İçindeki Devi Uyandır Kitabından Alıntılar

04edc47533iy2.gif


LAURIE'NİN ESKİ YAKLAŞMA DEĞERLERİ

Sevgi
Sağlık
Güvence
Özgürlük
Başarı
Kabullenme
Mükemmellik
Uyum
Saygı
Tutarlılık
Dürüstlük
Eğlence

İlk bakışta bu değerler harika görünüyor, değil mi? Bu kişinin sevgi dolu, sağlıklı ve özgürlüğe dönük olduğunu sanırsınız. Oysa daha yakından bakınca burada birkaç zorluk da görebiliyoruz. Laurie'nin üçüncü değeri güvence dördüncüsü ise özgürlük. Bunlar birbiriyle yanyana iyi gider mi sizce?

Aslında bu kadın büyük acılara kablolanmıştı. Kelimenin her anlamıyla hırslanma durumundaydı, insanlardan kaçıyor, münzevi olmaya doğru gidiyordu. Gittiği terapistler nedenini hiç bulamamışlardı. Hep kadının davranışları, korkuları, duyguları üzerinde uğraşıyor, Master Sistem'ine bakmadıkları için, her olayı değerlendirişinin nasıl kablolanmış olduğunu göremiyorlardı.

Değerlerinin her biri için kurallarını öğrenmeye çalıştım: "Kendini ......... hissetmen için neler olmalı?" Sevildiğini hissetmesi için şöyle diyordu: "Bunu hak ettiğimi düşünmeliyim. Bütün inançlarımın herkes tarafından kabul edildiğini ve onaylandığım hissetmem gerek. Ben kusursuz olmadıkça sevildiğimi hissedemem. Harika bir anne, harika bir eş olmalıyım, vb., vb."

Sorunu hemen görmeye başlamıştık. Sevgi onun listesindeki en yüksek değerdi, vücudunda hissedebileceği en büyk zevkin kaynağıydı. Ama kralları kendine bu zevki tanımasına izin vermiyordu. Ancak o ekleme kriterleri de sağlarsa izin verecekti, onların da kontrolü kendi elinde değildi! Eğer sevilme yeteneğimizi, herkesin görüşlerimizi kabul etmesine bağlarsak, sevgiyi pek sık hissedemeyiz, değil mi? Dünyada farklı fikir ve inançları olan pek çok insan var. Demek ki kendimizi kötü hissetmemiz için de pek çok neden var. Bir kuralın güçlendirici mi, güçsüzleştirici mi olduğunu nasıl anlarız? Bunun için üç temel kriter vardır:

1) Ulaşılması imkansızsa, güçsüzleştirici inançtır. Eğer kriterleriniz çok karmaşık ya da çeşitli ya da yoğunsa, hayat oyununda hiç kazanma şansı tanımıyorsa, besbelli güçsüzleştirici bir kuralınız vardır.

2) Kuralınızın yerine gelmesi, sizin kontrol edemediğiniz bir şeylere bağlıysa, yine güçsüzleştirici kuraldır. Örneğin eğer diğer insanların size belli bir biçimde davranması söz konusuysa, kural kesinlikle güçsüzleştiricidir. Bunun klasik bir örneği, güneş tutulmasını seyreden o insanların durumudur. Haca açık olmazsa, mutlu olmayacaklardır, o da kendi ellerinde olan bir şey değildir.

3) Size pek az mutluluk şansı, pek çok mutsuzluk ihtimali veren kural da yine güçsüzleştiricidir. Tüm inançlarının insanlar tarafından onaylanmasını istemesi kesinlikle imkânsız bir kriterdir. Kontrol edemediği dış çevrenin, yani diğer insanların fikirlerinin insafına kalmıştır. Buna karşılık pek çok mutsuzluk olasılığı vardır, kendini iyi hissetmesinin kesin bir yolu da yoktur.

Laurie'nin değerler hiyerarşisinin diğer kurallarından bazıları da şöyleydi:

04edc47533iy2.gif
 
04edc47533iy2.gif


LAURIE'NİN ESKİ YAKLAŞMA DEĞERLERİ VE KURALLARI

Sevgi: Hak ettiğimi hissetmem gerek. Örneğin bütün inançlarım kabul edilmeli ve onaylanmalı. Kusursuz olmadıkça sevildiğimi hissedemem. Harika bir anne ve eş olmalıyım.

Sağlık: Perhizimin kendi sıkı standartlarıma göre kusursuz olduğunu hissetmem gerek. Fiziksel acıdan tümüyle uzak olmalıyım. Tanıdığım herkesten daha sağlıklı olduğumu, bir örnek olduğumu hissetmeliyim.

Güvence: Herkes benim gibi olmalı. Tanıdığım herkesin, benim iyi bir insan olduğumdan emin olduğunu hissetmeliyim. Nükleer savaş çıkmayacağından emin olmalıyım. Birikmiş param şimdikinden çok olmalı.

Özgürlük: İş taleplerimin, iş saatlerimin, üretimin, fikirlerimin vb. kontrolü elimde olmalı. Stres altında ya da finansal nedenlere dayalı baskılar altında yaşamayacak kadar iyi parasal durumum olmalı.

Laurie'nin diğer değerlerini tutturma olasılığı ne kadar sizce? Sağlık kurallarına ne diyorsunuz? "Perhizimin kendi sıkı kurallarıma göre kusursuz olduğunu hissetmem gerek." Kendisi vejetaryen olmakla kalmıyor, üstelik yalnız çiğ yiyecekler yiyordu, yine de bunu kusursuz bulmuyordu! Tanıdığınız herkesten daha sağlıklı olma ihtimaliniz ne kadardır dersiniz? Pek fazla olamaz... Meğer ki yoğun bakımda yatıp kalkıyor olasınız!

04edc47533iy2.gif
 
04edc47533iy2.gif


LAURİE'NİN ESKİ KAÇINMA DEĞERLERİ VE KURALLARI

Reddedilme: Biri benim inançlarımı paylaşmazsa, birisi görünüşe göre benden daha çok şey bilirse kendimi reddedilmiş hissederim.

Başarısızlık: Biri benim iyi bir insan olduğuma inanmazsa kendimi başarısız hissederim. Kendime ve aileme iyi bakamadığımı görürsem kendimi başarısız hissederim.

Öfke: Yaptığım makbule geçmez, beğenilmezse, insanlar beni tanımadan yargılarsa, öfkelenirim.

Bu kaçınma kuralları da bir o kadar hareketsizleştirici, daha doğrusu felç edici. Kendini kötü hissetmesinin ne kadar kolay, iyi hissetmesinin ne kadar zor olduğuna bir bakın. Eğer kendini reddedilmiş hissetmesi için, birisinin onun inançlarını paylaşmaması yetiyorsa, demek epey acı çekecek. Ya insanların sizi tanımadan yargılaması? Bu ne kadar sık olur sizce? Yüzde yalnızca yüzü! Böyle kurallarla, onun yerinde olmak nasıl bir şey, düşünebiliyor musunuz? Hep acı içindeydi, bunun en büyük kaynağı da, kurallarına bakınca görürsünüz, insanlardı. Ne zaman insanlar arasında olsa, ya inançlarını paylaşmayacaklar, ya onu sevmeyecekler, ya da onu yargılayacaklar. Kaçıp saklanması boşuna değil yani! Bir noktada ben dayanamadım, "Bence böyle değerleri ve kuralları olan biri sonunda ülser olur" dedim. "Bende zaten ülser var" dedi.

Ne yazık ki Laurie tek değil. Evet, gerçi bazı kuralları biraz daha yoğun. Ama sizin kendi kurallarınız arasında da ne haksızlıklar bulunduğunu görünce şaşacaksınız! Kaderle Randevu'da bazen ülkenin en başarılı insanlarından bazıları aramıza katılır. Beceri düzeyleri ve etkileri kültürümüzde eşsizdir. Ama yine de, yalnızca dıştan başarılıdırlar. Çoğu hak ettikleri kadar mutlu değildir, doyumlu değildir. Nedeni de her zaman ya değer çelişkileri ya da uygunsuz kurallardır.

