuştum. Kendisi saygın bir avukattı. Edebiyat konulu davalarda uzmandı. Keskin zekâsına, meslekî geçmişine gençliğinden beri hayranlık duymuştum. Ama o gün, kendisine korkunç gözüken bir darbe yemişti. Ortağı onu bırakmış, gitmişti. Dayanılmayacak genel giderler hep onun üstüne kalmıştı ve durumu nasıl tersine çevireceği konusunda da pek fikri yoktu.
Unutmayın ki kendisi o anda neye odaklanıyorsa, anlamı o saptıyordu. Herhangi bir durumda güçsüzleştirici şeye odaklanırsanız başka, güçlendirici şeye odaklanırsanız başka olur. İnsan ne ararsa onu bulur. Bu dostum kendine yanlış soruları soruyordu: "Ortağım nasıl beni böyle bırakabilir? Bana aldırmıyor mu? Hayatımı mahvetmekte olduğunu bilmiyor mu? O olmadan benim bu işi götüremeyeceğimi bilmiyor mu? Artık mesleği sürdüremeyeceğimi müşterilerime nasıl anlatacağım?" Bu soruların hepsi varsayım doluydu. Hayatının zaten mahvolmuş olduğunu varsayıyordu.
Birçok yoldan müdahale edebilirdim, ama ona birkaç soru sormaya karar verdim. "Geçenlerde ben basit bir soru teknolojisi yarattım," dedim. "Kendime uyguladığımda, çok büyük etkisi olduğunu gördüm. Beni birçok zor durumlardan kurtardı. Sana da bir iki soru sormama izin verirsen, iyi sonuç verip vermediğine bakalım mı?" "Peki," dedi. "Ama şu anda hiçbir şeyin bana yardımcı olabileceğini sanmıyorum." Bunun üzerine ona önce Sabah Sorularını, sonra da Problem Çözme Sorularını sormaya başladım.
"Hangi konuda mutlusun?" sorusu ilk sorumdu. "Biliyorum, şu anda bu sana Pollyanna gibi geliyordur, ama gerçekten mutlu olduğun şey nedir?" dedim. İlk cevabı "Hiçbir şey!" oldu. Ben bunun üzerine, "Eğer isteseydin şu anda neden mutlu olabilirdin?" diye sordum. "Karım konusunda mutluyum, çünkü çok iyi idare ediyor ve ilişkimiz çok yakın" dedi.
"Onunla o kadar yakın olduğunu düşünmek sana nasıl bir duygu veriyor?" diye sordum. "Hayatımın en inanılmaz armağanlarından biri" dedi. "Eşin çok özel bir insan, değil mi?" dedim. Ona odaklanmaya başladı, kendini çok iyi hissetti. Belki bana adamın aklını dağıtmışsın, diyeceksiniz. Hayır. Ben onun daha iyi bir duruma girmesine yardım ediyordum. Daha iyi duruma girince, insan zorluklarla mücadele etmenin daha iyi yollarını bulabilir. Önce paterni kırmamız şarttı. Onu olumlu duygusal çevre içine oturtmak zorundaydım.
Ona başka nelerden mutlu olduğunu sordum. Nelerden mutlu olması gerektiğini anlatmaya başladı. Bir yazarın ilk kitabıyla ilgili anlaşmasını gerçekleştirmişti. Bundan gurur duyması gerektiğini, ama duyamadığını söyledi. Ben ona, "Gurur duysaydın bu sana nasıl bir duygu verirdi?" diye sordum. Bunun ne harika bir şey olacağını düşünmeye başladı, durumu da hemen değişmeye başladı. Ona, "Neden gurur duyuyorsun?" diye sordum. "Çocuklarımdan gerçek anlamda gurur duyuyorum," dedi. "Çok harika kişiler onlar. Yalnız işte başarılı olmakla kalmıyorlar, insanları gerçekten seviyorlar.
Büyüdüklerinde nasıl insanlar olduklarını görünce gurur duyuyorum, üstelik onlar benim çocuklarım. Benim mirasımın bir parçası onlar." "Böyle bir etkin olması sana nasıl bir duygu veriyor?" diye sordum. Az önce hayatının sona ermiş olduğuna inanan adam birdenbire hayata döndü. Neye minnet duyduğunu sordum.
Gençliğinde iyi bir avukat olmak için mücadele verirken, nice zor durumlardan sıyrılıp yeniden tırmanabildiği için minnet duyduğunu söyledi. Kariyerini sıfırdan başlayarak kurmuş, Amerikan Rüyası dediğimiz şeyi gerçekleştirmişti. Ona da minnet duyuyordu. Ben bu sefer, "Seni gerçekten heyecanlandıran ne?" diye sordum. "Aslında şu sıra bir değişiklik yapma fırsatı yakaladığım için heyecanlıyım," dedi. Bu ilk defa aklına geliyordu. Nedeni de, durumunu böylesine değiştirmiş olmasıydı. Ona, "Kimi seviyorsun ve kim seni seviyor?" diye sordum. Ailesinden söz etmeye başladı, birbirlerine inanılmayacak kadar yakın olduklarını söyledi.
Bu sefer ona, "Ortağının gidişinin nesi harika?" diye sordum. "Biliyor musun," dedi. "Harika olabilecek bir şey var, o da, benim New York'a inmekten hoşlanmayışım, hattâ bundan nefret edişim. Connecticut'ta, evimde olmayı seviyorum." Sonra devam etti. "Bunun harika yanı, her şeye yeni bir bakışla bakabilmem." Sonra türlü olanakları saymaya girişti, sonunda Connecticut'ta, evine beş dakika uzaklıkta bir ofis açmaya karar verdi. Oğlunu da bu işe sokacaktı. New York'tan arayanlar da mesajlarını bir telesekretere bırakacaklardı. Öyle heyecanlandı ki, hemen gidip yeni bir ofis yeri bakmaya karar verdi.
Soruların büyüsü birkaç dakika içinde gücünü göstermişti. Bu durumla başa çıkacak kaynaklar zaten her zaman elindeydi, ama sorduğu güçsüzleştirici sorular, bu güce ulaşmasını engelliyor, kendini her şeyini kaybemiş bir ihtiyar gibi görmesine yol açıyordu. Aslında hayat ona harikulade bir armağan vermişti, ama kaliteli sorular sormaya başlayıncaya kadar o gerçeği kendisi kapsam dışı bırakmıştı.
En sevdiğim insanlardan biri Leo Buscaglia'dır. Sevgi kitabının, daha da insan ilişkileri konusunda pek çok olağanüstü kitabın yazarıdır. Leo'nun en harika yanlarından biri, babasının çocukken ona öğrettiği bir soruyu durmadan kendine sormasıdır. Her gün akşam yemeğine oturduklarında babası ona, "Leo, bugün ne öğrendin?" diye sorarmış. Leo'nun da bir cevap vermesi gerekirmiş. Kaliteli bir cevap. O gün okulda ilginç bir şey öğrenmediyse, önceden ansiklopediye bakar, babasına anlatacak ilginç bir şey ararmış. Bugüne kadar hâlâ, değerli bir şey öğrenmeden yatağına yatmadığını söyler. Sonuçta da zihnini sürekli olarak uyarılmış halde tutar, öğrenme konusuna büyük bir ihtiras ve sevgi duyar, hepsini de on yıllarca önce başlamış olan o bir tek soruya borçludur. Sizin düzenli olarak kendinize sormanızda yarar olacak sorular nelerdir? Ben kendi iki sevgili sorumu biliyorum, ikisi de çok basit. Bunlar benim zorlukları tersine çevirmemi sağlar.
"Bunun hangi yanı harika?" sorusuyla "Ben bunu nasıl kullanabilirim?" sorusu. Bir durumun harika yanını sormakla, genellikle güçlü, olumlu bir anlamını bulurum, onu nasıl kullanacağımı sormakla da, herhangi bir zorluğu alıp bir yarar haline çevirebilirim. Duygusal durumlarınızı değiştirmek ya da gerçekten istediğiniz kaynaklara ulaşabilmek için sizin sürekli kullanacağınız sorular neler olabilir? Standart sabah sorularına o ikisini ekleyin, kendi özel ve duygusal ihtiyaçlarınızı karşılayacak bir araç edinin.
Hayatımızda sorduğumuz en önemli sorulardan bazıları da şunlardır: "Benim hayatım neyi temsil ediyor?" "Ben neye adanmış durumdayım?" "Ben neden buradayım?" "Ben kimim?" Bunlar inanılmayacak kadar güçlü sorulardır, ama eğer mükemmel bir cevap gelsin diye beklerseniz başınız büyük derde girer. Genelde bir soruya gelen ilk duygusal ve sezgisel cevap, sizin ciddiye almanız gereken cevaptır. Bu da bu konuda size söylemek istediğim son söz. Bir noktaya varınca, ilerleyebilmek için kendinize sorular sormayı kesmelisiniz.
Eğer hep soru sormayı sürdürürseniz, o zaman güveniniz kaçar, kararsızlığa düşersiniz. Oysa güvenli sonuçları ancak güvenli eylemler getirir. Bir noktada, değerlendirmeleri kesip bir şeyi yapmaya başlamanız gerekir. Nasıl mı? Sizin için neyin en önemli olduğuna sonunda, en azından o an için, karar vermişsiniz, şimdi artık kişisel gücünüzü kullanıp onu yapmaya, hayatınızın kalitesini değiştirmeye başlamanız gerekir.
O halde şimdi size bir soru sorayım. Eğer duygularınızın kalitesini, tüm günleriniz için değiştirme yolunda şu anda yapabileceğiniz bir şey olsaydı, onun ne olduğunu bilmek ister miydiniz? Evetse, o zaman hemen bir sonraki bölümü okuyun...
"Doğru kelime en önemli araçtır. "Yoğun bir doğruluğa sahip o kelimelerle karşılaştığımızda, ortaya çıkan sonuç hem fiziksel, hem de ruhsal olur, elektrik gibi de anîdir."
MARK TWAIN
KELİMELER bizi güldürmek için de ağlatmak için de kullanılır onlar. Hem yaralar, hem iyileştirir. Bize umut ve umutsuzluk getirir. Kelimelerle en soylu niyetlerimizi belirtir, en derin isteklerimizi açıklarız.
İnsanlık tarihi boyunca en büyük liderlerimiz ve düşünürlerimiz, kelimelerin gücünü kullanarak duygularımızı değiştirmiş, bizi kendi amaçlarına bağlamış kaderin akışını biçimlendirmişlerdir. Kelimeler yalnız duygu yaratmakla kalmaz, eylem de yaratır. Eylemlerimizden de hayatlarımızın sonuçları akıp gelir. Patrick Henry diğer delegelerin karşısına dikilip, "Başkalarının ne yapacağını bilemem ama, ben kendi hesabıma, ya özgürlük, ya ölüm derim!" dediğinde, onun bu kelimeleri büyük bir fırtına yaratmış, ülkemizin kurucuları o kendilerine onca zamandır baskı yapan zorbalığı yok etmeye adanmışlardır.
Sizin ve benim paylaştığımız o bize miras kalmış imtiyazlar, bu gün bu ülkede yaşadığımız için, kuşaklar boyunca hareketlerimizi biçimlendirecek sözleri söylemeyi seçmiş kimselerin armağanıdır: İnsanî olayların içindeyken, bir milletin kendini diğer bir millete bağlayan siyasal bağları koparması gerekiyorsa... Bağımsız Bildirisi'nin bir araya gelmiş o basit kelimeleri, bir ulusun değişmesinin aracı olmuştur.
Elbette ki kelimelerin bu tür etkisi yalnız Amerika Birleşik Devletleri'ne özgü değildir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngiltere'nin bekası söz konusu olduğunda, İngiliz halkının harekete geçmesine bir tek adamın kelimeleri yol açmıştır. Bir zamanlar, Winston Churchill'in İngilizce dilini savaşa yollamak gibi benzersiz bir yeteneği var, denirdi. Bütün İngiltere halkına bu savaşı "en güzel saat" haline getirmeleri çağrısında bulunması, hiçbir şeyle ölçülemeyecek bir cesaret patlamasına yol açmış, Hitler'in yenilmez sandığı o savaş makinesini çökertmiştir.
İnançların çoğu kelimelerle biçimlendirilir ve kelimelerle değiştirilmeleri de mümkündür. Bizim ulusumuzun ırksal eşitlik görüşü kesinlikle eylemlerle biçimlenmiştir, ama o eylemleri sağlayan da ateşli sözlerdir. Martin Luther King, Jr.'ın, "Benim bir rüyam var, bir gün bu ulus ayağa kalkacak ve inancının gerçek anlamını yaşayacak..." diyerek paylaştığı vizyonu kim unutabilir?
Çoğumuz kelimelerin tarihimizde oynadığı o güçlü rolün farkındayızdır. Büyük konuşucuların bizi harekete geçirmek istediklerinde söyledikleri önemli sözleri biliriz, ama aynı kelimelerin kendimizi duygusal açıdan harekete geçirmek için kullanılmasına ilişkin kendi gücümüzü pek bilmeyiz. Kelimelerin meydan okumasını, güçlendirmesini, ruhumuzu ayağa kaldırmasını, bizi eyleme itmesini, hayat denilen bu armağandan daha çok şey almamızı sağlamasını gerçekleştirmeyiz.
Hayat tecrübemizi tarif etmekte kullanabileceğimiz iyi seçilmiş etkin kelimeler, en güçlendirici duygularımızı yükseltebilir. Kötü seçilmiş kelimeler de bizi bir o kadar hızlı biçimde çökertir. Çoğumuz kullandığımız kelimeleri bilinçli olarak seçmeyiz. Önümüzdeki türlü olanaklar arasında uyurgezer gibi ilerleriz. Kelimelerinizi akıllıca seçtiğiniz zaman onların çok büyük bir güç getirebileceğini şimdi anlayın.