04edc47533iy2.gif
 
04edc47533iy2.gif


ÇÖZÜM

Çözüm çok basittir. Hayatımızın güzel işlemesi için tek yapacağımız, yeni bir değerlendirme sistemi kurup kuralları da ulaşılabilir kılmak, kendimizi iyi hissetmeyi kolaylaştırıp kötü hissetmeyi zorlaştırmaktır. O zaman bunlar bizi hep gitmek istediğimiz yöne doğru çeker. Tabii ki bize acı verecek bazı kurallarımız da bulunmak zorundadır. Bazı sınırlar gerekir bize. Bizi güdecek bir baskı da gerekir. Taze sıkılmış portakal suyu içebilmek için bana bardak gerekir... bardak o suyu sınırlayan bir şeydir.

Hepimizin sınırları vardır. Toplumların da, bireylerin de. Ama başlangıçta, en azından bizi bağlayan kabloları çözüp yeniden bağlamalıyız ki hayatımızda zevki daha çok yaşayabilelim. İnsanlar kendilerini her zaman iyi hissederlerse, başkalarına da iyi davranma eğiliminde olurlar, insan olarak kendi potansiyellerini de en üst düzeye yükseltirler.

O halde nedir bizim amacımız? Değerlerimizi tasarımlarken, zevki yaşamak için kendimize ne gibi kanıtlar sunacağımıza da karar vermeliyiz. Bizi değerlerimize doğru çekecek kurallar tasarımlamalıyız, bu kurallar kesinlikle ulaşılabilir olmalı, kullandığımız kriterler de şahsen kontrol edebileceğimiz şeyler olmalı ki, kapıyı çalan biz olalım, dış dünya gelip çalın diye beklemeyelim.

Bu gereklere dayalı olarak, Laurie de değerlerinden bazılarını değiştirdi, bunlara ulaşma kurallarını da büsbütün değiştirdi. İşte yeni değerleriyle kuralları:

04edc47533iy2.gif
 
04edc47533iy2.gif


LAURIE'NİN YENİ YAKLAŞMA DEĞERLERİ VE KURALLARI

Sevgi: Ne zaman sevgi verirsem, sevgi aldığımı hissederim, başkalarına sevgi verdiğimde ve kendimin sevgi almama izin verdiğimde hissederim.

Sağlık: Kendimi ne kadar harikulade hissettiğimi kabullendiğim anda sağlıklıyım!

Eğlence: Eğleniyor olmam için bu süreçte zevk ve neşe bulmalıyım.

Minnet: Hayatımda şu anda var olan her şeyin değerini bildiğim anda minnet hissederim.

Özgürlük: Kendi inançlarıma göre yaşayıp kendim için mutluluk yaratma seçeneğini kabul ettiğim zaman özgürüm.

Artık eğlencenin de öncelikler arasına girdiğine dikkatinizi çekerim. Bu onun hayat tecrübesini de, kızı ve kocasıyla ilişkilerini de değiştirdi. Ama bundan da önemlisi, kurallarında yaptığı değişikliklerdi. Kurallar hâlâ ulaşılmaz kalsaydı, değerlerini değiştirmesi yetersiz kalırdı.

Ne yapmıştı bu kadın? Tüm hayatının kablolarını çözmüş, kontrolü kendi eline almıştı. Sizin de, benim de hatırlamamız gerekir ki, özsaygımız, çevremizdeki olayların kontrolünü elimizde hissetmemize bağlıdır. Bu kurallar, Laurie'nin pek bir çaba göstermeden kontrolü elinde tutmasını sağlamaya başladı.

Sevgi konusundaki kuralları ulaşılabilir şeyler mi? Tabii öyle! Kontrol kimde? Kendisinde! Ne zaman olursa olsun, kendine de, başkalarına da sevgi göstermeye karar verebilir, üstelik artık kendine sevgi yöneltmeye de izin var. En yüksek değerlerine ulaşmakta olduğunu hissedecek. Bunu ne kadar sık yapabilir? Her gün! Bunu yapmanın pek çok yolu vardır, çünkü sevgi gösterebileceği kişiler çoktur. Kendi, ailesi, arkadaşları ve yabancılar. Ya sağlık konusundaki yeni kuralı? Bu kuralın güzel yanı, kontrolün kendi elinde olmasından başka, kendini ne kadar iyi hissettiğini her an fark edebilmesi! Bu hem ulaşılabilir bir şey, hem de, sık sık kendini iyi hissettiğini kabullenirse, daha sağlıklı olma paterni güçlenmez mi dersiniz?

Ayrıca Laurie kaçınma değerlerini de yemledi. Başarıya ulaşmak için kaçınmak zorunda olduğunu bildiği değerleri yazdı oraya: olumsuzluk ve her şeyi erteleme. Unutmayın, nasıl kablolanmışsak, o süreci geriye çevirmek istiyoruz. Kötü hissetmeyi zorlaştırmak, iyi hissetmeyi kolaylaştırmak istiyoruz.

Olumsuzluk: Nihaî mutluluğum ve başarım için sürekli olarak başkalarının kabulüne bağımlı olmaktan kaçınmak.

Ertelemek: Kendimden ve başkalarından sürekli olarak kusursuzluk beklemekten kaçmak.

Laurie'nin yeni kaçınma kurallarına göre, artık başka insanların kabulüne bağımlılık ortadan kalkıyor. Erteleme kuralı, kusursuzluk beklemenin acı yarattığını anlamasına dayalı. Acı verecek projelere başlamak istemediği için her şeyi ertelerdi. Değerlerde ve kurallarda yaptığı bu değişikliklerle, hayatını yeniden yönlendirip, daha önce hayalinden bile geçiremeyeceği düzeylere yükseltti.

İşte size bir ödev daha: Geçen bölümde kendinize koyduğunuz yeni değerlere dayanarak, yaklaşma değerleriniz için bir dizi kural yaratın, bunlar kendinizi iyi hissetmeyi kolaylaştırıcı olsun. Ayrıca bir dizi de kaçınma değerleri kuralı hazırlayın, bunlar da kötü -hissetmeyi zorlaştırsm. İdeal olarak, iyi hissetmeyi kolaylaştıran pek çok olanakla dolu bir mönü yaratın, îşte benimkilerden birkaçı:

04edc47533iy2.gif
 
04edc47533iy2.gif


BENİM YAKLAŞMA DEĞER VE KURALLARIMDAN ÖRNEK

Sağlık ve Canlılık: Kendimi merkezleşmiş, güçlü ya da dengeli hissettiğim zaman; güümü, esnekliğimi ya da dayanıklılığımı artıracak bir şey yaptığım zaman; fiziksel iyilik hissetmeye doğru giden bir şey yaptığım zaman; çok su içeren yiyecekler yediğim ya da kendi sağlık felsefeme uygun yaşadığım zaman.

Sevgi ve Sıcaklık: Arkadaşlarıma, aileme ya da yabancılara karşısıcak ve destekleyici olduğum zaman; nasıl yardım edeceğime odaklandığım zaman; kendime sevgi yönelttiğim zaman; benim durumum diğer insanların neler hissettiğini iyileştirdiği zaman.

Öğrenme ve Büyüme: Yararlı bir yeni şey öğrendiğim zaman; kendimi rahatlık durumundan öteye uzanmaya ittiğim zaman; yeni bir olanak düşündüğüm zaman; daha etkili olduğum zaman; bildiğim bir şeyi olumlu olarak uyguladığım zaman.

Başarma: Hayatımın yaratıldığı şekliyle değerine odaklandığım zaman; bir sonucu planlayıp oldurduğum zaman; bir şeyden ders aldığım ya da kendim ve başkaları için bir değer yarattığım zaman.

Siz diyebilirsiniz ki, "Bu yalnızca bir oyun değil mi? İstersem sağlık için kuralımı, solumak da yeterli biçiminde koyamaz mıyım?" Gerçi bu kadar basit bir şeye de dayamak mümkündür elbette. Ama ideal olarak, kurallarınızı öyle tasarımlamalısınız ki, o kuralı kovalarken o istediğiniz şey hayatınızda daha çok bulunsun. Ayrıca diyebilirsiniz ki, "Acının motivasyonu olmazsa, başarma dürtümü kaybetmez miyim?" Güvenin bana. Eğer yapacaklarınızın peşine düşmezseniz, hayat zaten size yeterince acı verecektir. Bir de kendinizi sert kurallar koyup sürekli berbat hissetmenize gerek yoktur.

Sosyolojide "etnosantrite" diye bir kavram vardır. Anlamı şudur: Kendi kültürümüzdeki kuralların, değerlerin ve inançların, tek geçerli olanlar olduğuna inanmaya başlarız. Bu çok sınırlayıcı bir zihinsel durumdur. Çevrenizdeki herkesin sizden farklı kural ve değerleri vardır ve onlarınki de sizinkinden ne daha iyidir, ne de daha kötüdür. Kilit soru, kuralların doğru ya da yanlış olması değil, sizi güçlendirici mi, yoksa güçsüzleştirici mî olduklarıdır. Hattâ aslında...

04edc47533iy2.gif
 
04edc47533iy2.gif


HER KIZGINLIK, BİR KURALLAR İHLALİDİR

Birine en son ne zaman canınız sıkılmıştı, hatırlamayacaksın. Gerçekten o insanla mı ilgiliydi, yoksa yaptığı, söylediği, ya da yapmasını beklediğiniz halde yapmadığı bir şey miydi? Siz o kişiye mi kızmıştınız, yoksa kurallarınızı ihlâl etti diye mi kızmıştınız? Başka bir kişiyle ilgili her sıkıntınızın temelinde, kuralların bozulması yatar. Biri bir şey yapar, ya da bir şeyi yapmayıverir, sizin ne yapılması gerektiği konusundaki inançlarınızdan biri ihlâl edilmiş olur.

Örneğin, bazı kimselerin saygıyla ilgili kuralı şöyledir: "Eğer bana saygı duyuyorsan, hiç bana bağırmazsın." İlişkide bulunduğunuz biri bağırmaya başlar, hattâ sesini yükseltirse, sizin de kuralınız bu yukardaki gibiyse, o kişinin size saygı duymadığını algılarsınız. Kızarsınız, çünkü o kuralınız ihlâl edilmiştir. Ama karşınızdaki kişinin kuralı da, "Ben saygılıysam, o zaman duygularım konusunda da dürüst olmalıyım; duygularım iyiyse de, kötüyse de, tarafsızsa da... Bunları o anda yoğun biçimde ifade etmeliyim," şeklinde olabilir. Bu iki kişinin arasındaki anlaşmazlığın düzeyini görebiliyor musunuz?

Bu senaryo, Becky ile benim aramda oynanmıştı. Hem de ilişkimizi ilk geliştirmeğe başladığımızda. Karşımızdaki kişiye nasıl saygı gösterileceğine dair kurallarımız birbirinden son derece farklıydı. Neden? Çünkü benim büyüdüğüm ortam, dürüst değilseniz çok acı çektiren bir ortamdı. Odaya girdiğinizde orada bir tartışma yer alıyorsa, siz de katılır, dürüst duygularınızı belirtirdiniz. Belki yanılıyor olabileceğinizin farkında olurdunuz, ama yine de durum çözümlenene kadar orada kalırdınız.

Becky'yi büyüten ailede ise kurallar farklı, ama yine açık seçikti. "Söyleyecek iyi bir şeyin yoksa, hiçbir şey söyleme. Birine saygı göstereceksen, ona bağırma, sesini yükseltme. Bir başkası sesini yükseltirse, özsaygını korumanın tek yolu, kalkıp odadan çıkmaktır."

Saygı kurallarımızda bu tür bir anlaşmazlık olunca, Becky ile ikimiz birbirimizi deli ediyorduk. Neredeyse bu yüzden evlenemeyecektik. Her şeyi saptayan, kurallardır. Nereye gittiğimizi, ne giydiğimizi, kim olduğumuzu, nelerin bizce kabul edilebilir, nelerin kabul edilemez olduğunu, kimlerle arkadaş olacağımızı, herhangi bir durumda mutlu ya da mutsuz olacağımızı saptayan hep onlardır.

Bazı kimselerin anlaşmazlıklarla ilgili kuralı şöyledir:

"Eğer bana önem veriyorsan, beni rahat bırak, olayı kendi bildiğim gibi ele alayım." Bazılarının kuralı ise "Sevdiğiniz biri kızarsa, hemen yardım etmeye çalış" biçimindedir. Bu da büyük çelişki yaratır. Her iki taraf da aynı şeyi başarmaya çalışıyordur, o şey de birbirine saygı ve sevgi göstermektir, ama davranışlarını kuralları dikte etmektedir, yorumlama kuralları da eylemlerini destekleyici olmaktan çok, düşmanca göstermektedir.

Demek birine kızarsanız unutmayın, sizi rahatsız eden o kişinin davranışı değil, sizin kurallarınızdır. Bunu anlamak, o kişiyi suçlamanıza son verir. Kızgınlığından çabucak kurtulmak için kendinize şöyle sorarsınız: "Ben buna tepki mi gösteriyorum yoksa duruma zekice bir karşılık mı veriyorum?"

Sonra da karşınızdaki kişiye açıkça şöyle dersiniz: "Böyle karşılık verdiğim için üzgünüm. Mesele, böyle bir durumda ne yapılacağına dair kurallarımızın farklı olması. Benim beklentilerime göre, eğer bana saygı duyuyorsan ... yapmak gerek. Senin kuralların böyle değil biliyorum. Lütfen bana kendi kurallarını söyle. Sen nasıl saygı (sevgi, ilgi) belirtirsin?"

Her ikiniz de karşı tarafın ne istediğini iyice anlayınca, bir anlaşmaya varabilirsiniz. Ona şöyle deyin: "Benim saygı duyulduğunu hissetmem için ..... yapmaya razı mısın? O zaman ben de senin için ..... yaparım." İster iş, ister özel ilişki olsun, her ilişki, kuralları anlayıp bir anlaşmaya varıldığında düzelir. Zaten insan kuralları bilmeden oyunu kazanmayı nasıl umabilir ki?

04edc47533iy2.gif
 
04edc47533iy2.gif


DEĞİŞEN KURALLARIN ZORLUĞU

Kuralları bildiğiniz halde, birdenbire istisnaların başgösterdiği durumlarla hiç karşılaştınız mı? İnsanlarda tüm kendi kurallarıyla çelişen "alt-kuralları" yardıma çağırmak gibi benzersiz bir yetenek vardır. Buna uygun bir metafor şöyle olabilir. Diyelim ki sizinle ikimiz beyzbol oynayacağız. Ben size, "Beyzbol oynamayı bilir misin?" diye soruyorum. Siz de, "Tabii" diyorsunuz. Sonra nasıl oynayacağınızı kararlaştırıyorsunuz. "Dokuz atış olacak, en çok puanı toplayan kazanacak. Her üsse uğramak şart, üç yanma hakkın var, sen yüksek vurur da ben yakalarsam, çıkıyorsun. Ben düşürürsem, kurtuluyorsun..." vb.

Böylece oyuna başlıyoruz. Her şey iyi gidiyor, dokuzuncu atışın başına geldiğimizde durumumuz berabere. Benim iki adamım içerde biri dışarda. Vuruş yapıp alan içine atmayı başarıyorum. Benim kurallarıma göre sizin topu yakalamanız gerek. Ben çıkarım, oyun da biter. Ama eğer topu düşürürseniz, ben kurtulurum, üsteki adamların sayı yapma şansı doğar, oyunu kazanabilirim. Hemen üsse koşuyorum, siz topa koşuyor, ama düşürüyorsunuz. Ben sevinçten uçuyorum. Üsteyim, takım arkadaşım puan yapıyor, oyunu kazandığımıza inanıyorum.

Ama siz diyorsunuz ki, "Hayır, sen çıktın!" Ben o zaman, "Ne diyorsun sen?" diye patlıyorum. "Topu düşürdün! Kurallara göre, topu düşürürsen, ben kurtuluyorum." Siz de diyorsunuz ki, "O doğru ama içerde iki, dışarda bir adam varken geçerli olamaz. O zaman ben topu düşürsem bile, sen yine de çıkarsın. Tek istisna budur."

Ben itiraz ediyorum. "Oyunun ortasında yeni kurallar getiremezsin!" Siz diyorsunuz ki "Ben bunu kendim uydurmadım. Buna saha içi uçan top kuralı denir. Herkes bilir." Ben takım arkadaşlarıma dönüyorum, onlar böyle bir kural olmadığını söylüyorlar. Siz takım arkadaşlarınıza dönüyorsunuz, kural öyledir diyorlar. Sonunda kuralların kavgasına gömülüyoruz.

Böyle bir tecrübeyi kişisel ilişkilerinizde hiç yaşadınız mı? Siz kurallara göre oynarken, birden birisi, "Evet, doğru, ama bu durumda farklı" deyiveriyor, birbirinize giriyorsunuz.