Bu ufacık semboller ne büyük bir armağandır! Adına harf dediğimiz (sözlüyse ses dediğimiz) o benzersiz biçimleri alır onunla insan tecrübesinin benzersiz zenginlikte bir halısını dokuruz. Onlar bize tecrübelerimizi ifade etme, onları başkalarıyla paylaşma olanağı verirler. Ama çoğumuz, alışkanlıkla seçtiğimiz kelimelerin kendimizle konuşurken de etkili olduğunu, bu nedenle de yaşadığımız tecrübeyi etkilediğini anlamayız.
Kelimeler bizim ego'muzu yaralayabilir, kalplerimizi tutuşturabilir. Bir tecrübeyi kendimize tarif ederken kullandığımız kelimeleri değiştirmekle, o tecrübeyi değiştiririz. Ama eğer kelimelerin ustası olmazsak, onların seçimini bilinçdışı bir alışkanlığın ellerine teslim edersek, tüm hayat tecrübemizi de o ellere teslim etmiş oluruz. Eğer harikulade bir tecrübeyi, "bayağı iyi" sözleriyle tarif ederseniz, o tecrübenin o zengin dokusu düzleşir, sizin sınırlı kelime hazneniz yüzünden yassılır. Kelime haznesi yoksul olan insanların duygusal yaşamı da yoksuldur; kelime dağarcığı zengin olanların, o tecrübeyi boyayabilecekleri çeşit çeşit renkleri vardır bu boyama işini de yalnız başkaları için değil, aynı zamanda kendileri için yaparlar.
Ama pek çok kişiye zorluk çıkaran, bilinçli olarak anlayabildikleri kelime sayısından çok, kullanmayı seçtikleri kelime sayısının az olmasıdır. Biz çoğu zaman kelimeleri "kestirme yol" olarak kullanırız, ama bu kestirme yollar da duygularımızı kestirmeleştirir. Hayatlarımızı bilinçli olarak kontrol edebilmek için, sürekli kullandığımız kelime dağarcığımızı bilinçli olarak değerlendirip iyileştirmek, bu kelimelerin bizi doğru yöne arzuladığımız şeylere doğru çektiğinden, kaçınmak istediğimiz şeylere doğru çekmediğinden emin olmamız gerekir. Siz de, ben de, dillerimizin, kendi asıl anlamları dışında duygusal yoğunluk da içeren kelimelerle dolu olduğunu biliriz. Örneğin eğer ikide bir "nefret ediyorum" kelimesini kullanmayı alışkanlık edinirseniz, saçımdan nefret ediyorum, işimden nefret ediyorum, falan şeyi yapmak zorunda kalmaktan nefret ediyorum derseniz, sizce bu, "Falan şeyi tercih ederim," demekle ölçüldüğünde, sizin olumsuz duygusal yoğunluğunuzu artırır mı?
Duygusal yoğunluğu olan kelimeleri kullanmak, sizin de bir başkasının da duygu durumunu sihirliymiş gibi değiştirir. "Şövalyece" diye bir sıfatı ele alın. Bu kelime, "terbiyeli" ya da "kibar" gibi sözlerden daha geniş imajlar yaratmıyor mu? Benim için yarattığından eminim. Gözümün önüne beyaz atına binmiş kahraman bir şövalye geliyor, kuzgun saçlı bakiresini kurtarıyor hem ruh soyluluğunu ifade ediyor, hem Kral Arthur'un yuvarlak masasının çevresine oturmuş şövalyeleri düşündürüyor. "Kusursuz" kelimesiyle "Tutarlılık" kelimesini "aferin'le, "dürüsf'le karşılaştırdığınızda neler hissediyorsunuz? "Mükemmeli izleme" sözü elbette ki "daha iyileştirmeye çalışma"dan etkilidir.
Ben yıllar boyunca, bir kilit kelimenin, biriyle iletişim sırasında ne büyük bir değişimgücüne sahip olduğunu gözlemlemişimdir. O kelimenin insanların duygu durumunu nasıl bir anda değiştirdiğine dikkat etmişimdir. Ve genellikle ardından onların davranış biçimini de değiştirmiştir.
Yüz binlerce insanla çalıştıktan sonra, size hiç kuşkuya yer olmaksızın bildiğim bir şeyi söyleyeyim ama buna ilk duyuşta inanmak biraz zor gelecektir: Alıştığınız kelimeleri değiştirmekle, hayatınızdaki duyguları tarif etmek için her zaman seçtiğiniz kelimeleri değiştirmekle bir an içinde nasıl düşündüğünüzü de nasıl hissettiğinizi de nasıl yaşadığınızı da değiştirirsiniz.
Bunu anlamama yol açan tecrübe, birkaç yıl önce bir iş toplantısında yer almıştı. İki kişiyle birlikteydim. Biri benim şirketlerimden birinin genel müdürü , diğeri de her ikimizin iş arkadaşı ve iyi bir dostuydu. Toplantı sırasında oldukça can sıkıcı bir haber aldık. İş ilişkileri sürdürdüğümüz biri, besbelli kendine haksız bir avantaj sağlamaya çalışıyordu. Vardığımız görüş birliğinin dürüstlüğünü ihlâl etmişti ve görünüşe göre kazançlı da çıkmıştı. Bu olayın beni en azından kızdırdığını ve canımı sıktığını söylemem gerek. Ama kendimi olaya kaptırmış olduğum halde, yanımdaki iki kişinin aynı habere nasıl farklı tepkiler gösterdiklerine dikkat etme olanağı buldum.
Genel Müdür öfkeden kuduruyordu. Öbür arkadaşım ise pek sarsılmışa benzemiyordu. Üçümüzün de duyduğu haber aynıyken, neden farklı biçimde etkileniyorduk böyle? Hepimizin bu işteki çıkarı da eşti üstelik. Doğrusu genel müdürün tepkisi olaya göre, bana bile biraz aşırı geldi. Durmadan ne kadar "kızdığını, çileden çıktığını" söylüyordu. Yüzü kıpkırmızı kesildi, alnındaki damarlar gözle görünür biçimde kabardı.
Belli ki bu öfkenin getirdiği davranışı uygulamayı, ya acıdan kaçmaya, ya da zevk elde etmeye bağlamıştı. Ona, "Çileden çıkmak senin için ne anlama geliyor?" diye sorduğumda, bu kadar kızmaya nasıl izin verdiğini bilmek istediğimde, dişlerini gıcırdattı, "İnsan öfkeliyken daha güçlü olur, güçlü olunca da bir şeyleri oldurur," dedi. "O zaman her şeyi tersine çevirebilirsin!" Öfke duygusunu, kendini acıdan kurtaracak, zevke götürecek bir kaynak olarak görüyordu.
O zaman bir sonraki soruyu düşündüm. Öbür arkadaşım neden durumu hiç duygu göstermeksizin karşılıyordu? Ona döndüm. "Sen sıkılmışa benzemiyorsun. Kızmadın mı?" Genel Müdürüm de atıldı, "Öfkeden kudurmuyor musun?" diye sordu. Arkadaşım, "Hayır, kızmaya değmez," demekle yetindi. Bunu söylerken, onu yıllardır tanıdığım halde hiçbir şeye kızdığını, üzüldüğünü görmemiş olduğumu fark ettim. Canı sıkılmak sözünün ona göre ne anlama geldiğini sordum, "İnsan kızarsa kontrolü kaybeder," dedi. "İlginç," diye düşündüm. "Kontrolü kaybedince ne olur?" Sakin sakin cevap verdi. "O zaman karşı taraf kazanır."
Bundan büyük bir çelişki düşünemezdim. Biri kontrolü ele alma zevkini kızmaya bağlıyor, öbürü de kontrolü kaybetmeyi aynı duyguya bağlıyordu. Bunların davranışı belli ki inançlarını yansıtmaktaydı. Kendi duygularımı incelemeye başladım. Ben ne hissediyordum bu olay karşısında? Yıllardır, öfkelendiğim zaman da her işi yönetebileceğime inanmıştım, ama bunu yapmak için öfkelenmek zorunda olmadığıma da inanmıştım. Mutluluğun doruğunda olduğum zaman da aynı derecede etkin olabiliyordum. Sonuç olarak, ben öfkeden kaçmıyordum. O düzeye gelmişsem, onu da kullanıyordum. Ama peşine de düşmüyordum, çünkü gücümü öfkelenmeden de kullanabiliyordum. Beni asıl ilgilendiren, bu tecrübeyi anlatırken her birimizin kullandığı kelimelerdi. Ben "öfkelenmek", "canı sıkılmak" kelimelerini kullanmıştım. Genel Müdürüm, "Kudurmak", "Çileden çıkmak" sözcükleri kullanmayı seçmişti. Sakin arkadaşım ise, bu tecrübeden "biraz rahatsız olduğunu" söylemişti. Rahatsız!
Ona döndüm, "Hissettiğin bu kadarcık mı?" diye sordum. "Birazcık rahatsızlık mı? Arasıra da gerçekten kızman gerek." Cevap verdi. "Gereği yok. Kızmam için çok şey olmalı. Hemen hemen hiç olmaz." Ona sordum. "Hani maliye senden çeyrek milyon dolar paranı almıştı da sonunda onların hatası olduğu anlaşılmıştı o olayı hatırlıyor musun? Parayı geri alman iki buçuk yıl sürmemiş miydi? O zaman inanılmayacak kadar kızmadın mı?" Genel Müdürüm yine söze karıştı. "Deliye dönmedin mi o zaman?" Arkadaşım, "Hayır, kızmadım" dedi. "Belki biraz bozuldum." Bozulmak! Bu sefer bunun ömrümde duyduğum en aptalca kelime olduğuna karar verdim! Duygusal yoğunluğumu tarif etmek için ben asla böyle bir kelime kullanmazdım. Başarılı ve varlıklı bir iş adamı olan bu dostum, böyle bir kelimeyi nasıl kullanıyor da gülmekten kırılmıyordu? Ama gülüyordu aslında! Beni deli edecek şeylerden söz etmek onun hoşuna gidiyordu.
Merak ettim. Acaba ben duygularımı böyle kelimelerle tarif etmeye başlasam, neler hissederdim? Eskiden stres hissettiğim durumlarda gülümsemeye mi başlardım? Hımmm, dedim kendi kendime. Belki de bu olay incelenmeyi hak ediyordu. Ondan sonra günler boyunca, arkadaşımın dil paternini kullandığımda, duygularımın yoğunluğunu etkileyip etkilemeyeceğini düşündüm. Gerçekten kızdığım bir anda, yanımdaki birine dönüp, "Buna bozuluyorum!" desem, ne olurdu? Bunu düşünmek bile güldürdü beni. Gülünç bir şeydi bu.
Eğlence olsun diye, bir denemeye karar verdim. Fırsat elime, uzun bir uçuştan sonra otelime vardığımda geçti. Elemanlarımdan biri rezervasyonumu yapmayı ihmal ettiği için, resepsiyonun önünde on beş yirmi dakika beklemek zorunda kalmıştım. Fiziksel olarak bitkin, duygusal olarak tam eşiğe varmış durumdaydım. Görevli ayaklarını sürüye sürüye geldi, adımı bilgisayara salyangozları bile sabırsızlandıracak bir hızla girdi. Ben "biraz kızgınlık" duygusunun içimden kabardığını hissettim, görevliye dönüp, "Biliyor musunuz, bunun sizin suçunuz olmadığını biliyorum, ama şu anda çok yorgunum, bir an önce odama ulaşmak istiyorum, çünkü burada durdukça korkarım giderek BOZULACAĞIM." dedim.
Adam yüzüme biraz şaşkın bir bakışla baktı, sonra gülümsedi. Ben de gülümsedim. Paternim kırılmış oldu. İçimde kabarmakta olan duygusal volkan soğudu. Ondan sonra iki şey oldu. Hem ben görevlinin yanında geçirdiğim bu bir iki dakikadan zevk aldım, hem de o temposunu biraz hızlandırdı. Duygularıma değişik bir etiket yapıştırmak, gerçekten paterni kırıp tecrübemi değiştirebilir miydi yani? Bu kadar kolay mıydı bu iş? Ne kavram ama!
Bir hafta boyunca yeni kelimemi tekrar tekrar denedim. Her seferinde, onu söylememin duygusal yoğunluğumu hemen düşürdüğünü fark ettim. Bazen beni güldürüyordu, ama en azından, beni öfkeye doğru götüren süreci köstekliyordu. İki hafta geçmeden, o kelimeyi kullanmak için çaba göstermem bile gerekmez oldu. Kendiliğinden geliyordu artık. Duygularımı tarif etmek için kullandığım ilk kelime o olmuştu. Artık eskisi kadar kızmadığımı fark ettim. Raslantı sonucu keşfettiğim bu araca duyduğum hayranlık giderek artıyordu. Hep kullandığım kelimeleri değiştirmekle, yaşadığım tecrübeyi de değiştirebildiğimi görmekteydim. Sonradan adına "Değişim Sözlükçesi" diyeceğim şeyi kullanmaya başlamıştım. Yavaş yavaş başka kelimelerle de deneyler yaptım, yeterince güçlü kelimeleri bulduğunda, her konudaki duygu yoğunluğumu istediğim gibi yükseltip azaltabileceğimi öğrendim.
Bu süreç aslında nasıl işliyor? Şöyle düşünün. Diyelim ki beş duyunuz bir dizi duyguyu beyninize huni gibi boşaltıyor. Görsel, işitsel, kinestetik, koku ve tat duyularından mesajlar alıyorsunuz. Bunların hepsi, duyu organlarınız tarafından, iç duygulara çevriliyor. Sonra bir de sınıflandırılması, gruplanması gerekiyor bunların. Ama biz bu görüntülerin, seslerin ve diğer duyuların ne anlama geldiğini nasıl biliyoruz?
İnsanoğlunun bu duyguların ne anlama geldiğine çabucak karar vermek için öğrendiği en güçlü yollardan biri (bu acı mı, zevk mi) bunlara birer etiket yaratmaktır. Bu etiketler de sizin ve benim kelime diye bildiğimiz şeylerdir.
Zorluk şurada: Tüm duyularınız size bu huniden geliyor. Sıvı duyular boşaltılıyormuş gibi. Bu sıvı, kelime kalıplarına dökülüyor. Eğer niyetiniz çabuk karar vermekse, tüm kelimeleri tarayıp en iyi uyanını aramaktansa, bu tecrübeyi güçsüzleştirici bir kalıba döküveriyoruz. Bu arada, alışkanlıkla bazıları bizim sevdiğimiz kelimeler oluyor. O kalıplar bizim hayat tecrübemizi biçimlendirip değiştiriyor. Ne yazık ki çoğumuz, kullanmaya alıştığımız kelimelerin etkisini bilinçli olarak değerlendirmiş değiliz. Esas sorun, her olumsuz duyguyu, hiç düşünmeden, "öfkeli", "sıkkın", "rezil olmak" gibi kalıplara dökmeye başladığımız zaman ortaya çıkıyor. Oysa o kelime, bizim o tecrübemizi doğru tarif etmiyor olabilir. Ama biz o tecrübeyi o kalıba döktüğümüz anda, üzerine koyduğumuz etiket, bizim tecrübemiz oluyor. "Biraz zorlayıcı" yerine, "çökertici" haline dönüşebiliyor.
Örneğin genel müdürüm, "öfkeli", "çileden çıkmış", "deliye dönmüş" kelimelerini kullanıyordu. Ben bunlara "kızgın" ya da "canı sıkılmış" diyordum. Öbür dostum ise aynı tecrübeyi, "bozulmak", "rahatsıız olmak" kalıplarına döküyordu.
Sonradan gördüm ki, her birimiz bu kelimeleri pek çok türlü duygu tecrübeleri için de kullanıyoruz. Sizin de, benim de bilmemiz gerekir ki, hep aynı duyulan tatmaktayız, ama onları sınıflandırış biçimimiz, onlar için kullandığımız kalıplar ya da kelimeler, bizim tecrübemizin ta kendisi oluyor. Ben arkadaşımm kelimelerine yönelip, "rahatsız", "bozulmuş" gibi şeyler kullandığımda tecrübenin yoğunluğunu gerçekten düşürebildiğimi bulguladım. O tecrübe bir başka tecrübe haline geldi. İşte Değişim Sözlükçesi'nin özü de bu. Tecrübemizi hangi kelimelere bağlıyorsak, tecrübemiz öyle oluyor. Bu durumda, duygusal durumlarımızı tarif etmekte kullandığımız kelimeleri bilinçli olarak seçmemiz gerekiyor. Bunu yapmazsak, uygun düzeyden daha çok acı yaratma tehlikesi var.
Aslında kelimeler, hayat tecrübemizi bize sunmak için kullanılıyor. Bu sunuş sırasında, bizim gözlemlerimizi ve duygularımızı değiştiriyorlar. Unutmayın, üç kişi aynı tecrübeyi yaşarsa, biri çileden çıkar, biri kızar, üçüncüsü de rahatsız olursa, demek ki her kişinin yaptığı çeviride bir fark var. Yorum ve çeviri için kullandığımız araçların başında kelimeler geldiğine göre, tecrübeyi nasıl etiketlediğimiz, hemen sinir sistemimizde üretilen duyguları değiştiriyor. Kelimelerin gerçekten biyokimyasal gücü olduğunu siz de ben de anlamak zorundayız. Eğer bundan kuşku duyuyorsanız, size şunu sorayım. Birisi kullandığı zaman sizde duygusal tepki doğuran kelimeler var mı? Biri size ırksal bir hakaret yöneltirse, nasıl hissedersiniz? Ya da biri size küfrederse, duygusal durumunuz değişmez mi?
Bu durumlar, size "melek", "dahî" dendiği zamanki vücut geriliminizden farklı bir gerilim yaratmıyor mu? Hepimiz bazı kelimelere kokunç miktarlarda acı bağlarız. Dr. Leo Buscaglia'yla görüşme yaptığımda, ellili yılların sonlarında, doğu bölgesindeki bir üniversitede yapılmış araştırmayı anlattı. İnsanlara, "Komünizmi nasıl tarif edersiniz?" diye sorulmuş.
Şaşılacak kadar çok sayıda insan, bu sorudan korkuya kapılmış. Ama tarif edebilen pek çıkmamış. Tek bildikleri, bunun korkunç bir şey olduğuymuş! Hattâ kadının biri, "Doğrusu ne demek olduğunu tam bilmiyorum, ama inşallah Washington'a gelmez," diyecek kadar ileri gitmiş. Adamın biri komünistler hakkında bilmek gereken her şeyi bildiğini, onları öldürmek gerektiğini söylemiş! Ama komünistlerin ne olduğunu anlatamıyormuş bile. Duygu yaratma açısından kelimelerin gücünü inkâr etmeye olanak yoktur.
Kelimelerin gücünü araştırmaya başladığımda, kelimeleri değiştirmek gibi basit bir yöntemle yaşadığımız tecrübeleri değiştirebilmemiz fikrine karşı hâlâ mücadele etmekteydim. Ama dil çalışmalarım yoğunlaştıkça, bu işin gerçekten böyle olduğuna beni inandıracak bulgular ortaya çıkmaya başladı. Örneğin, Compton's Ansiklopedisi'ne göre İngilizce'de en az 500.000 kelime bulunduğunu okudum. Başka kaynaklar 750.000 kelime bulunduğunu ileri sürmekteydi! Bugün İngilizce kelimelerin sayısı, dünyanın her dilindeki kelime sayısından fazla. Almanca ikinci geliyor ama yine de çok gerilerde kalıyor. Yaklaşık olarak İngilizce'nin yarısı kadar kelimesi var.
Benim asıl ilginç bulduğum, kullanabileceğimiz bunca kelime varken, alışkanlıkla seçtiğimiz kelimelerin çok sınırlı olmasıydı. Çeşitli dil uzmanları da benimle aynı görüşü paylaşıyor, ortalama bir insanın kelime dağarcığının 2000 ile 10.000 arasında değiştiğini söylüyorlardı. İngilizce'de en az yarım milyon kelime bulunduğunu kabul edersek, demek ki biz bu dilin % 0.5 ile % 2 arasında bir bölümünü kullanıyoruz!
Daha da acıklı olanını söyleyeyim mi? Bu kelimelerin kaçı duyguları tarif ediyor sizce? Ben türlü sözlükleri taradığımda, insan duygularını tarif eden 3000 kadar kelime bulabildim. Esas dikkatimi çeken, olumsuz duyguları tarif eden kelimelerin, olumlu duyguları tarif edenlere oranı oldu. Benim yaptığım sayıma göre, 1051 kelime olumlu duygularla, 2086 kelime olumsuz duygularla ilgiliydi. Bir örnek olarak vereyim, "üzüntü" duygusuyla ilgili 264 kelime buldum, neşeyi tarif eden kelimeler ise 105'de kaldı. İnsanların kendilerini iyi hissetmekten çok kötü hissetmelerine pek de şaşmamalı!
Bölüm 7'de size anlattığım gibi, Kaderle Randevu Seminerime gelen katılımcılar duygularını tarif edecek kelimelerin listesini yaptıklarında, genellikle bir düzine kadar kelime bulabiliyorlar. Neden? Çünkü hepimiz aynı tecrübeleri tekrar tekrar yaşama eğilimindeyiz de ondan. Bazıları hep çaresizlik içinde ya da hep kızgın, hep güvensiz, hep korkuyor, hep sıkkın. Bunun nedenlerinden biri de her türlü tecrübe için aynı tür kelimeleri kullanmaya alışmış olmaları. Vücudumuza gelen tecrübeleri daha ince bir analizden geçirsek, olayları değerlendirirken daha yaratıcı olsak, tecrübemize yeni bir etiket takabiliriz, böylece duygusal gerçeğimizi de değiştirebiliriz.
Yıllar önce, bir cezaevinde yapılmış araştırmayı okumuştum. Tutuklular acı hissettiğinde, bunu ifade biçimleri pek azdı ve çoğu da fiziksel hareket biçimindeydi. Sınırlı kelime hazneleri, duygu dağılımını da sınırlıyor, ufacık rahatsızlıkları bile büyük öfkelere şiddete yöneltiyordu. VVilliam F. Buckley gibi dile hakim birinin, duygularını ne geniş bir yelpaze içinde anlatabildiğini düşünürseniz, ne çelişki! Eğer hayatımızı değiştirip kaderimizi biçimlendirmek istiyorsak, kullanacağımız kelimeleri bilinçli olarak seçmeli, bu seçeneklerimizi genişletmek için de sürekli uğraş vermeliyiz.
Size biraz daha fikir vermek için söyleyeyim, Kitab-ı Mukaddes'te 7.200 kelime kullanılmıştır. Şair ve denemeci John Milton'ın yazılarında 17.000 kelime geçmektedir. William Shakespeare'in ise 24.000'in üzerinde kelime kullandığı, bunların 5000'ini yalnızca bir tek kere kullandığı söylenmektedir. Esasen bugün yaygın biçimde kullandığımızpek çok İngilizce kelimeyi yaratan da odur.
Dil uzmanları, bizi kültürel olarak biçimlendiren şeyin dilimiz olduğunu her kuşkunun ötesinde kanıtlamışlardır. İngilizce'nin bu kadar fiile dönük bir dil olması mantıklı değil mi? Ne de olsa, biz bir kültür olarak çok aktifiz ve eyleme geçme üzerine odaklandığımız için gurur duyarız. Kullandığımız kelimeler, bizim değerlendirme yapışımızı, dolayısiyle de düşünüş biçimimizi etkiliyor. Buna karşılık Çin kültürü, değişmeyen şeylere büyük değer veren bir kültür. Onlarda isimler, fiillerden çok fazla. Onların bakış açısına göre, isimler kalıcı şeyleri temsil ediyor, fiiller ise (eylem olarak) bugün vardır, yarın yoktur, deniyor.
Demek ki kelimelerin inançlarımızı biçimlendirdiğini ve eylemlerimizi etkilediğini anlamamız gerekmektedir. Kelimeler, tüm soruların biçildiği kumaş gibidir. Geçen bölümde dediğimiz gibi, bir tek kelimeyi değiştirmekle, hayatımızın kalitesi konusunda alacağımız cevabı değiştirebiliyoruz. Ben kelimelerin etkisini anlamaya çalıştıkça, giderek etkilendim, kelimelerin hem bende, hem de başkalarında, insan duygularını saptırma gücü karşısında hayranlığım büyüdü.
"Kelimelerin gücünü bilmeden insanı anlamak imkânsızdır."
KONFÜÇYÜS
Günün birinde bu fikrin, basit olmakla birlikte, palavra olmadığını anladım. Değişim Sözlükçesi bir gerçekti, alışkın olduğumuz kelimeleri değiştirmekle, gerçekten hayatımızın duygusal paternini değiştirebiliyorduk. Ayrıca bu sayede eylemleri, yönleri ve kaderimizin nereye gitmekte olduğunu kalıplandırabiliyorduk. Bir gün eski dostum Bob Bays'le bu fikirleri konuşuyorduk. Ben konuşurken onun Noel ağacı gibi parıldamaya başladığını gördüm. "Vay be!" dedi. "Benim de sana söyleyeceğim bir başka nokta var." Yakın geçmişte başından geçen bir tecrübeyi anlatmaya başladı. O da yoğun program içinde çalışıyor zamanının çoğunu seyahatlerde geçiriyordu. Sonunda evine döndüğünde, tek istediği biraz "mekân" bulmaktı. Evi Malibu'da, okyanus kıyısındaydı. Ama çok küçük bir evdi. Konuk ağırlamaya uygun değildi. Hele üç dört kişiyi hiç kaldıramazdı.
Evin kapısına geldiğinde, karısının ağabeyini kalmak üzere davet ettiğini görmüştü. Kendi kızı Kelly de iki haftalığına ziyarete gelmişti ama sonradan iki ay kalmaya karar vermişti. Daha beteri, kendisi bir futbol maçını kaydetsin diye video'yu ayarlamış olmasına rağmen, birisi o ayarı da kapatmıştı! Kapatanın kızı olduğunu öğrendiği anda, onu haşlamaya kalkışmıştı. Aklına gelen her hakareti yağdırıyordu kızına. Daha önce ona hiç bağırmış değildi. Bu tür bir dil de kullanmış değildi. Kız hemen gözyaşlarına gömülmüştü.
Bob'un karısı Brandon bu sahneyi seyrederken kahkahalara gömüldü. Bu davranış Bob'un normal davranışına hiç uymadığı için, kadın bunun büyük ve önemli bir patern kesilmesi olduğunu düşünmekteydi. Aslında Bob, keşke paterni kesen ben kendim olsaydım, diye düşünüyordu. Olay biraz yatışıp da, karısı onun gerçekten çok öfkeli olduğunu anlayınca, kaygılanmaya başladı, ona biraz yararlı feedback verdi. "Bob" dedi. "Çok garip davranıyorsun. Sen hiç böyle yapmazdın.