İnsanlar kurallarına çok bağlıdır. Kendi kurallarının en doğrusu olduğunu herkes bilir. Karşısındakinin kural uydurduğunu ya da orta yerde kural değiştirdiğini bilen insan, çok öfkelenir. Ama bu dinamik yine de diğer insanlarla ilişkilerimizin bir parçasıdır.

04edc47533iy2.gif
 
images


ÇELİŞKİLİ ATASÖZLERİ

İki ölç, bir kes.

Nerede çokluk, orda bokluk.

Özlemi öldürmemeli.

Eski kurda yeni numara öğretilmez.

Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.

Damlaya damlaya göl olur.

Tereddüt eden kaybeder.

Bir elin nesi var, iki elin sesi var.

Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur.

Öğrenmenin yaşı yoktur.

İnsanın yuvası gibisi yoktur.

Kefenin cebi yok.​

Aslında çelişkili inanç ve kuralların paradoksu, insanların hayatlarında bu kadar zorluk çekmesinin de nedenlerinden biridir. Bir ilişkide, taraflardan biri "Seni çok seviyorum ama diş macununun ağzını açık bırakmadığın zamanlar" der, ya da "Bana bağırmadığın zaman seni çok seviyorum," der. Bu altkural'lardan bazıları pek önemsiz şeylerle ilgili olsa bile büyük zarar verebilirler.

Bununla başa çıkmanın en iyi yolu, kendi kurallarınızın gerçeğe dayalı olmadığını hatırlamaktır. Rastgele yerleşmiş kurallardır bunlar. Siz onlara çok bağlısınız, onları uyguluyorsunuz diye, hepsi en iyi ve en doğru kurallar olmak zorunda değildir. Kuralların ilişkilerimizi güçlendirecek biçimde tasarımlanması gerekir mahvetmek üzere değil. Bir kural size engel çıkardığı zaman, kendinize sormanız gereken soru şudur: "Hangisi daha önemli? İlişkim mi, yoksa kurallarım mı?"

Diyelim ki bir romantik ilişkide bir kere güveniniz sarsıldı, şimdi artık bir insana yaklaşmaya korkuyorsunuz. Bir kural edinmişsiniz, "Fazla yaklaşırsam incinirim" diyorsunuz. Aynı zamanda, değerler listenizin en başında da sevgi var, kuralınız da size bir insana yaklaşmayı emrediyor. Şu anda önemli bir çelişki içindesiniz. Kurallarınız ve değerleriniz kesinlikle birbirine terstir. Ne yapabilirsiniz? İlk adım, kurallarınızın birbiriyle çeliştiğini fark etmektir. İkinci adım, size hizmet etmeyen kurala yeterince acı bağlamak, onun yerine size hizmet eden kuralı koymaktır. En önemlisi de, işde ya da özel hayatınızda eğer insanlarla kaliteli ilişkiler istiyorsanız şey...

images
 
images


KURALLARINIZI AÇIKLAMAK

Hayatınızın kontrolünü elinize almak, iş hayatında başarılı olmak, temaslarda iyi olmak, çocuklarınızı etkileyebilmek, eşinizle yakınlaşabilmek istiyorsanız, onların ilişkilerle ilgili kurallarını peşin peşin öğrenin ve sizinkileri de onlara açıklayın. Eğer kendi kurallarınızı açıklamıyorsanız, insanlardan sizin kurallarınıza göre yaşamalarını boşuna beklemeyin. Ve siz biraz ödün verip onların bazı kurallarına göre yaşamayı kabul etmedikçe, onların da sizin kurallarınıza göre yaşamasını asla bekleyemezsiniz.

Örneğin herhangi bir ilişkinin başlangıcında benim ilk yaptığım şeylerden biri, belli bir durum için kurallarımın ne olduğunu karşı tarafa açıklamak, onun kurallarını da mümkün olduğu kadar öğrenmeye çalışmaktır. Ona, "İlişkimizin iyi gittiğini anlaman için ne olması gerek?" diye sorarım. "Ne kadar sık iletişim kurmalıyız? Neler gerekli?"

Bir keresinde hayli şöhretli bir arkadaşımla konuşuyordum, kendisi bana, pek fazla dostu olduğuna inanmadiğini söyledi. Ona dedim ki, "Çok dostun olmadığından emin misin? Çevrende seni çok seven pek çok kişi görüyorum." "Ama hiçbirini dostummuş gibi hissedemiyorum" dedi. "Herhalde kurallarımın ne olduğunu kendim bile bilinçli olarak bilmiyorum."

Sonra biraz düşündü, dostlukla ilgili en üst kurallarından birini açıkladı. Onun dostuysanız, onunla haftada en az iki üç kere konuşmalıymışsınız. "İlginç bir kural" diye düşündüm. "Benim dünyanın her yanında dostlarım var, sevdiğim insanlar var. Ama benim yoğun programım yüzünden, bazen en iyi dostlarımla bile, bir ay geçiyor da konuşamıyoruz. Ben sabahtan akşamın geç saatlerine kadar seminerde oluyorum, bazen bir günde 100 telefon görüşmesi yapıyorum. Bütün bu insanlarla hep konuşmama maddeten imkân yok! Ama hepsi yine de dostum olduklarını bilirler."

Ona sordum: "Sence ben dostun muyum?" Cevap olarak, "Zihnen öyle olduğunu biliyorum, ama bazen öyleymiş gibi gelmiyor, çünkü yeterince sık konuşmuyorum" dedi. "Vay canına! Bunu hiç bilmiyordum" dedim. "Sen söylemesen, bunun senin için önemli olduğunu bilmeyecektim. Eminim nice dostun da, eğer bilseler, bu kuralına uymaya çalışırlardı.

Benim dostluk tanımım çok basittir: eğer dostsanız, o kişiyi kayıtsız şartsız sever onu desteklemek için her şeyi yaparsınız. Başı dertteyken ya da ihtiyacı varken sizi ararsa, orada olursunuz. Birini dostunuz olarak seçip kesin karar verdikten sonra, aylar geçse o dostluk yine sarsılmaz. Bitmiştir o iş! Bir daha o konuyu sorgulanmazsınız. Benim çok dostum oluşu, herhalde kurallarım bu kadar kolay yerine gelebilecek şeyler olduğu için! Tek yapacağınız beni sevmek. O zaman ben de sizi severim, dost oluruz.

Hayattaki her durum için kurallarınızı açıklamanız çok önemlidir. İster aşk olsun, ister dostluk, ister iş. Bu arada sorayım, tüm kuralları an başta açıklasanız bile, yine de yanlış anlamalar olabilir mi dersiniz? Olur tabii. Bazen kurallarınızdan birini açıklamayı unutursunuz, hattâ kendi kurallarınızı kendiniz bile bilinçli olarak bilmeyebilirsiniz. Sürekli iletişim bunun için gereklidir. Konu kurallara geldi mi, bunu hiç azımsamayın. Açıklayın.

images
 
images


İHLAL EDİLEMEYECEK BAZI KURALLAR VARDIR

İnsanların davranışını ve kurallarının etkilerini inceledikçe, sürekli dikkatimi çeken bir dinamiğe de ilgi duymaya başladım. O da, insanların asla ihlâl etmeyeceği kurallarla, sürekli ihlâledip durdukları kurallardı. Her seferinde kendilerini kötü hisseder, ama yine de yaparlardı. Neydi buradaki fark?

Biraz araştırma yaptıktan sonra, durum açıklığa kavuştu. Tıpkı değerlerimiz için olduğu gibi, kurallarımız için de bir hiyerarşik sıralamamız var. Bazı kuralları ihlâl etmek bize öyle çok acı verir ki, böyle bir şeyi aklımızdan bile geçirmeyiz. Ya da çok seyrek ihlâl ederiz. Ben bunlara eşik kuralları diyorum. Örneğin size, "Hiç yapmayacağın şey nedir?" diye sorsam, vereceğiniz cevap bir eşik kuralıdır. Asla ihlâl etmeyeceğiniz bir kuraldır. Neden? Çünkü ona çok fazla acı bağlamışsınızdır. Bunun tersine, bazı kuralları da ihlâl etmeyi istemeyiz.