Hem bir şeye daha dikkat ettim. Daha önce hiç kullanmadığın bir kelimeyi kullanıp duruyorsun. Genellikle sen stres içindeyken, "aşırı yüklüyüm" derdin. Ama son zamanlarda "ezilir durumdayım" demeye başladım. Eskiden bu kelimeyi kullanmazdın. Kelly de aynı kelimeyi kullanıyor, kullandığı zaman da öfkeye kapılıyor, senin demin davrandığın gibi davranıyor."
"Vay canına!" Bob hikâyeyi anlatırken düşünmeye başlamıştım. Yoksa bir başkasının alışkanlıkla kullandığı kelimeleri benimsemekle, o kişinin duygusal paternlerini de mi benimsiyordu insan? Yalnız kelimeyi değil de, onun söyleniş şiddetini, yoğunluğunu, tınısını da birlikte uyguladığınızda, bu da ne kadar gerçek, değil mi?
Birlikte bulunduğumuz insanlara giderek daha çok benzeyişimizin, onların alıştığı kelimeleri kullanma yoluyla duygusal paternlerini benimsememizden kaynaklandığı konusunda eminim. Benimle bir süre bir arada bulunan insanlar çok geçmeden, "ihtiraslı", "inanılmaz", "görkemli" gibi kelimeler kullanmaya başlıyor, tecrübelerini bunlarla tarif ediyorlar. Duygularını, "iyi" diye anlatan biriyle, bunun farkını düşünebiliyor musunuz? "ihtiras" kelimesini kullanmanın sizi nasıl bir başka duygu skalasına getireceğini anlayabiliyor musunuz? Değiştiren şey kelimedir, ben de o kelimeyi çok kullandığım için, hayatımda daha çok içerik bulunmaktadır.
Değişim Sözlükçesi, olumlu ya da olumsuz herhangi bir duygu durumunu yoğunlaştırmamıza ya da azaltmamıza izin verir. Bunun anlamı bellidir. Demek ki hayatımızdaki olumsuz duyguların çoğunu alıp onların yoğunluğunu azaltabilir, bizi rahatsız etmeyecek düzeye indirebiliriz. En olumlu tecrübeleri de alıp daha yüksek zevk düzeylerine, daha yüksek güçlendiricilik düzeylerine çıkarabiliriz.
Aynı günün daha sonraki saatlerinde, Bob'la ikimiz yemek yiyorduk. Birlikte ele aldığımız birtakım projeleri konuşmaktaydık. Bir ara Bob bana döndü, "Tony, dünyada hiç kimsenin canının sıkılabileceğine inanamıyorum," dedi. Ben de aynı kanıdaydım. "Ne demek istediğini anlıyorum. Çılgınlık gibi geliyor, değil mi?" dedim. "Evet," dedi. "Can sıkıntısı benim kelime dağarcığımda yoktur." Ben hemen, "Ne dedin?" diye atıldım. "Can sıkıntısı senin kelime dağarcığında yok mu? Daha önce neler konuştuğumuzu hatırlıyor musun? O kelime senin dağarcığında yok, dolayısiyle sen o duyguyu hiç hissetmiyorsun. Hımmm. Acaba bazı duyguları, sırf onları ifade edecek kelimemiz olmadığı için hissetmiyor olabilir miyiz?"
SÜREKLİ OLARAK SEÇTİĞİNİZ KELİMELER SİZİN KADERİNİZİ ÇİZER
Daha önce demiştim ki, olayları kafamızda kendimize sunuş biçimimiz, hayatta neler hissettiğimizi saptar. Bununla ilgili bir farklılık da şu: Eğer bir şeyi ifade edecek yolunuz yoksa, o şeyi yaşayamazsınız. Gerçi bir şeyi, kelimesiz de, resim olarak canlandırabilir ya da onu sesle, başka duyuyla kendinize sunabilirsiniz. Ama kelimeye döktüğümüz zaman bir şeylerin ona ek boyut kattığını, bir gerçeklik duygusu verdiğini inkâr etmeye olanak yoktur. Örneğin bazı Yerli Amerika dillerinde "yalan" için bir kelime yoktur. Bu kavram onların dilinin bir parçası değildir. Düşünüş ve davranışlarının bir parçası da değildir. O kavramı ifade edecek bir kelime olmayınca, kavram da yok gibidir. Aslında Filipinler'deki Tasabay kabilesinin dilinde "nefret", "sevmeme", "savaş" kelimelerinin de yok olduğu söylenir. Amma düşünce!
Şimdi ilk soruma dönersem, Bob hiç can sıkıntısı hissetmiyordu ve kelime dağarcığında böyle bir duyguyu ifade edecek bir kelimesi de yoktu. Bir soru sordum. "Benim duygu durumumu ifadede hiç kullanmadığım bir kelime nedir?" Cevap "depresyon"du. Çaresizlik hissedebiliyordum, kızabiliyordum, merak edebiliyor, bozulabiliyor, aşırı yüklü olabiliyordum ama hiç depresyona girmiyordum. Neden? Hep böyle miydi bu durum? Hayır. Sekiz yıl önce ben sürekli depresyon içinde bir insandım. O depresyon, hayatımı değiştirme irademin her zerresini tüketiyor, sorunlarımı gözüme kalıcı gösteriyor, kişisel gösteriyordu. Bereket versin yeterince acı yaşamış, kendimi o kuyudan kurtarmıştım. Sonuç olarak da acıyı depresyona bağlamıştım. Depresyon durumunda olmanın, ölmeye en yakın şey olduğuna inanmaya başlamıştım. Beynim depresyona bu kadar büyük çapta acıları bağladığı için de hiç farkında olmadan, o kelimeyi dağarcığımdan silmiş, kendime bunu ifade etmek için de hissetmek için de bir yol bırakmamıştım. Bir vuruşta kelime dağarcığımı güçsüzleştirici dilden kurtarmış, en güçlü yürekleri bile çökertecek duygulardan arındırmıştım. Eğer kullandığınız kelimeler grubu, sizi güçsüzleştirecek etkilere sahipse, o kelimelerden kurtulun, yerine sizi güçlendiren kelimeler yerleştirin!
Belki bu noktada siz içinizden, "Bu bir dil meselesi," diyorsunuzdur. "Kelimelerle oynamak ne gibi bir fark yaratabilir ki?" Cevabı belli. Eğer tek yaptığınız kelimeyi değiştirmekse, o zaman tecrübe değişmez. Ama bir kelimeyi kullanmakla alıştığınız duygusal paterni kırabüiyorsamz, o zaman her şey değişir. Değişim Sözlükçesini etkin biçimde kullanmak, yanlış kaynaklan siler, bizi gülümsetir, tümüyle farklı duygular üretir, durumumuzu değiştirir ve daha zekice sorular sormamızı sağlar.
Örneğin, karımla ben çok ihtiraslı insanlarızdır. Her şeyi çok derinlemesine hissederiz. İlişkimizin başlangıcında, aramızda "oldukça yoğun tartışmalar" dediğimiz şeylere girerdik. Ama tecrübelerimize etiket takmakla o tecrübeleri değiştirebildiğimizi keşfettikten sonra, bu konuşmalarımıza "ruh dolu tartışmalar" adını vermeyi kararlaştırdık. O zaman o tartışmalara bakış açımız kökten değişti. "Ruh dolu tartışma"nın kuralları, kavganın kurallarından farklıdır. Duygu yoğunluğu da farklıdır. Yedi yıl boyunca, tartışmalarımızda bir daha o eski duygusal yoğunluk düzeyine hiç dönmedik.
Yumuşatıcı eş anlamlı kelimeler kullanmakla da duygusal yoğunluk düzeyimi değiştirebileceğimi öğrendim. Örneğin, "Biraz bozuğum" ya da "Biraz keyifsizim," demeyi seçiyorum. Becky de kızmaya başladığını hissettiği zaman, "Biraz huysuzum," diyor. İkimiz de gülüyoruz, çünkü paternimiz bozulmuş oluyor. Yeni paternimiz, güçsüzleştirici duygularımızı şakaya vuruyor, bizi gerçekten sıkacak düzeye yükselmelerine izin vermiyor. Canavarı daha küçükken öldürmüş oluyoruz.
Bu Değişim Sözlükçesi teknolojisini dostum Ken Blanchard'a anlattığımda, o da bana durumunu değiştirmek için kullandığı birkaç kelimeyi söyledi. Afrika'da, safarideyken kamyonu bozulduğunda benimseyip kullanmaya başladığı kelimelerden biri, karısına dönüp, "Bu biraz tedirgin edici," dediğinde ortaya çıkmıştı. Durumlarını değiştirme konusunda öyle etkili olmuştu ki, şimdi o kelimeyi düzenli olarak kullanıyorlardı. Golf sahasında attığı top istediği gibi gitmezse, Ken hemen, "Bu vuruş beni hiç ezmedi," gibi bir şey söylüyordu. Bu türlü değişiklikler duygusal yönü değiştirdiği için hayatımızın kalitesini de değiştirebiliyor.
DEĞİŞİM SÖZLÜKÇESİNİ BAŞKALARINA YARDIM ETMEK İÇİN DE KULLANABİLİRSİNİZ
Kelimelerin gücünü bir kere anlayınca, yalnız kendi kullandığınız kelimelere değil, çevrenizdekilerin kullandığı kelimelere karşı da son derece duyarlı olursunuz. Ben Değişim Sözlükçesi'yle ilgili yeni anlayışı edindikten sonra, kendimi çevremdekilere yardım eder buldum. Bu teknolojiyi ilk defa bilinçli kullandığım seferi hiç unutmayacağım. Jim adlı bir arkadaşıma yardım ederken olmuştu. Kendisi çok başarılı bir işadamıdır. O sıra zor bir dönemden geçiyordu. Onu daha önce hiç bu kadar sıkkın görmediğimi hatırlıyorum.
Konuşurken kendisinin ne kadar sıkkın ve depresyon içinde olduğunu söylüyor, her şeyin ne kadar ters gittiğini anlatıyordu. Yirmi dakika konuştu, en az on iki kere "depresyon" kelimesini kullandı. Değişim Sözlükçesi'nin onun durumunu ne kadar çabuk değiştirebileceğini merak ettim "Gerçekten depresyon mu hissediyorsun, yoksa biraz çaresizlik mi hissediyorsun?" diye sordum. "Çok büyük çaresizlik hissediyorum," dedi. Ben o zaman, "Görünüşe göre sonunda ilerleme sağlayacak bazı olumlu değişiklikler yapıyorsun," dedim. O bunu kabullenince, bu sefer ona kullandığı kelimelerin duygusal durumuna nasıl etki yapabileceğini tarif ettim "Bana bir iyilik yapar mısın?" dedim. "Şu on gün boyunca, "sıkkın" ve "depresyon" kelimelerini bir kere bile kullanmayacağına söz verir misin? Eğer kullanacak gibi olursan, onun yerine hemen güçlendirici bir kelime bul. Depresyon yerine, biraz keyfim kaçık, de. Daha iyiye gidiyorum de. Ya da olayları tersine çeviriyorum, de."
Buna bir deney olarak katılmaya razı oldu. Sonucu herhalde tahmin edebilirsiniz. Kelimelerinde yaptığı basit bir değişiklik, tüm paternini değiştirdi. Bir daha kendini o acı düzeyine vardırmadı, hep daha güçlü ve "kaynak dolu" bir durumda kaldı. İki yıl sonra Jim'e, onun başından geçen o olayı yazmakta olduğumu söylediğimde, o gün bugündür bir daha depresyon hissetmediğini, çünkü yaşadığı tecrübeyi tarif etmek için hiç o kelimeyi kullanmadığım söyledi.
Unutmayın, Değişim Sözlükçesi'nin güzelliği basitliğindedir. Bu kadar basit ve evrensel bir şeyi kullandığınız anda hemen hayat kalitenizi yükselteceğini bilmek de çok değerli bir bilgidir.
Bir tek kelime değiştirmekle mümkün olan değişimin harika bir örneği de birkaç yıl önce, ulusal çapta bir kamyon şirketi olan PIE'de yer almıştı. Bu şirketin yöneticileri, nakliye işlerinin %60'ının yanlış sevkıyat olaylarıyla dolu olduğunu, bu işin kendilerine yılda çeyrek milyon dolardan fazla bir paraya patladığını bulgulamışlardı. Dr. W. Edvvards Deming'i, bu durumun nedenini bulsun diye tuttular. Deming bir araştırma yaptı ve yanlışlıkların %56'sının nedenini, şirketin kendi işçilerinin konteynerleri yanlış tanımlamasından kaynaklandığını anladı. Deming'in önerisi üzerine PIE yöneticileri, şirket düzeyinde kalite yükseltmeye karar verdiler, bunun en iyi yolu olarak da, işçilerin kendilerini ne gözle gördüğünü etkilemeyi seçtiler. Ondan sonra işçiler kendilerine işçi ya da kamyoncu diyecekleri yerde, zenaatçı demeye başladılar.
Bu, başlangıçta herkese garip geldi. Bir işin yalnız adını değiştirmekten ne yarar çıkardı ki? Aslında değişen bir şey yoktu çünkü. Ama çok geçmeden, bu kelimeyi sürekli kullanan işçiler kendilerini "zenaatçı" gibi görür oldular. Otuz gün geçmeden PIE'daki %56 yanlış nakliyat olayları %10'un altına düştü, sonunda da bir yıl içinde çeyrek milyon doları tasarruf etmeyi başardılar.
Bu olay bir temel gerçeğe işaret etmektedir: Şirketler kültürümüzde olsun, birey olarak olsun, kullandığımız kelimelerin, gerçeği algılayış biçimimiz üzerinde büyük etkisi vardır. Benim CANI! kelimesini yaratışımın, Japonların kaizen'ini kullanmayışımın nedenlerinden biri, bir tek kelimenin
içine, sürekli ve sonu gelmez iyileştirmelerle ilgili felsefeleri ve düşünce paternlerini sığdırmak içindir. Bir kelimeyi sürekli kullanmaya başladınız mı, neleri düşündüğünüzü ve nasıl düşündüğünüzü etkilemeye başlar. Kullandığımız kelimeler, anlam ve duygu içerirler, insanlar durmadan kelimeler icat eder. İşte dil denilen şeyin mucizelerinden biri de budur. Hele İngilizce dili, yeni kelimelere ve kavramlara çabucak kucak açan bir dildir. Yeni yayınlanmış sözlüklerden birini elinize alsanız, orada nice dillerin katkılarını göreceğiniz gibi, türlü çıkar gruplarının katkılarını da bulursunuz.
Örneğin surfing kültürüne sahip insanlar, "tübüler" gibi, "rad" gibi kelimeler yaratarak, günlük hayatlarının o "dehşet verici" tecrübelerini tarif ermektedirler. Kendi aralarında kullandıkları dil öyle yaygın kabul görmeye başlamıştır ki, artık argomuza girmiş, düşünce biçimimizi etkiler olmuştur. Burada yine, çevreden bize bulaşan kelimelerle kendi seçtiğimiz kelimelere dikkat etme konusu ortaya gelmektedir. Eğer, "r edecek haldeyim," derseniz, duygusal acı düzeyinizi gerçekten hayat kalitenizi tehdit edecek kadar yükseltmiş olursunuz. Romantik ilişkiniz olan birine, "Ben gidiyorum," derseniz, bu ilişkinin gerçekten sona ermesi tehlikesi doğar. Ama, "İnanılmaz derecede çaresizim," ya da "Kızgınım," derseniz, olayı çözümleme şansınız artar.
Çoğu meslekler, yapılan işleri tarif ermekte kullandıkları kelimelere sahiptirler. Örneğin sahne sanatçıları ve show-man'ler sahneye çıkmadan önce midelerinde bir gerilim hissederler. Solumaları değişir, nabızları yükselir, terlemeye başlarlar. Bazıları bunu performansa hazırlanmanın doğal bir parçası olarak kabul eder, bazıları da başaramayacaklarının işareti sayar. Carly Simon'ın "sahne korkusu" dediği bu duygular onun sahneye çıkmasını yıllarca engellemiştir. Bruce Springsteen ise, midesinde aynı şeyi hissetmesine rağmen bunu "heyecan" diye adlandırmaktadır. Az sonra çok güçlü bir tecrübe yaşayacağını, binlerce insanı eğlendireceğini ve onlara bu eğlenceyi çok sevdireceğini bilmektedir. Bir an önce sahneye çıkmak için heves duymaktadır. Bruce Springsteen için midesindeki gerilim bir müttefiktir, Carly Simon içinse bir düşmandır.
Ömrünüzde hissettiğiniz olumsuz duyguların hepsini alıp yoğunluk düzeylerini düşürebilseydiniz, sizi bu kadar güçlü biçimde etkileyememelerini, dolayısiyle kontrolün hep kendi elinizde olmasını sağlayabilseydiniz, hayatınız nasıl olurdu acaba? En olumlu duygularınızı alıp yoğunlaştırsamz, bu yolla kendinizi daha yüksek bir düzeye çıkarsanız, o zaman hayatınız nasıl olurdu? Bunların ikisini de göz açıp kapayana kadar yapabilirsiniz. İşte ilk ödeviniz:
Hemen şimdi bir an vakit ayırın ve şu ara kendinizi berbat hissedebilmek için sık sık kullandığınız üç kelimeyi yazın (sıkıntı, çaresizlik, hayal kırıklığı, öfke, küçük düşme, incinme, gücenme, üzgün, vb.) Hangi kelimeleri seçerseniz, lütfen kendinizi güçsüzleştirmek için sürekli kullandıklarınız olmasına dikkat edin. Değiştirmeniz gereken kelimeleri bulmak için kendinize, "Sürekli hissettiğim olumsuz duygular hangileri?" diye sormanız gerekir.
Bu üç kelimeyi belirledikten sonra biraz da eğlenin. Beyin fırtınasına girin, paterninizi kırmak ya da en azından duygu yoğunluğunuzu biraz düşürmek için bunların yerine ne gibi kelimeler bulabileceğinize bakın. Size uzun vadede gerçekten iyi etki yapacak kelimelerin nasıl bulunacağı yolunda biraz ipucu vereyim. Unutmayın ki beyniniz, sizi acıdan kurtarıp zevke ulaştıracak her şeye bayılır. O halde, eski sınırlayıcı kelimenin yerine kullanmak isteyeceğiniz bir yeni kelime seçin.
Benim "kızgın" yerine "bozuk" ya da "biraz rahatsız" sözlerini kullanışım, bunlar bana çok gülünç geldiği içindi. Kendi paternimi ve beni dinleyenlerin paternini kırmak için (ben patern kırmayı pek sevdiğime göre) bunları kullanırken bol bol da eğlendim. Böyle şeyler bulursanız, bu sürecin tiryakisi olacağınızı da söyleyebilirim.
Önce hayatta size kötü duygular veren üç (sık kullandığınız kelimeyi belirledikten sonra, işe koyulup bunlara alternatifler bulun. Bunlar paterninizi ya sizi güldürerek kırsın, ya da en azından duygu yoğunluğunu azaltsın.
Eski, Güçsüzleştirici Kelime 1.
2.
3.
Yeni, Güçlendirici Kelime 1.
2.
3.
Bu kelimeleri gerçekten kullanmayı nasıl sağlayabilirsiniz? Cevabı basit: Kendinize NAŞ yaparak. Yani Nöro-Asosiyatif Şartlanma. İlk iki adımı hatırlıyor musunuz?
Birinci Adım: Hayatınızda çok daha fazla zevk ve çok daha az acı olmasını sağlamaya karar verin. Buna ulaşmanızı engellemiş olan şeylerden birinin, olumsuz duyguları yoğunlaştıran kelimeler olduğunu anlayın.
İkinci adım: Bu üç yeni kelimeyi kullanmak için kendinize kaldıraç bulun. Bunu yapmanın bir yolu, iyi hissetmek dururken kendinizi mutsuz etmenin ne kadar gülünç bir davranış olduğunu düşünmektir! Belki kaldıraç bulmanın daha da güçlü bir yolu, benim yaptığımı yapmak olabilir: Üç dostunuzla, değiştirmek istediğiniz kelimeleri konuşun. Örneğin ben sık sık kendimi "çaresiz" hissederdim. Onun yerine "hayranlık" duymaya karar verdim. Sık sık, "Şunu yapmaya mecburum" diyordum, bu da bana stres yüklüyordu. Kendime ne kadar şanslı olduğumu hatırlatmak için, "Bunu yapma fırsatım var" demeye başladım. Çünkü aslında hiçbir şeyi yapmaya mecbur değiliz! "Öfkeli" yerine de, "bozuk", "rahatsız" ya da "biraz kaygılı" gibi şeyleri koydum.
On gün boyunca, eski kelimeyi kullandığımın farkına vardığım anda hemen paterni kırıp yenisini kullanıyordum. Kararımı bozmadan uygulamanın zevki içinde, kendime yeni bir patern oluşturdum. Ama yolumdan saparsam, dostlarım bana yardım edeceklerdi. "Tony, öfkeli misin, yoksa biraz bozuk mu?" "Çaresiz misin yoksa hayranlık mı duyuyorsun?" Onlara bunu silah olarak kullanmamalarını kesinlikle söyledim. Beni desteklemek için kullanacaklardı. Kısa bir süre içinde bu yeni dil paternleri benim normal yaklaşımım haline geldi. Bunun anlamı, artık hiç öfkelenmiyorum mu demek? Tabii ki değil. Öfke de zaman zaman çok yararlı bir duygu olabilir. Biz yalnızca, olumsuz duyguların ilk araç olarak seçilmesini istemiyoruz. Seçeneklerimizin düzeyine katkıda bulunmak istiyoruz. İçine sıvı duyguların dökülebileceği daha çok sayıda kalıbımız olsun istiyoruz.
Bu değişiklikleri yapmayı gerçekten istiyorsanız, üç arkadaşınıza durumu anlatın, istediğiniz kelimeleri söyleyin, size saygı çerçevesi içinde "(eski kelime) misin yoksa (yeni kelime) misin?" diye sorsunlar. Kendi patentlerinizi kırmaya da adanın. Yeni seçeneği kullandığınız zaman kendinizi bir zevkle ödüllendirin. O zaman hayatınızda yeni düzeyde bir seçenek doğar.
Tabii ki Değişim Sözlükçesini kullanmak yalnız olumsuz yoğunluklarla sınırlı değildir. Aynı zamanda bize olumlu duyguları daha yoğunlaştırma olanağı da getirmektedir. Bizi size nasılsınız diye sorunca, "İyiyim" ya da, "Eh, şöyle böyle" diyecek yerde, "Harikayım!" deyip onları şaşırtın! Kulağa basit gelse bile, bu da nörolojinizde yeni bir patern yaratır, zevke giden yeni bir nöral otoyol oluşturur. Şimdi oturup nasıl olduğunuzu ifade etmekte sık kullandığınız üç kelimeyi yazın. Bunlar, "eh, fena sayılmaz" ya da "ucu ucuna iyi sayılabilir" anlamına gelen şeyler olsun. Sonra size ilham verecek daha güçlü kelimeler bulun.
Eski, Güçsüzleştirici Kelime 1
2.
3.
Yeni, Güçlendirici Kelime 1.
2.
3.
Yine üç arkadaş sistemini kullanarak bu yeni, güçlü, olumlu kelimelere kendinizi alıştırıp bir yandan da eğlenin!
Değişim Sözlükçesinin kendimize ve başkalarına yapabileceği etkiyi ne kadar vurgulasak abartı sayılmaz. Benim yumuşatıcı ve yoğunlaştıncı dediğim şeylerin değerini unutmamamız gerekir. Bunlar bize başkalarıyla ilişkilerimizde daha yüksek derecede hesaplılık kazandırırlar. Hem romantik ilişkilerde, hem iş ilişkilerinde hem de ikisi arasındaki alanda bulunan her tür senaryoda!
Yıllar önce işimde bir şeyin "fosladığını" düşündüğüm zaman ilgili kişiyi arar, "Şu konuya çok canım sıkıldı" ya da "Bundan adamakıllı korkuyorum" derdim. Bu nasıl etki yapardı, biliyor musunuz? Benim dil paternim, karşıdaki kişiyi hemen tepkiye iterdi. Benim niyetim bu olmasa da iterdi. Genellikle savunmaya geçerlerdi.. O zaman çıkan zorluğun çözümünü ikimiz de bulamazdık.
Sonradan öğrendim ki yapılacak şey (duyguyu çok yoğun hissetsem bile), "Ben bir konuda biraz kaygılıyım. Acaba yardım edebilir misin?" diye sormak. Bir kere, böyle yapmak benim kendi duygusal yoğunluğumun düzeyini indiriyor.
Hem bana yararı oluyor, hem de karşımdaki insana. Neden mi? Çünkü "kaygı" sözü, korkmaktan da, kızmaktan da çok daha farklı. Öteki sözleri seçince, o kişinin yeteneklerine pek güvenmiyormuşsunuz gibi oluyor. İkincisi, "biraz" sözünü elemek mesajı önemli ölçüde yumuşatıyor. Yoğunluk azalınca da, karşıdaki kişi güçlü bir durumdayken cevap verebiliyor, benim o kişiyle iletişim düzeyim de iyileşiyor.
Bunun ev içindeki ilişkilerinizi de nasıl iyiye götürebileceğini görüyor musunuz? Siz genelde çocuklarınızla nasıl konuşursunuz? Genellikle biz, seçtiğimiz kelimelerin onlar üzerindeki etkisini fark etmeyiz. Çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi, her şeyi kişisel anlamda alma eğilimindedir.
Düşüncesiz sözlerin onlar üzerinde yaratacağı olumsuz etkiye duyarlı olmamız gerekir. İkide bir sabırsız bir sesle, "Ne aptalsın!" ya da "Ne sakarsın!" diye patlamak, çocuğun kendi değerini düşük görmesine yol açabilen güçlü bir patern haline gelebilir. Bu paterni kırın ve ona, "Davranışların beni biraz tedirgin ediyor; yanıma gel de şu olayı bir konuşalım" demeniz gerekir. Hem paterni kırmış olursunuz, hem her ikiniz için de yüksek düzeyde bir iletişim ortamı açılmış olur, duygular ve istekler ortaya dökülebilir, hem de çocuğa, sorunun kişi olarak kendilerinde değil, yalnızca davranışlarında olduğu mesajını verir. Çünkü davranış, değiştirilebilecek bir şeydir. İşte o zaman, benim Gerçeklik Köprüsü* dediğim şey kurulabilir bu da iki insan arasında daha güçlü ve daha olumlu iletişimin temelidir, çocuklarınız üzerinde de daha güçlü ve olumlu etkisi olur.