Ben bunlara da kişisel standartlar diyorum. İhlâl edersek kendimizi iyi hissetmeyiz, ama çeşitli nedenlerle onları kısa vadeli olarak ihlâl etmeyi kabul de edebiliriz. Bazı şeyleri ille yapmamız şarttır, bazılarını her zaman yapmamız şarttır. Şart ya da asla kelimeleri eşik kuralları için kullanılır. Kişisel standart kuralları için ise meli/mah kullanılmaktadır. İşte bunlar bir araya gelerek bizim hayatımızı yapılandırırlar.

Çok fazla şart kuralı hayatı yaşanmaz kılabilir. Bir zamanlar bir program görmüştüm, dörder kişilik yirmi aile vardı. Anne babalara, "Akıl sağlığınızı koruma yolunda öğrendiğiniz en önemli şey nedir?" diye sorulduğunda, sürekli tekrarlanan cevap, "Çok fazla kural koymayın," sözüydü. Ortalıkta bu kadar çok insan olur, hepsinin de farklı kişilikleri olursa, fazla kural koymak sizi deli eder. Ortalamalar kanununa göre kurallarınız sürekli ihlâl edilecek, siz de sürekli stres içinde olacaksınız her şeye tepki göstereceksiniz. Bu tür stres sizi de, çevrenizdekileri de etkiler. Günümüzde toplumumuzun kadınlar için koyduğu kurallara bakın. Bunun bir adı bile var: "Süper Kadın Sendromu".

Görünüşe göre her şeyi kadınlar yapıyor ve üstelik kusursuz yapıyorlar. Kocalarına, çocuklarına, ana-babalarına, arkadaşlarına baktıkları bir yana, vücutları da kusursuz olmak zorunda, üstelik dünyayı da onlar değiştirmek zorunda. Nükleer savaşı önleyecekler, hem iyi iş kadını olacaklar. Sizce böyle bir durum hayatta biraz stres yaratır mı? Başarılı hissedebilmek için bunca şey yapmak zorunda kalmak insanı nasıl etkiler?

Tabii toplumumuzda bunu çeken yalnız kadınlar değil. Bugünün erkekleriyle çocukları da, artan beklentiler nedeniyle çok büyük stres altındalar. Eğer üzerimizde çok fazla şart kuralı varsa, hayata olan hevesimizi kaybederiz. Bu oyunu artık oynamak istemiyorum, deriz. Özsaygı, olayların kontrolünü elinde tutmaktan gelir. Olaylar sizi kontrol altına alırsa, olmaz. Çok fazla şart kuralınız olursa, bunların ihlâl edilme olasılığı artar.

Bir ilişkide asla kuralı ne olabilir? Birçok kişi, "Karım ya da kocam asla evlilik dışı bir ilişkiye girmemeli" derler. Diğer bazıları ise bu konuyu meli/mah kuralları arasına koyar. Böyle bir fark uygulamada sorunlar doğurur mu? Olabilir. Aslında insanların anlaşmazlığa düşmesi genellikle, kurallar üzerinde anlaşmış olmalarına rağmen, hangisinin asla kuralı, hangisinin meli/malı kuralı olduğu konusunda anlaşmamış olmalarındandır. Bunu da açıklığa kavuşturmak ve unutmamak gerekir.

Bazı sonuçları elde etmek için pek çok asla kuralı koyup onlara uymak, eyleme geçmek gerekir. Örneğin benim bir arkadaşım vardır, fiziksel durumu şahanedir. Onun sağlık kurallarında ilginç olan şey pek çok asla kuralı olması ve pek az meli/malı kuralı olmasıdır. Bir keresinde ona, "Sağlıklı olmak için neyi asla yapmaman gerek?" diye sordum. "Sigara içmek, ilaç almak, oburluk etmek, jimnastiği bir günden fazla kaçırmamak" diye karşılık verdi.

Bu sefer, "Sağlıklı olmak için neleri yapman şart?" dedim. Liste yine uzundu. "Her gün en az yarım saat jimnastik. Doğru besinleri yemek. Sabahları yalnız meyve yemek. Yiyecek karışımlarını iyi yapmak. Her hafta en az elli mil bisiklete binmek." Liste hâlâ uzuyordu. Sonunda ona meli/mah kurallarını sordum. "Daha çok jimnastik yapmalıyım" dedi, o kadar!

Bu kadının bir de aşırı kilolu arkadaşı var. Ona sağlıklı olmak için neyi asla yapmaması gerektiğini sorduğumda, yüzüme boş bakışlarla baktı. Sağlık konusunda hiçbir asla kuralı yoktu! Ama birkaç şart kuralı vardı. Yemek yemesi ve uyuması şarttı. Ona da meli/mah kurallarını sordum. "Daha iyi yemeliyim, cimnastik yapmalıyım, vücuduma daha iyi bakmalıyım." Bir dizi de memeli/mamah kuralı vardı. "Et yememeliyim, aşırı yememeliyim, vb." Yani bu kadın neleri yapması gerektiğini biliyordu ama şart kuralları pek az olduğundan, sağlıksız şeylere acıyı bağlamış değildi. Neden hep fazla kilolu olduğunu anlamak güç değildi.

Eğer bazı şeyleri erteleyip duruyorsanız, belki de meli/malı kurallarını kullanıyor, "Şu projeye başlamalıyım" ya da "Bir cimnastik programına başlamalıyım" diyorsunuzdur. Bunu şart kuralı haline getirseniz ve sonra da uygulayıp sinir sisteminizi şartlandırsanız ne olur?

Unutmayın, hepimizin bir yapıya ihtiyacı var. Bazı kimseler, ne zaman başarılı oldukları konusunda açık seçik kurallara sahip değildir. Kurallar bize katma değer yaratmamız için bir ortam sunar. Kurallar bizi motive eder, sebat ettirir. Büyümemizi sağlarlar. Amacınız yalnızca şart kurallarıyla meli/mah kuralları arasında bir denge yaratmak, her ikisini de yerine göre kullanmaktır.

images
 
images


KURALLARIN YENİDEN SIRALANIŞI

Şimdi kurallarınızı kontrol altına almak için şu sorulara cevaplarınızı yazın. Cevaplarınız mümkün olduğunca kapsamlı olsun.

1. Kendinizi başarılı hissetmeniz için ne olması gerek?
2. Çocuklarınız, eşiniz, anne-babanız ve sizin için önemli olan insanlar tarafından sevildiğinizi hissetmeniz için ne olması gerek?
3. Kendinize güvenmeniz için ne olması gerek?
4. Hayatınızın herhangi bir alanında mükemmel olduğunuzu hissetmeniz için ne olması gerek?

Şimdi bu kurallara bakıp kendinize sorun: "Bunlar uygun mu? İyi hissetmeyi zorlaştırıp kötü hissetmeyi kolaylaştırmış mıyım? Sevildiğinizi hissetmeniz için 129 şey mi olması gerek? Reddedildiğinizi hissetmeniz için bir tek şey yetiyor mu?

Eğer durum öyleyse, kriterlerinizi değiştirip, sizi güçlendirecek kurallar koyun. Bunu yaparken kendinizi mutlu ve başarılı hissetmek için kurallarınız ne olacak? İşte size kritik bir fark: kurallarınızı tasarımlarken, kontrolün sizin elinizde olmasını sağlayan şeyler bulun, kendinizi iyi ya da kötü hissetmeniz dış dünyanın eline kalmasın. Öyle kurun ki, iyi hissetmek inanılmayacak kadar kolay, kötü hissetmek inanılmayacak kadar zor olsun.

Yaklaşma değerlerini yöneten kurallar için, "...yaptığım her zaman" sözünü kullanın. Yani iyi hissetmek için bir olanaklar mönüsü hazırlayın. Örneğin, "Sevgi verdiğim her zaman sevildiğimi hissederim" ya da "zamanımı sevdiğim insanlarla geçirdiğim her zaman..." ya da "gülümsediğim her zaman" "eski bir dostla konuştuğum her zaman, birisinin benim için hoş bir şey yaptığını fark ettiğim her zaman" gibi şeyler kullanın. Ne yaptığınızı fark ettiniz mi? İskambil destesini istediğiniz gibi sıralayıp, oyunu kendiniz için kazanılabilir kıldınız!

Kendinizi seviliyor hissetmek için tonlarca şey bulun. Bu zevki tatmak çok kolaylaşsın. Kriterleriniz de sırf sizin kontrolünüzde olsun. Kendinizi iyi hissetmek için başkalarına bağımlı kalmayın. Şunları ne zaman yapsam, kendimi seviliyor hissederim, deyin. Güneşin tam tutulması kadar seyrek olan bir şey de seçmeyin!

Bu arada, benim de sizin için bir kuralım var. Bunu yaparken eğlenmeniz şart! Kendinizi kapıp koyverin en dış uçları yoklayın. Hayatınız boyunca kuralları hep kendinizi geri tutmak için kullanmışsınız, şimdi biraz da o kurallar sizi eğlendirse olmaz mı? Belki de sevildiğinizi hissetmek için tek gerekli olan, ayağınızın küçük parmağını kıpırdatmaktır. Kulağa garip geliyor ama size neyin zevk verdiğini ben nereden bilebilirim?

Şimdi de çevrenizdeki insanların kurallarını öğrenin. Çıkıp biraz kamuoyu yoklaması yapın. Bakalım çocuklarınızın aile üyesi olarak kuralları nelermiş, okulda başarılı olma kuralları nelermiş, eğlenme kuralları nelermiş! Bahse girerim, çok şaşıracaksınız! Eşinizin kurallarını öğrenin. Annenizle babanıza, patronunuza, yanınızda çalışan elemanlara da sorun.

Kesin olan bir tek şey var; eğer kuralları bilmezseniz, onları er geç ihlâl edeceğiniz için mutlaka kaybedersiniz. Ama insanların kurallarını anlarsanız, onların davranışlarını önceden tahmin edebilir, ihtiyaçlarını karşılar, ilişkinizi zenginleştirirsiniz. Unutmayın, en güçlendirici kural, ne olursa olsun eğleniyor olmak, iyi vakit geçirmektir.

Daha önceki bölümlerde, Master Sistem'in beş unsurunu hemen hemen öğrendik. "Durum"un önemini biliyoruz, soruların nasıl odağımızı ve değerlendirmelerimizi yönlendirdiğini biliyoruz, hayatımızı biçimlendiren değerleri ve kuralları da biliyoruz. Şimdi de bütün bu unsurların hangi dokudan oluştuğuna bakalım, yani...

images
 
images


REFERANSLAR; HAYATIN DOKUSU

"İnsan zihni yeni bir fikre uzandığında, bir daha asla eski boyutlarına dönmez."
OLIVER WENDELL HOLMES

Genç teğmen uçuş güvertesinde durup, kontrolden çıkan bir jet uçağına baktı. Kanadın biri eğilmiş, birkaç adım ötede duran bir adamı ortasından ikiye biçmesine ramak kalmıştı. Onu o ânın şokundan kurtaran tek şey, kendisine haykıran komutanının sesi oldu: "Biri bir süpürge kapsın, şu barsakları güverteden süpürsün!" Düşünmeye zaman yoktu. Hemen karşılık vermek zorundaydı. Arkadaşlarıyla birlikte harekete geçip zavallının organlarını iniş pistinden süpürdüler.

On dokuz yaşındaki George Bush'un, bir anda savaşın dehşetini öğrenmekten başka seçeneği kalmamıştı. Bu onun sık sık anlatacağı, şiddet ölümünün şokunu ve hemen harekete geçmenin gereğini vurgulamak için kullanacağı bir anı olacaktı.

Onun hayatını biçimlendiren bir başka tecrübe de bu güverte kazasından kısa bir süre sonra katıldığı bombalama harekâtında yer aldı. Küçük bir Güney Pasifik adasında, radyo kulesini bombalamaya gönderilmişti. Chichi Jima bir savaş esirleri kampıydı. Şöhreti kötüye çıkmış Japon subaylarından Maroba tarafından yönetilmekteydi. Bush ile adamları, bu kişinin gaddar bir savaş suçlusu olduğunu, esirlere çok eziyet ettiğini biliyorlardı. Suçları arasında yamyamlık, öldürttüğü adamların etlerini çorbaya katıp diğer esirlere yedirmek, ne yediklerini onlara sonra söylemek gibi şeyler de vardı.

Genç George Bush hedefe yaklaşırken, bu deliyi çökertmek için onun dünyayla tek iletişim bağlantısını, radyo kulesini yerle bir etmekte kararlıydı. Bombaları atmak üzere yaklaşırken bir düşman saldırısıyla karşılaştı. Uçağının kabinini duman doldurdu, ama o hedefi vurma kararından vazgeçmedi. Son birkaç saniye içinde bombayı atmayı başardı, hedefi parçaladı, anteni yıktı. Hemen uçaktan atlama emrini verdi. Uçağını denize doğru çevirdi, ama sıra kendisine geldiğinde, koltuğuyla birlikte fırlama işi planlandığı gibi gitmedi. Vücudu uçağın kuyruğuna çarpıverdi. Paraşütü yavaşça yırtılıyordu, başında da bir sıyrık vardı. Yırtık paraşüt, düşüşünü ancak kısmen yavaşlatabilmekteydi. Ama suya çarpmadan hemen önce o ipleri kesip kendini serbest bıraktı. Başındaki yaradan kanlar akarak su yüzüne çıktığında, umutsuzca kurtarma salını aradı. Buldu ama kendini salın üzerine çekerken, uçağın kuyruğuna çarptığı sırada su ve yiyecek kutularının hasara uğramış olduğunu gördü.

Bunlar yetmiyormuş gibi, akıntı da onu sürekli olarak demin bombaladığı kıyıya doğru sürüklemekteydi. Ona neler yaparlardı, düşünebiliyor musunuz? Sal kıyıya yaklaştıkça onun korkusu da artıyordu. Derken suda bir şey gördü. Önce hayal sandı, ama sonra, bunun bir periskop olduğunu anladı. Japonlara esir düşmek üzereydi.

Ama denizaltı karşısında yüze çıktığında, onun Finback adlı Amerikan denizaltısı olduğunu gördü! Onu kurtardılar, ama tehlikeler henüz sona ermiş değildi. Finback, Bush'u alır almaz daldı, çünkü düşman botları da yakalıyordu. Az sonra denizaltının tepesine gelip üzerine derin deniz bombaları atmaya başladılar. Finback'in tek yapabileceği, derine dalıp sessiz beklemekti. Askerler inançlarına sığınıp dua etmekten başka bir şey yapamıyorlardı.

George Bush yalnız bu tecrübeden sağ kurtulmakla kalmamış, daha pek çok bombardıman görevlerini de başarıyla bitirmiş vatana bir savaş kahramanı olarak dönmüştü. Denizaltıyla geçirdiği o günün, hayatındaki en önemli günlerden biri olduğunu söylüyordu. Kaderi düşünmeye o zaman başlamıştı. Kendisinin kim olduğunu ve bu dünyaya neden geldiğini.

Bu tecrübeler George Bush'un karakterini, kimliğini ve kaderini biçimlendirmekte ne gibi etkiler yapmıştı? Bir kere, onun çekirdek inançlarının ve değerlerinin biçildiği kumaşın dokusunu oluşturdukları kesindi. İşte ben bu dokuya, referans tecrübeleri diyorum. Bu tecrübeler, kırk yıl sonra onu ABD Başkanı olmayya itecek yönlendirmelerin de içindeydi. Ayrıca, iyiliğin kesinlikle kötülük karşısında sapasağlam dikilip meydan okuması gerektiği yolundaki inançlarını yoğuran da bu referanslardı. Her şeyini katıp sebat ederse, sonunda tüm koşullara rağmen istediği sonuçları elde edeceği konusundaki güveni de ona o referanslar sağlıyordu. Yaklaşık elli yıl sonra Oval Büro'da oturup, Saddam Hüseyin'in dost ülke Kuveyt'i hiç tahriksiz işgal edişi olayını düşünürken, bu referanslar onun eylemlerini nasıl biçimlendirdi dersiniz?

Eğer insanların yaptıkları şeyleri neden yaptıklarını anlamak istiyorsak, hayatlarının en önemli ve etkili referans tecrübeleri bize kesinlikle bazı ip uçları verebilir. Kişinin Master Sistemi'nin beşinci unsuru olan referanslar aslında inançlarımızın, kurallarımızın ve değerlerimizin ruhunu, yapı taşlarını oluştururlar. Master Sistemimiz o kilden yoğurulup biçim almıştır. Çok kötü koşullar karşısında zafere ulaşmış bir kişinin, kendine sürekli güven sağlayacak güçlü referansları olacağı kesindir. Kendine ve başkalarına inanacak, zorluklara karşı çıkacak kapasiteye sahip olacaktır.