Bu durumların herhangi birinde anahtar paterninizi kırabilmektir. Aksi halde, durumunuz kaynak yoksunu bir durum olur, sonradan pişman olacağınız şeyler söyleyebilirsiniz. Nice ilişkilerin bozulmasının nedeni budur. Öfke durumundayken, karşımızdakinin duygularını incitecek, onları karşılık vermeye itecek, ya da çok incindikleri için bir daha bize açılmamalarına yol açacak şeyler söyleyebiliriz. Kelimelerin gücünü bu nedenle anlamamız gerekir. O güç hem yaratıcı, hem de yıkıcı bir güçtür.
"Alman halkı savaşçı bîr halk değildir. Asker bir halktır. Bunun da anlamı, savaşı istemiyor, ama ondan korkmuyor demektir. Barışı sever, ama onuruna ve özgürlüğüne de büyük önem verir."
ADOLF HITLER
Çağlar boyunca kelimeler, demagoglar tarafından nice cinayetler, nice despotluklar için araç olarak kullanılmıştır. Hitler'in ulusça hissedilen çaresizlik duygularını, küçük bir grup insana yönelik düşmanlık haline çevirmek için kullandığı araç da buydu, toprak açlığı yüzünden Alman halkını savaşın ku-
Gerçeklik Köprüsü, bizim şirketimiz olan Robbins Başarı Sistemleri'nin şirket eğitim programlarında kullandığı iletişim stratejilerinden biridir; yönetimle elemanlar arasındaki ilişkileri zenginleştirdiği gibi, yönetim ekibi üyelerinin kendi aralarındaki iletişime de kalite kazandırır.
Yakın tarihimizde, belli bir tecrübeyi yeniden tanımlarken kullanılan kelimelerin ne kadar dikkatle seçilebildiğine ilişkin pek çok örnek görebilmekteyiz. Körfez savaşı sırasında kullanılan askeri jargon, inanılmaz derecede karmaşık bir dildi. Ama yer almakta olan yıkımın etkisini yumuşatmayı da başarmıştı. Reagan döneminde MX roketine "Barış Roketi" (Peacemaker) diye isim takılmıştı. Eisenhovver yönetimi de Kore Savaşından hep "polis harekâtı" diye söz ederdi.
Kelimelerimizi doğru seçmek zorundayız, çünkü yalnız bizim gözümüzde ve kendi tecrübelerimizle ilgili olarak değil, başkaları için de anlam taşımaktadırlar. İnsanlarla iletişiminizde aldığınız sonuçlardan pek hoşlanmıyorsanız, seçip kullandığınız kelimelere bir dikkat edin ve daha seçici olun. İşi gereğinden fazla abartıp da, tek kelime söyleyemeyecek hale gelin demiyorum. Ama sizi güçlendiren kelimeleri seçmeniz son derece önemlidir.
Aynı şekilde, olumsuz duygularımızın yoğunluğunu azaltmak da bizim yararımıza mı olur? Bunun cevabı, HAYIR! Bazen bir değişiklik yaratabilecek güçte kaldıraç bulabilmek için kendimizi kızgın duruma getirmemiz gerekir. İnsanî duyguların hepsinin bir yeri vardır. Bundan Bölüm 11'de söz edeceğiz. Ama işin en başında en olumsuz ve yoğun durumlara girmekle başlamak doğru değildir. Beni lütfen yanlış anlamayın. Size hiç olumsuz duygu içermeyen bir hayat yaşayın demiyorum. Bu tür duyguların da çok önem kazandığı zamanlar olur. Onları bir sonraki bölümde zaten ele alacağız. Unutmayın ki bizim amacımız, hayatımızda hep daha az acı hissetmek, daha çok zevk hissetmektir. Değişim Sözlükçesi'ni iyi bilmek, o amaca doğru giden en basit ve güçlü adımlardan yalnızca biridir.
Tecrübenizi sınırlayacak etiketlerden uzak durun. İlk bölümde dediğim gibi, bir zamanlar "öğrenme özürlü" diye yaftalanmış bir çocukla çalışmıştım, şimdi o çocuk dahî sayılıyor. Bu bir tek kelimedeki değişikliğin onun kendine bakışını nasıl etkilediğini, içindeki kaynaklardan şimdi ne kadarını kullanmaya başladığını artık siz tahmin edin. Ya siz hangi kelimelerle tanınmak istersiniz? Başkaları sizi anlatırken hangi kelime ya da cümleleri kullansın sizce?
Başkalarının taktığı etiketleri kabullenirken de dikkatli olmalıyız, çünkü bir şeye bir etiket takıldı mı, ona uygun bir duygu yaratırız. Bu en çok da hastalıklarda böyledir. Psiko nöro-immünoloji alanında incelediğim her şey, kullandığımız kelimelerin güçlü biyokimyasal etkiler yarattığını gösteriyor.
Norman Cousins'la yaptığım bir görüşmede, kendisi bana son 12 yıl içinde 2000 hasta üzerinde yaptığı bir çalışmayı anlatmıştı. Defalarca dikkat etmiş bir hastaya bir teşhis konduğu anda, yani semptomlarına bir etiket takıldığı anda, hastanın durumu kötüye gidiyormuş. Kanser gibi, multiple skleroz gibi, kalp gibi etiketler hastalarda panik yaratıyor, bir çaresizlik ve depresyon doğuruyor, vücudun bağışıklık sistemini büsbütün çökertiyormuş.
ŞİMDİ DE SPONSORUMUZ İÇİN BİR DAKİKA SESSİZLİK...
Bazen kelimeler istendiğinden daha büyük değişiklikler de yaratabilir. Bunun böyle olduğunu, başta gelen reklamcılar da onaylayacaklardır. "Dirilin! Siz Pepsi Kuşağısınız" sloganının Çince'ye çevirisi yapıldığında, şirketin yöneticileri milyonlarca dolar harcayarak yaptıkları duyuruların anlamını öğrenip şaşkınlığa uğramışlardı. Duyuru o dilde şu anlama geliyordu: "Pepsi atalarınızı mezardan geri getirir." Chevrolet firması da yeni Nova arabanın Latin Amerika'da miskin giden satışlarına üzülüp duruyordu, sonunda nova sözünün İspanyolca'da "Gitmiyor!" anlamına geldiğini fark ettiler.
Bunun tersine eğer hastalar bazı etiketlerin yarattığı depresyondan kurtulabilirlerse, bağışıklık sistemlerinde de ona göre bir yükseliş yer aldığı, araştırmalarla kanıtlanmış. Cousins bana, "Kelimeler hastalık yapabilir, kelimeler öldürebilir" diyordu. "Bu nedenle akıllı doktorlar, nasıl iletişim kurduklarına çok dikkat ederler." İşte bu nedenle, bizim uygulamalı yönetim şirketimiz olan Fortune Management'de, doktorlarla çalışırken onlara yalnız mesleklerinde daha ilerlemeleri için yardım etmekle kalmıyor, aynı zamanda daha çok katkıda bulunmaları için duygusal duyarlılık kazanma yollarını da öğretiyoruz. İşinizde insanlarla çalışmanız gerekiyorsa, kelimelerin çevrenizdekileri etkileme gücünü anlamanız şarttır.
Bu konuda kuşku duyuyorsanız, Değişim Sözlükçesi'ni kendi üzerinizde denemenizi öneririm. Neler olduğunu göreceksiniz. Genellikle seminerlerde insanlar, "Bu kişinin bana yaptığına öyle kızgınım ki!" gibi şeyler söylerler. Onlara "Kızgın mısınız, yoksa kırıldınız mı?" diye sorarım. Sırf bunu sormak bile, durumu yeniden değerlendirmelerine yol açar. Yeni bir kelime seçip, "Herhalde kırıldım" dediklerinde, yoğunluk azalmasını fizyolojilerinden bile görebilirsiniz. İncinme duygusuyla başa çıkmak onlara öfkeyle başa çıkmaktan çok daha kolay gelmektedir.
Aynı şekilde, hiç aklınıza gelmeyen alanlarda da duygu yoğunluğunu azaltmaya çalışabilirsiniz. Örneğin, "Açlıktan ölüyorum" demek yerine, "Kendimi biraz aç hissediyorum" deseniz ne olur? Bunu demekle siz de benim gibi göreceksiniz ki iştahınız birkaç dakika içinde azalacaktır. Bazen insanlar kendilerini duygusal bir telaş durumuna sokma paternini alışkanlık haline getirdikleri için gereğinden fazla yerler. Bunun birazı da sürekli olarak kullandıkları kelimelerden gelir.
Geçenlerde yaptığımız Kaderle Randevu seminerinde, kelimelerin kişinin duygusal durumunu bir anda değiştirmesiyle ilgili harika bir örnek gördük. Katılımcılardan biri yemekten döndüğünde pek neşeliydi. Kendisi anlattı. Yemekten hemen önce ağlayarak salondan kaçma isteği duymuş. "Her şey kafamda karma karışıktı" dedi. "Kendimi patlayacak gibi hissediyordum. Kriz geçirecek gibi. Ama kendime dedim ki, "Yo, kriz değil, değişim bu!" Ardından da, "O da değil, bir depar!" dedim." Evet, değiştirdiği yalnızca bir kelimeydi, ama etiket kontrolünü eline aldığı anda kendi durumunu da yaşamakta olduğu tecrübeye bakışını da, tüm gerçeğini de değiştirmişti.
İşte fırsat elinizde... Kontrolü elinize alın. Alışkanlıkla kullandığınız kelimelerin farkına varın, onların yerine sizi güçlendiren kelimeler kullanmayı benimseyin, duygusal yoğunluğunuzu uygun şekilde alçaltıp yükseltin. Bugün başlayın. Bu süreç etkisini devreye sokun. Kelimelerinizi yazın, kararınızı verin, izleyin, bu basit aracın tek başına bile neler sağlayabileceğini görün.
Şimdi de, duygularınızı yönetme konusunda yine bu kadar eğlenceli, yine bu kadar basit ama güçlendirici bir başka konuyu ele alalım. Birlikte yola koyulalım, yepyeni olanaklara kapı açabilmek için de...
BLOKLARI KIRIN, DUVARI YIKIN, İPİ BIRAKIN VE DANS EDEREK BAŞARIYA YÖNELİN: HAYAT METAFORLARININ GÜCÜ
"Metafor belki de insanoğlunun en verimli potansiyellerinden bindir. Etkinliği sihir gücüne yakındır ve sanki Tann'nın yaratıklardan birinin içinde unuttuğu yaratma gücüne benzemektedir."
JOSE ORTEGA GASSET
Bir önceki bölümde, kelimelerin gücünün hayatımızı nasıl biçimlendirdiğini, kaderimizi nasıl yönlendirdiğini konuştuk. Şimdi de, daha bile büyük güç taşıyan, daha yoğun duygularla yüklü olan kelimelere bakalım: metaforlar. Metafor lan anlayabilmek için önce sembolleri anlamamız gerekmektedir.
Hangisi daha anî bir etki yaratır: "Hıristiyan" sözü mü, yoksa haç işareti mi? Eğer siz de diğer insanların çoğu gibiyseniz, haç işaretindeki olumlu duyguların daha çok olduğunu söyleyeceksiniz. O işaret aslında birbirini dik kesen iki çizgiden başka bir şey değildir ama milyonlarca insana bir standardı, bir hayat biçimini ifade eder. Şimdi o haçı alın, uçlarını büküp gamalı haç yapın, onu da "Nazi" kelimesiyle karşılaştırın.
Hangisi daha yoğun olumsuz duygular veriyor? Eğer insanların çoğu gibiyseniz, gamalı haç, olumsuz duyguları kelimeden daha çabuk getirecektir. İnsanlık tarihi boyunca semboller her zaman duygusal bir tepki yaratmak, insanoğlunun davranışını etkilemek için kullanılmıştır. Sembol olarak pek çok şey kullanılmıştır: imajlar, sesler, nesneler, eylemler ve tabii kelimeler. Eğer kelimeler sembolikse, o zaman metaforlar da yükseltilmiş sembollerdir diyebiliriz.
Nedir metafor? Bir kavramı ne zaman başka bir şeye benzeterek anlatmaya kalkarsak, metafor kullanıyoruz demektir (yani teşbih, hattâ daha doğrusu istiare). Aslında o iki şeyin birbirine benzerliği pek az olabilir, ama birini çok iyi tanıyor olmak bize ikincisini daha iyi anlama olanağını getirir. Metaforlar semboldür ve sembol oldukları için duygusal yoğunluğu normal kelimelerden daha hızlı ve daha tamam biçimde yaratabilirler. Metaforlar bizi bir anda değiştirebilmektedir.
Biz insanlar sürekli olarak metaforlarla düşünür, metaforlarla konuşuruz. İnsanların sık sık, "Kayayla duvarın arasına sıkışmış" durumda olduklarından söz ettiklerini duyarsınız. Ya da "karanlıktayız" derler, "kafamı suyun üstünde tutma mücadelesi veriyorum," derler. Acaba mücadelenizi, "kafayı su üstünde tutmak" biçiminde ifade ettiğinizde, "başarı merdivenine tırmanmak" dediğiniz zamankine göre biraz daha mı stresli olursunuz? Bir sınava girişinizi anlatırken, "yelkeni açıp cevapları işaretledim" demekle, "iğneyle kuyu kazdım" demek arasında bir duygu farkı var mıdır? Zamanın geçişini anlatırken, "Zaman emekliyor" ile "Zaman uçuyor" demek arasında algıladığınız tecrübe değişik olur mu? Hem de nasıl!