Referanslarımızın daha çok ve daha kaliteli olması, seçeneklerimizin potansiyel düzeyinin de daha yüksek olmasına yol açar. Daha çok sayıda ve daha kaliteli referanslar, olayların ne anlama geldiğini ve bizim ne yapabileceğimizi daha etkin değerlendirmemizi sağlar. Burada "potansiyel" seçenekler dememin nedeni, her ne kadar referanslar bize inançlarımızın temel girdilerini sağlıyorsa da, genellikle o referansları bizi güçlendirecek biçimde düzenlemeyi başaramayışımızdandır. Örneğin bir genç, futbol sahasında çok büyük özgüvene ve beceriye sahip olabilir, ama okulda tarih dersine girdiğinde, potansiyelini yükseltecek aynı özgüveni sağlayamayabilir. Eğer futbola da sınıftaki yenilgi havası içinde çıksa, orada da çok etkisiz kalırdı.

Referanslarımızdan hangilerini kullanacağımızı saptayan nedir? İçinde bulunduğumuz ruhsal ve duygusal durum, hangi dosyalara el uzatacağımızı, yani hangi anılardan, duygulardan yararlanacağımızı büyük çapta etkiler. Korku içindeysek, aklımıza geçmişten ancak korkuyla ilgili anılar gelir, kendimizi bir kısır döngüye kısılmış buluruz ("korku" yine korku referansını getirir, o da korkuyu çoğaltır).

Biri bizi incitmiş, gücendirmişse, dana önce birinin bizi gücendirdiği olayın dosyasını açarız, oysa durumumuzu değiştirmek için o kişinin bize yönelik gerçek duygularını, bize nasıl sevgi göstermiş olduğunu hatırlasak çok daha iyi ederiz. Demek ki içinde bulunduğumuz durum, kaliteli hayat yaratmak için o referans dokusunun ne kadarına ulaşabileceğimizi saptayacaktır. Durumumuz dışında bir etken de, genişletilmiş referans sistemi'ne sahip olmaktır. O zaman, koşullar çok kötü bile olsa, nelerin mümkün olduğu, neler yapabileceğimiz konusundaki anlayışımız artar.

Referansların karar verme sürecimizde en önemli unsurlardan biri olduğuna hiç kuşku yoktur. Yalnız ne yaptığımızı değil, ne hissettiğimizi ve kim olduğumuzu da onlar biçimlendirecektir. Şimdi Saddam Hüseyin'in referans tecrübelerini George Bush'unkilerle karşılaştıralım. Saddam'ın babasının ona çocukluğunda fiziksel eziyet ettiğini, onu dövdüğünü biliyoruz. Amcasının ona İngiliz "efendiler"den nefret etmeyi öğrettiğini de biliyoruz. Bush'a kahramanlık ödülleri verilirken, Saddam'ın rol modelleri, diğer insanları cinayetlerle ve propagandayla kontrol etmeyi öğrenmiş kimselerdi.

On beşle yirmi yıl arasında bir süre boyunca Saddam Irak liderini devirmeye tekrar tekrar çalışmış, önüne çıkanı da öldürmüştür. Yani ilerlerken arada birkaç adım geri gitmeyi/(olay ne kadar kanlı olursa olsun) başarısızlık olarak görmemektedir. Uzun vadede nasılsa başarıya ulaşacağına inanmıştır. Körfez Savaşı'nda yenilgiye uğradıktan sonra bile devrilmemesini sağlayan da zaten bu inancı olmuştur. Saddam hasımlarını devirip Irak'ın kontrolünü eline almayı kırk iki yaşında başarmıştır.

Birçoklarına göre Saddam bir canavardır. İnsanlar Iraklıların onu nasıl olup da desteklediğine şaşmaktadırlar. Ama aslında Iraklılar Saddam Hüseyin'i, ülkelerinde gidişi tersine çevirmiş bir adam olarak görmektedirler. Onlara daha iyi evler, daha iyi eğitim, vb. sağlamıştır. Iraklıların gözünde bir kahramandır o. Zaten bütün Iraklılara, daha dört beş yaşından başlayarak onun bir kahraman olduğu öğretilmektedir. Resimleri her yerde asılıdır. Halk televizyonda onun yalnızca en iyi yanlarını görmektedir.

Acaba Saddam'ın böyle bir kanlı katil olması, yalnızca çocukluğunda babasından yediği dayakların referansından mı kaynaklanmaktadır? Hiç de değil. Nice insan, onunkine benzer tecrübelerden geçmiş, ama sonunda yüreği merhamet dolu, duygulu kişiler olarak ortaya çıkmışlardır. Kendi çektikleri acı nedeniyle, kimsenin kimseye haksızlık etmesine izin vermezler.

Hep başkalarına yardım etmeye çalışırlar. Belki George Bush'la birlikte o uçak gemisinde görev yapan bir başkası, arkadaşının ölümünü görünce, hayatın yaşanmaya değmeyeceğine karar verebilir, savaşların da hepsi haksızdır diyebilirdi. Bir kere daha tekrarlamakta yarar var, inançlarımızı oluşturan bizim referanslarımız değil, onları yorumlayış ve düzenleyiş biçimimizdir.

Hayat tecrübelerimiz üzerinde en büyük rolü hangi referanslar oynar? Bu da, hangi konuda takviye aradığımıza bağlıdır. Saddam ülkesinin liderliğine doğru yürürken çok kan döktüğü ve çok yıkıma yol açtığı için ödüllendirilmiştir. George Bush ise, her zaman doğru şeyi yapmaya odaklanmış olmasından güç alır, katkıda bulunmak, ihtiyaç içindekilere yardım etmek ister. Bu referanslar, iki insanın hayatında çok farklı kaderlerin temelini atmaya yardımcı olmuştur.

images
 
images


REFERANS NEDİR?

Referanslar, sinir sisteminize kaydetmiş olduğunuz bütün hayat tecrübelerinizdir. Ömrünüzde gördüğünüz, işittiğiniz, dokunduğunuz, tattığınız ya da kokladığmız her şey, beyninizdeki dev bir dosya dolabında saklanmaktadır. Bazı referanslar bilinç olarak alınmış, bazıları da bilinçsiz olarak alınmıştır. Bazıları kendi yaşadığınız tecrübelerden gelmedir, bazıları da sağdan soldan duyduklarınızdan oluşmuştur. Tüm referanslarınız, tıpkı insanlık tecrübelerinin hepsi gibi, sinir sisteminize kaydolurken biraz çarpılırlar, bazı yerleri eksilir, biraz genellemelere kurban giderler. Aslında beyninizde hiçbir zaman olmamış şeylerin bile referansı vardır. Kafanızda hayal ettiğiniz her şey de yine beyninize anı olarak kaydolur.

Bu referansların pek çoğu, Bölüm 4'de öğrendiğiniz gibi, inançları destekleyecek biçimde düzenlenir. İnaç dediğimiz, bir şeyin ne anlama geldiği konusunda bir emin olma duygusudur. Eğer zeki olduğunuza inanıyorsanız, bir takım referansları bulup kendinizi emin olma durumuna getirmişsiniz demektir. Belki bazı zihinsel zorlukları başarıyla aşmışsınızdır, bir sınavda parlak not almışsınızdır ya da bir işi çok iyi yönetiyorsunuzdur. Bütün bu referans tecrübeleri, fikri ayakta tutan "masa ayakları" gibidir. Masanın yüzü de, "sizin zeki olduğunuz" fikridir.

İçimizde her istediğimiz fikri destekleyecek yeterli referans vardır. Güvenliyiz ya da zayıfız, sevgi doluyuz ya da benciliz diyebiliriz. Bunun kilidi hayatınızda var olan referansları genişletmektir. Kim olduğunuz ve neleri yapabileceğiniz konusunda sizi büyüten referansları bilinçli olarak arayıp seçin, ayrıca referanslarınızı güçlendirici bir biçimde düzenleyin.

images
 
images


"Dünya bilgileri ancak dünyadan öğrenilebilir, bir dolaptan öğrenilemez."
LORD CHESTERFIELD

Geçenlerde, sokakta bir çanta içinde 35.000 dolar bulan adamın olayını dinledim. Hemen çantanın sahibini aramış, onu geri vermiş. Olayı duyanların hepsi adamı kutlamak istemiş. Ama o medyadan uzak durmuş, filminin çekilmesine de izin vermemiş. Çantayı geri vermenin doğru hareket olduğunu, kendisinin de bundan başka bir şey yapamayacağını söylemekle yetinmiş. Meğer o paralar, altmış sekiz yaşındaki bir kadının hayatında biriktirdiği bütün servetmiş. Adam bu bir tek hareketiyle kadının finansal hayatını kurtarmış, ama doğruyu yaptığı için kendisine yöneltilen takdirleri kabul etmenin de haksızlık olacağına inanmış. Bu takdirlerden kaçmaya karar vermesi, bir anlık bir kapris değil. Bunu ancak hayat referanslarından gelen emin olma duygusu yaratabilir.