Öğrenmenin en başta gelen yollarından biri, metaforlarla öğrenmektir. Öğrenme dediğimiz süreç, zihnimizde yeni bağlantılar, asosiyasyonlar kurmak, yeni anlamlar yaratmaktır, metaforlar da bu işe son derece uygundur. Bir şeyi iyi anlayamadığımız zaman, bir metafor kullanmak bize, anlamadığımız şeyin, anladığımız bir başka şeye ne kadar çok benzediğini gösterir. Metafor bize, ilişkiyi bağlama konusunda yardımcı olur. Eğer X, Y gibiyse ve biz de X'i anlıyorsak, bir anda Y'yi de anlarız. Örneğin biri size elektriği anlatırken "ohm", "amper", "vat" "rezistans" gibi kelimeler kullanıyorsa, büyük olasılıkla kafanızı karıştıracaktır, çünkü siz herhalde bu kelimelerden bir şey anlamıyorsunuzdur, onlara ait referanslara sahip değilsinizdir, bu nedenle aralarındaki ilişkileri de anlayamazsınız.
Ama ben size elektriği anlatırken, onu zaten bildiğiniz, tanıdığınız bir şeye benzeterek anlatırsam ne olur? Örneğin size bir boru resmi çizsem, "Hiç borunun içinden akan su gördün mü?" desem, hemen evet dersiniz. O zaman ben, "Ya bu borudan geçen suyu yavaşlatabilen bir kapakçık olsaydı? İşte o kapakçığa rezistans denir" desem, o zaman rezistansın ne işe yaradığını daha iyi anlar mıydınız? Tabii anlardınız. Bir anda bilirdiniz. Neden? Çünkü ben size o yeni kavramın, bildiğiniz bir şeye benzerliğini göstermiş olurdum.
Buda, Hazreti Muhammed, Konfüçyüs, Lao-Tzu gibi bütün büyük öğretmenler, sıradan insana dediklerinin anlamını anlatabilmek için metaforlar kullanmışlardır. Dinsel inançları bir kenara bırakırsak, İsa peygamberin olağanüstü bir öğretmen olduğunu, sevgiyle ilgili mesajlarının bugüne kadar ulaşmasının yalnız ne dediğine değil, onu deyiş biçimine dayandığını çoğunuz kabul edersiniz. İsa balıkçılara gidip de onlara yani Hıristiyanlara "toplamalarını" söylememiştir, çünkü onlar bu "toplama" sözünden bir şey anlamayacaklardır. Onlara, "insanların balıkçısı olmanızı istiyorum" demiştir.
O metaforu kullandığı anda, balıkçılar ne yapmaları gerektiğini hemen anlamışlardır. Metafor onlara, yeni kişileri inancın çevresine toplamak için neler yapmaları gerektiğini adım adım göstermeye yetmiştir. İsa karmaşık fikir ve kavramları basit imajlar halinde aktarmanın, insanların o mesajı yüreklerinde hissetmesini sağlamanın ustasıydı. Hattâ kendi hayatını bile bir metafor olarak kullanmış, Tanrı'nın sevgisini ve ruhun kurtulması vaadini bu yolla ifade etmişti.
Metaforlar, hayat tecrübemizi genişletip zenginleştirerek bizi güçlendirebilir. Ama ne yazık ki, eğer dikkat etmezsek, bir metaforu kabul ettiğimiz anda birçok sınırlayıcı inancı da onunla birlikte kabul etmiş oluruz. Fizikçiler uzun yıllar boyunca, atom çekirdeğinde elektronların proton ve nötronla olan ilişkisini tarif edebilmek için güneş sistemi metaforunu kullanmışlardır. Nesi harikadır bu metaforun? Öğrenciler bunu duydukları anda, atomun zaten bildikleri, anladıkları bir şeyle ilişkisini de anlayabilmektedirler. Atomu bir anda güneş gibi, elektronları da gezegenler gibi candırabilmektedirler. Ama bu metaforun yarattığı zorluk da, fizikçilerin bunu kabul etmekle, farkında olmadan, bir inancı da birlikte kabul etmeleri, elektronların çekirdeğe uzaklığının, gezegenlerin güneşe uzaklığı gibi sabit kaldığına inanmaya başlamalarıdır. Bu yanlış ve sınırlayıcı bir inanç olmuştur. Hattâ sırf bu yüzden, atomla ilgili bir yığın sorular yıllarca çözülememiştir. Bugün artık elektronların yörüngesinin çekirdeğe uzaklığının sabit olmadığını biliyoruz. Bunların yörüngelerinin çekirdeğe uzaklığı değişkendir. İşte bu yeni anlayış, o güneş sistemi metaforu terk edilinceye kadar yerleşememiştir. Yerleşince de sonucu, atom enerjisini anlama konusunda büyük bir sıçrayış getirmiştir.
Hani o öfkeli genel müdürümü hatırlıyor musunuz? Değişik Sözlükçesi teknolojisinin önemini keşfettiğim gün, küresel metaforlar dediğim şeyin değerini de keşfetmiştim.
Genel müdürümün duygularını yoğunlaştıran metaforlar kullanmakta olduğunun farkındaydım. Acaba bu olumsuz duygulan hissetmesinin ilk nedeni nedir, diye merak ediyordum. Siz de, ben de biliyoruz ki, yaptığımız her şey, içinde bulunduğumuz duruma bağlıdır, onu da, fizyolojimizle, olayları kafamızda nasıl temsil ettiğimiz saptamaktadır.
Ona neden bu kadar sinirlendiğini sordum. "Çünkü bizi bir kutuya tıkmış, kafamıza da namluyu dayamış gibiler," dedi. Kafanızın içinde, sizi böyle bir duruma soktuklarına inansanız, sizin de duygularınız yoğunlaşmaz mıydı? Neden kızdığı ortadaydı işte. Bana gelince, ben yıllardan beri insanlara, metaforlarını değiştirme yoluyla ve davranış paternlerini kırma yöntemiyle duygularını değiştirmeleri için yardımcı olmaktaydım, ama bunu yapmakta olduğumun farkında değildim. (İşte etiket yaratmanın gücü de bir bakıma burada: Yaptığınız şeye bir kere bir etiket takınca onunla tutarlı davranışı da bir anda yaratabiliyorsunuz.)
Genel müdürüme dönüp, "O su tabancası ne renk?" diye sordum. Yüzüme şaşkın şaşkın baktı, "Ne?" diye sordu. Ben sorumu tekrarladım. "Kafana tuttukları su tabancası ne renk?" dedim. O zaman paterni hemen kırıldı. Soruma cevap verebilmek için, zihnini benim o saçma cümleme odaklamak zorunda kalmış, bu da onun iç odağını bir anda değiştirmişti. Su tabancasını gözünde canlandırdığı anda, duygusal durumu da değişti mi dersiniz? Hem de nasıl! Gülmeye başladı.
Görüyorsunuz ya, tekrar tekrar sorduğunuz soru ne olursa olsun, kişi sonunda ona bir cevap bulmak zorunda kalır. Ve sorunuza cevap verdikleri anda da zihinsel odakları değişir. Örneğin ben size tekrar tekrar, "Mavi rengi düşünme" dersem, siz hangi rengi düşünürsünüz? Tabii ki maviyi... Ve düşündüğünüz neyse, duygularınız da öyle olur.
Ona durumu su tabancası açısından düşündürmekle, güçsüzleştirici imajını bir anda yıkmış, duygusal durumunu da onunla birlikte değiştirmiştim. Ya o canlandırdığı kutu? O konuyu farklı biçimde ele aldım, çünkü onun rekabetçi bir insan olduğunu biliyordum. Şöyle konuştum. "O kutu meselesine gelince seni bilmem ama, beni içinde tutabilecek kadar büyük kutuyu hiç kimse yapamaz." Bunun kutuyu da nasıl yok ettiğini tahmin edebilirsiniz!
Bu kişi sürekli yoğun duygular içindeydi, çünkü saldırgan metaforlarla iş görüyordu. Eğer bir konuda kendinizi kötü hissediyorsanız, duygularınızı hangi metaforlarla ifade ettiğinize bakın, ya da ilerleyemediğinizi hissediyorsanız, yolunuzu neyin tıkadığına bakın. Genellikle, olumsuz duygularınızı yoğunlaştıran bir metafor kullanmakta olduğunuzu görürsünüz. Zorluklarla karşılaşan insanlar sık sık, "Dünyanın yükünü omuzlarımda hissediyorum," derler, ya da "Karşıma bir duvar dikiliyor, geçemiyorum," derler. Ama bu güçsüzleştirici metaforları, yarattığımız kadar hızlı değiştirebiliriz. İnsan metaforu kendine bir gerçek gibi sunar oysa metafor çarçabuk değiştirilebilir. Biri bana dünyayı omuzlarında taşıdığını söylerse "Dünyayı omzundan indir ve ilerle" derim. Yüzüme garip garip bakar, ama söylediğim şeyi anlayabilmek için odağını değiştirir, duyguları da bir anda değişir. Ya da biri bana ilerleyemiyorum derse, durmadan duvara çarpıyorum derse, çarpmayı kes, duvara delik aç, ya da üstüne tırman, ya da altından tünel kaz, ya da yürüyüp kapıyı aç, oradan geç derim.
Bu kulağa çok basit geliyor ama, insanların buna ne kadar hızlı tepki gösterdiğine şaşarsınız. Bir şeyi kafanızda farklı temsil ettiğiniz anda, duygularınız da değişir. Biri bana, "İpimin ucuna vardım," derse, "İpi bırak, buraya gel" derim.
İnsanlar genellikle kendilerini bir duruma "çakılmış" hissettiklerini söylerler. İnsan hiçbir zaman "çakılı değildir! Belki biraz çaresiz hissetmektedir, belki cevapları çok net görememektedir ama çakılmış değildir. Ama durumu kendi zihninizde "çakılma" olarak temsil ettiğiniz anda öyle hissetmeye başlarsınız. Hangi metaforları kullandığımıza çok dikkat etmemiz gerekmektedir.
Aynı zamanda başkalarının bize sunduğu metaforlara da dikkat etmek şarttır. Geçenlerde Sally Field'in 44 yaşına gelmesiyle ilgili bir yazı okuyordum. Yazıda Sally'nin, "o kaygan orta yaş yokuşunu inmeye başladığı" söyleniyordu. Genişleyen bilgeliği tarif etmek için amma da korkunç ve güçsüzleştirici bir ifade biçimi! Eğer kendinizi karanlıkta hissediyorsanız, ışığı yakın. Bir karmaşa denizinde boğuluyor gibi hissediyorsanız, yürüyüp kıyıya çıkın, anlayış adasının kumsalında dinlenin. Biliyorum, kulağa çocukça gibi geliyor, ama asıl çocukça olan, kendimizi sürekli güçsüzleştirecek metaforları farkında olmadan seçişimizdir. Metaforlarımızı bilinçli olarak seçmeliyiz. Bunu yalnız metaforlar sorunundan kurtulmak için değil, güçlendirici metaforları benimsemek için böyle yapmalıyız.
Kendinizin ve başkalarının kullandığı metaforlara duyarlılığı bir kere edindiniz mi, değişiklik yaratmak çok kolaylaşır. Tek yapacağınız, kendinize, "Ben gerçekten bunu mu demek istiyorum? Durum gerçekten böyle mi, yoksa bu metafor yanlış mı?" diye sormaktır. Unutmayın, "Kendimi şöyle şöyleymiş gibi hissediyorum" dediğiniz anda, aradaki kelimeler bir metafordur. O zaman kendinize daha güçlendirici bir soru sorun.
"Hangisi daha iyi bir metafor olabilir?" deyin. "Bu durumu nasıl daha güçlendirici biçimde düşünebilirim? Başka neye benziyor?" deyin. Örneğin size hayatın sizce anlamını sorsam, belki bana, "Hayat sürekli bir savaş" ya da "Hayat bir savaş" dersiniz. Eğer bu metaforu kullanırsanız, onun yanı sıra gelen bir dizi inancı da benimsemeye başlarsınız. Tıpkı atomla güneş sistemi metaforu gibi, davranışlarınız da bu metaforun getirdiği bir dizi bilinç dışı inanca göre biçimlenmeye başlar.
Benimsediğiniz her metafor, size bir dizi kuralı, fikri ve önyargılı kavramları da birlikte getirir. O halde eğer hayatın bir savaş olduğuna inanırsanız, hayata bakışınız ne türlü renklenir? Belki diyebilirsiniz ki, "Çok zordur ve ölümle sonuçlanır." Ya da diyebilirsiniz ki, "Ben bir yanda, herkes bir yanda demektir." Ya da diyebilirsiniz ki, "Eğer hayat bir savaşsa, belki de yaralanırım." Bütün bunlar, insanlarla, olanaklarla, işle, çabayla ve hayatın kendisiyle ilgili bilinç dışı inançlarınıza süzülüp onları etkilemektedir. Metafor, sizin nasıl düşüneceğinizle, nasıl hissedeceğinizle, neler yapacağınızla ilgili kararlarınızı etkileyecektir. Eylemlerinizi biçimlendirecek, dolayısıyla kaderinizi de biçimlendirecektir.
Farklı kişilerin farklı küresel metaforları vardır. Örneğin Donald Trump'la yapılmış röportajları okurken hayattan sık sık "sınav" diye söz ettiğine dikkat ettim. Ya insan bir numara olacak, ya da kaybedecek - ikisinin arası yok. Böyle yorumlamanın onun hayatında ne büyük bir stres yaratacağını düşünebiliyor musunuz? Eğer hayat sınavsa, belki de zor olacaktır. Belki hazırlıklı olmakta yarar vardır. Belki çakarsınız (ya da kopya çeker, yani hile yaparsınız herhalde). Bazı kimseler için hayat bir rekabettir. Bu eğlenceli olabilir, ama aynı zamanda, yenmeniz gereken başkaları var demektir, bu yarışın yalnızca bir tek galibi olabilir demektir.
Bazı kimseler için de hayat bir oyundur. Bu sizin algılarınızı nasıl renklendirirdi? Hayat eğlenceli olabilir... Ne yaman bir kavram, değil mi! Bir dereceye kadar rekabet içerebilir. Size oynama ve bol bol eğlenme fırsatı verebilir. Bazıları der ki, "Eğer hayat bir oyunsa, o zaman birileri de kaybedecek demektir." Bazıları da şöyle sorar: "Bu oyun çok beceri gerektiriyor mu?" Bütün bunlar, "oyun" sözüne ne gibi inançlar bağladığınıza bağlıdır. Ama bu bir tek metaforla, yine düşünüşünüzü ve duygularınızı değiştirecek süzgeçleri yerine yerleştirmiş olursunuz.
Mother Teresa'mn hayat metaforu besbelli kutsaldır. Siz de hayatın kutsal olduğuna inansamz ne olurdu? Eğer bir numaralı metaforunuz bu olursa, belki hayata daha büyük bir saygı duyardınız ya da belki pek fazla eğlenmeye hakkınız olmadığını düşünürdünüz. Ya hayatı bir armağan olarak kabul ederseniz? Birdenbire hayat bir sürpriz olur. Eğlenceli bir şey, özel bir şey olur. Ya hayatı bir dans olarak görürseniz? Ne keyif, değil mi? O zaman çok güzel bir şey olur. Diğer insanlarla birlikte yapılacak bir şey olur. Zarif, tempolu, sevinçli bir şey olur. Bu metaforlardan hangisi hayatı doğru dürüst temsil ediyor? Besbelli hepsi zaman zaman, değişiklik yaratmak için neler yapmanız gerektiğini yorumlarken işinize yarayabilecek şeyler. Ama unutmayın, bütün metaforlar bazı bakımlardan yararlar sağlarken, bazı bakımlardan da sınırlar getirirler.
Ben metaforlar konusunda giderek artan duyarlılıklar edindikçe, bir tek metafora sahip olmanın hayatı sınırladığına inanmaya başladım. Eğer fizikçilerin elinde atomları tarif edecek daha başka yollar da bulunsaydı, o zaman güneş sistemi metaforu pek de zararlı olmazdı. Demek ki eğer hayatımızı genişletmek istiyorsak, hayatımızı ve ilişkilerimizi tarif etmekte kullandığımız metaforları genişletmemiz, hattâ insan olarak kendimizin ne olduğunu tarif ederken kullandığımız metaforları zenginleştirmemiz gerekir.
Peki, yalnızca hayat konusunda ya da atom konusunda mı metaforlarımız var? Tabii ki değil. Tecrübelerimizin hepsiyle ilgili metaforlar imiz var. Örneğin işi ele alalım. Bazı kimseler, "Eh, haydi değirmene dönelim bakalım" derler. Ya da, "Burnumu değirmen taşının altına soktum," derler. Sizce bu insanların işleriyle ilgili duyguları nasıldır? Tanıdığım bazı insanlar da küresel metaforlar kullanırlar. Sahip oldukları iş için "aktiflerim", istihdam ettikleri insanlar için de "pasiflerim" ya da "yükümlülüklerim" derler. Bunun insanlara davranış biçimlerini nasıl etkilediğini görebiliyor musunuz? Kimi de işini bir bahçe olarak görür, sonunda meyveleri toplayabilmek için o bahçeye her gün bakmak gerektiğini düşünür. Bir kısmı da işini, dostlarıyla birlikte olmak, kazanan takımın üyesi olmak için bir fırsat olarak görür. Beni sorarsanız, ben işlerimi birer aile gibi görürüm. Böyle olması da, birbirimizle paylaştığımız ilişkilerin kalitesini değiştirmemize izin verir.
"Hayat resim yapmaktır, toplama yapmak değildir."
OLIVER WENDEL HOLMES, JR.
Kişinin küresel metaforunu değiştirmesinin, "Hayat bir rekabet" demek yerine, "Hayat bir oyun" demesinin, birçok alandaki tecrübelerini nasıl birarada değiştirebileceğini görebiliyor musunuz? Peki, onu bir dans olarak görseniz, ilişkilerinizi değiştirir miydi? İşinizi nasıl yönettiğinizi değiştirir miydi? Hem de nasıl değiştirirdi! İşte bu, bamteli dediğimiz noktadır. Küresel bir değişikliktir. Bir tek değişiklik yapmakla, hayatınızın pek çok alanında düşünüş ve hissediş biçiminiz değişmektedir. Ben size, olaylara bakmanın doğru ve yanlış yolları vardır demiyorum. Yalnızca bir tek küresel metaforu değiştirmekle, tüm hayatınıza bakış açınızı değiştirebileceğinizi söylüyorum. Tıpkı Değişim Sözlükçesi'nde olduğu gibi, metaforların da gücü basitliğinde yatmaktadır.
Yıllar önce ben Scotts'da iki Arizona'da iki haftalık bir sertifika programı uyguluyordum. Seminerin ortasında adamın biri ayağa fırladı, elinde hayalî bir bıçak tutuyormuş da o millete rastgele saplıyormuş gibi hareketlerle, bir yandan avazı çıktığı kadar, "Benim gözüm kararıyor, benim gözüm kararıyor!" diye bağırmaya başladı. Onun iki sıra önünde oturmakta olan bir psikiyatrist, "Ah, Tanrım! Adam psikotik kriz geçiriyor!" diye bağırdı. Bereket versin ben o psikiyatristin Değişim Sözlükçesini kabullenmedim.Tam tersine, o heyecanlı adamın durumunu derhal değiştirmem gerektiğini biliyordum. Henüz küresel metafor kavramını geliştirmiş değildim. Yapmasını en iyi bildiğim şeyi yapma zorundaydım. Adamın paternini kestim. Ona doğru yürüyerek, "Onu beyazlaştır öyleyse!" diye bağırdım. "Daktilo yazarken kullandığın o sileceklerden kullan! Beyazlaştır onu!" Adam bir an afalladı. Ne yapıyorduysa onu durdurdu. O anda herkes de durmuş, bundan sonra ne olacağını bekliyordu.
Birkaç saniye içinde adamın yüzü ve vücudu değişti, soluklan farklılaştı. Ben, "Baştan sona beyazlaştır onu," dedim, sonra kendini nasıl hissettiğini sordum, "Çok daha iyi" diye karşılık verdi. O zaman ona, "O halde otur artık," dedim ve seminere devam ettim. Herkes şaşkına dönmüştü. Ben de dahil. Bu işin bu kadar kolay çözümlenmesini ben de beklemiyordum! İki gün sonra o adam bana yaklaştı, "Mesele neydi, bilmiyorum," dedi. "O gün kırk yaşıma basmıştım ve bir anda aklım basımdan gitti. Bıçaklama hareketleri içimden geliyordu, çünkü bir karanlığın içindeydim ve o karanlık beni yutuyordu. Ama sonra o beyazlaştırma işini yaptım, her şey parlaklaşıverdi. Kendimi tümüyle farklı hissettim. Yeni düşünceler geldi kafama. Bugün de kendimi çok iyi hissediyorum." Sonra da seminerin sonuna kadar kendini iyi hissetmeyi sürdürdü. Bunu yalnızca bir metaforu değiştirerek sağlamıştı.
Şu ana kadar yalnızca olumsuz duygu yoğunluğunuzu Değişim Sözlükçesi ve
küresel metaforlar kullanarak nasıl azaltabileceğinizi konuştuk. Oysa bazen de olumsuz duyguları güçlü bir yoğunlukla hissetmek yararlı ve önemlidir. Örneğin ben bir çift tanırım. Oğullan uyuşturucu ve alkole kendini kaptırmıştı. Onun bu yıkıcı paternini kesmek için bir şeyler yapmaları gerektiğini biliyorlardı ama bir yandan da onun hayatına burunlarım sokma konusuna bazı karışık asosiyasyonlar bağlamış durumdaydılar. Sonunda onlara adım attıran, eyleme geçmeleri için gerekli kaldıracı sağlayan, eskiden uyuşturucu bağımlısı olan biriyle yaptıkları bir konuşma oldu. Adam onlara, "Şu anda oğlunuzun kafasının içinde iki mermi var" demişti. "Biri uyuşturucu, öteki de alkol. Bunların birinden biri onu öldürecek. Konu yalnızca zaman meselesi meğer ki siz onu hemen durdurasınız."
Durum böyle sunulunca, eyleme geçmişlerdi. Birdenbire, eyleme geçmemek, oğullarının ölmesine izin vermek anlamına gelmişti. Oysa o zamana kadar sorunu kafalarında yalnızca bir zorluk olarak görmüşlerdi. Bu yeni metaforu benimseyinceye kadar, işi yapmak için gerekli olan duygusal güçten yoksundular. Şimdi size mutlulukla söyleyebilirim ki delikanlıya yardım etmeyi, olayları tersine çevirmeyi başardılar. Unutmayın, kullandığımız metaforlar, eylemlerimizi saptar.
İnsanların küresel metaforlarına duyarlılık kazanabilmek için "antenlerimi" geliştirirken antropolog Mary Catherine Bateson'la yapılan bir röportajı okudum. Şöyle diyordu: "Zehirli bir metafordan daha güç kesici pek az şey vardır." İşte bu çok sağlam bir teşhis. Çok geçmeden ben de bu konuda kendi tecrübelerimi edinmeye başladım.
Kaderle Randevu seminerlerimden birinde, hemen herkes, daha seminer başlamadan önce bile, katılımcı bir kadından yakınmaya başlamıştı. Kadın daha kayıt masasında olay çıkarmış salona girince de her şeyden yakınmaya başlamıştı. Bir kere, salonu fazla sıcak bulmuş, daha sonra fazla soğuk bulmuştu. Önünde oturanın fazla uzun boylu olmasından rahatsız olmuştu, falan filan. Ben konuşmak üzere ayağa kalktığımda, daha beş dakika geçmeden sözümü kesti, söylediklerimin sonuç vermeyecek şeyler olduğu, sonuç verecek olsa bile istisnaları bulunduğu yolunda kanıtlar aramaya başladı.
Ben onun patentini kesmeye çalışıp duruyordum, ama sebebe değil, etkiye odaklanmıştım. Birden aklıma geldi. Herhalde onu ayrıntılar konusunda böylesine fanatik ve saldırgan yapan bir küresel inancı ya da küresel metaforu olmalıydı. "Bunu yapmakla ne kazanmaya çalışıyorsunuz?" diye sordum. "Olumlu bir niyetiniz olduğunu biliyorum. Sizin hayat hakkında, ayrıntılar hakkında, ya da bir şeylerin doğru ya da yanlış olması hakkında inancınız nedir?" Kadın cevap olarak, "Herhalde küçük sızıntıların gemiyi batırabileceğine inanıyorum" dedi. Siz de eğer boğulup öleceğinizi düşünseniz, bir sızıntı bulma konusunda fanatik kesilmez miydiniz? O kadın hayata böyle bakıyordu işte!
Nereden gelmişti bu metafor? Sonunda anladık ki bu kadının hayatı boyunca, küçük nedenlerle büyük kayıpların yaşandığı pek çok olay olmuştu. Boşanışını, çözümlenmeyen birtakım küçük sorunlara yorumluyordu. Kendisinin farkında bile olmadığı sorunlar. Mâlî sıkıntılarının da hep küçük nedenlerden kaynaklandığı inancındaydı. Gelecekte bu tür acılar çekmemek için bu metaforu benimsemişti. Belli ki ben ona bir kaldıraç sunmadıkça, metafor değiştirmek gibi bir niyeti de yoktu. Bu metaforun hayatında sürekli olarak yarattığı acıları ona hissettirip, onu değiştirmekle hemen kazanacağı zevklere işaret ettiğimde, paternini kırıp metaforunu değiştirmesine, kendine ve hayatına yepyeni açılardan bakabilmesine yardımcı oldum.
Çok sayıda küresel metaforlar edindi - hayat bir oyun, dans gibi hayat - bu tür şeylerdi hepsi. Ne büyük bir değişiklik olduğunu görmeliydiniz! Yalnız başkalarına karşı davranışında değil, kendine olan davranışında da. Çünkü kendinde de küçük sızıntılar arayıp duran bir insandı. Bu bir tek değişiklik, onun her şeye olan yaklaşımını değiştirmiş bir küresel metaforun nasıl hayatın tüm yönlerini etkilediğine de iyi bir örnek oluşturmuştu. Kişinin özsaygısından ilişkilerine, dünyaya bakışına kadar tüm yönleri.
Metaforların hayatımız üzerinde bunca gücü olmasına rağmen, işin korkulu yanı, çoğumuzun olayları kendi zihnimizde temsil etmekte kullandığımız metaforları bilinçli seçmiş olmak işimizdir. Siz nereden edindiniz metaforlarınızı? Herhalde çevredeki insanlardan, annenizle babanızdan, öğretmenlerinizden, iş arkadaşlarınızdan ve dostlarınızdan kaptınız. Bahse girerim ki bunların hayatınız üzerindeki etkilerini hiç düşünmemişsinizdir. Hatta belki bu metaforları bile hiç düşünmemişsinizdir. Sonra da bunlar sizde bir alışkanlık haline gelmiştir.
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Gizliliğinize değer veriyoruz
Bu sitenin çalışmasını sağlamak için temel çerezleri ve deneyiminizi geliştirmek için isteğe bağlı çerezleri kullanıyoruz.