Siz de kendi referanslarınızı, hem iyi, hem de kötü saydıklarınızı, kendi tecrübelerinizden dokunmuş dev bir top kumaş olarak düşünün. Master Sisteminizdeki diğer unsurlarla, yani durumunuz, sorularınız, değerleriniz ve inançlarınızla birlikte, bu kumaştan bir patron kesiyorsunuz, o da size, hayatınızda neler yapacağınıza karar verme olanağı sunuyor.

Beyninizde istediğiniz gibi tasarımlayabileceğiniz sonu gelmez miktarda referans vardır. Her gün de bunlara yenilerini katmaktasınız. İnsanın zekâsının önemli bir ölçüsü, referanslar dokusunu nasıl kullandığıdır. Ardına saklanacağınız bir perde mi yapıyorsunuz? Yoksa sizi eşsiz yüksekliklere çıkaracak bir uçak halı mı? Hayat referanslarınızı bilinçli olarak eşeleyip içinden sizi sürekli olarak güçlendirecek olanlarını seçiyor musunuz?

Bölüm 4'de öğrendiğiniz gibi, referansların bize sunduğu en değerli şeylerden biri, bir emin olma duygusu vermeleridir. Onlar olmasa tüm hayatımızı korkular ve kuşkular içinde yaşardık, işlev göremez hale gelirdik. Şu anda bu kitap elinizden uçsa, havada dolaşsa, sonunda beş adım ilerinize gelip dursa, rahatsız olur muydunuz? Olaydan korkmanızın tek nedeni, daha önce elinizde bu konuda hiç referans olmamasıdır. Bunun anlamını yorumlayabilecek durumda değilsiniz. Bebekler neden kirli kül tablasına uzanıp izmariti eline almak, ağzına sokup çiğnemek ister? Bunun onlara iyi gelmeyeceği yolunda hiç referansları olmadığı için değil mi? (Tabii yetişkinlerden bazıları da bunu henüz öğrenebilmiş değildir!)

Şimdi size bir kere daha sorayım, referanslarınızı nasıl kullanıyorsunuz? Onlan bilinçli olarak, sizi güçlendirecek biçimde, amaçlarınızı destekleyecek biçimde mi yorumluyorsunuz? Yoksa beyniniz rastgele referansları otomatik olarak mı alıyor? Bunlar sizi hiç desteklemeyen şeyler mi oluyor? "Herkes bana düşman" "Ne zaman bir şeye kalkışsam beni yere yıkıyorlar" "Ben sevilmeye lâyık değilim" gibi şeyler mi?

Referanslarımızı kullanış biçimimiz, nasıl hissettiğimizi saptayacaktır, çünkü bir şeyin iyi ya da kötü oluşu, sizin onu neyle karşılaştırdığınıza bağlıdır. Bir iş adamı, bir otelde oda tutsa, odanın güzel olup olmadığını, daha önce kaldığı odalarla karşılaştırarak kararlaştırır. Bakın size garanti veriyorum, Doğu Avrupa'dan birini getirip ABD'de en basit ve ucuz otele yerleştirseniz, sevinçten uçacak, orayı çok lüks bir yer sayacaktır. Bazen iyinin de, kötünün de yalnızca referanslarımıza dayalı olduğu gerçeğini, perspektifimizden kaçırıveririz.

Kaderle Randevu, benim en sevdiğim öğrenme ortamlarından biridir, çünkü orada, insanların referanslarının davranışlarını oluşturmada nasıl kullanıldığını sürekli olarak görebilirim. Katılımcıların seminer öncesinde doldurduğu o "derinlemesine" anket formunun bir parası olarak, tüm hayatlarını biçimlendirdiğine inandıkları beş tecrübelerini de yazmaları istenir. Aslında yaptıkları en güçlü referanslarının bazılarını benimle paylaşmak. Aynı referanslardan nasıl farklı anlamlar çıkarabildiklerine hep şaşarım. Kimisi tecavüze uğramış, cinsel sömürü kurbanı olmuş, terk edilmiştir. Kimisi parçalanmış yoksul aile çocuklarıdır. Yine de, içlerinden bazıları bu tecrübeleri kullanıp, hayatın yaşanmaya değmez olduğu inancına varırlarken, diğer bazıları bunlardan çalışma motivasyonu almış, büyümüş, genişlemiş, paylaşmış, duyarlı olmuşlardır.

Saddam Hüseyin'in çocukken çok dayak yediği gerçektir ama Oprah Winfrey de Çok dayak yemiştir. Üstelik bu kadın gençliğinde tecavüze uğramış, şiddet muamelesi görmüştür. Ama bugün televizyondaki günlük programında milyonlarca kişinin hayatına parmaklarıyla dokunabilmektedir. Kendi tecrübelerini paylamakla, insanların eski yaralarının iyileşmesine yardımcı olmuştur. Milyonlarca Amerikalı kendilerini ona yakın hissederler, çünkü o anlayabilen bir insandır, yani onun da tıpkı kendileri gibi acı referansları vardır.

images
 
images


"Kendimizi düşüncelerimizle kaldırır, kendimizle ilgili vizyonumuza tırmanırız."
ORISON SWETT MARDEN

Referanslar yalnız gerçek tecrübelerle sınırlı değildir. Hayal gücünüz de referans kaynağıdır. Roger Bannister'la dört dakikalık mili hatırlıyor musunuz? Bir insanın bir mili dört dakikanın altında koşmasının fiziksel olarak mümkün olduğuna hiç kimse inanmamıştı. O bunu defalarca hayal etti. Dört dakikalık rekoru kırarken kendi sesini duya duya, göğsünde şeridin basıncını hissede ede sonunda öyle çok referans ayağı edindi ki, başarıya ulaşacağından emin oldu. Başkası bu işin imkânsızlığından ne kadar eminse, o da olabileceğinden o kadar emin oldu.

Unutmamamız gerekir ki, hayal gücümüz, irademizden on kat daha güçlüdür. Bannister hayal gücünü, emin olma masasını taşıyacak ayaklar olarak kullandığı için insanlık tarihi boyunca duyulmamış bir sonuç elde etmeyi başardı. Hayal gücü serbest bırakıldığında, bize verdiği emin olma ve vizyon, geçmişin sınırlamalarının çok ötesine geçer.

Son zamanlarda Bay Akio Morita bana Made in Japan adlı kitabını gönderdi. Bay Morita, Sony Corporation'ın kurucularındandır ve inanılmayacak kadar akıllı bir adamdır.

Sony'nin kaderi de, tıpkı herhangi bir insanın kaderi gibi, bir dizi kararların sonucudur. Bu kitapta Morita, verdiği en zor karar olarak, Bulova Şirketi 100,000 transistorlu radyo satın almak için teklif yaptığında, bu teklife hayır demiş olmasını gösterir. Oysa o sıralarda Morita'nın şirketi ayda 10.000 radyo bile satamamaktadır. Kendisine teklif edilen para, şirketinin tüm değerinin on katıdır. Ama yine de, derin derin düşündükten sonra, bu teklifi reddetmeye karar vermiştir.

Neden? Çünkü Bulova, radyoların üzerine kendi firmalarının adını koymak istemektedir. Morita buna evet derse, kısa vadede şirkete giren para her ne kadar bir sıçrama gerçekleştirecekse de, bu arada Sonny'nin adını duyurmak yerine Bulova'nın adını duyurmuş olacağını görebilmiştir. Bulova yöneticileri, onun teklifi reddetmesine inanamamışlardır. Morita onlara, "Elli yıl sonra benim şirketimin adı da sizinki kadar büyük olacak, yarattığım radyonun da buna katkıda bulunacağını biliyorum" diye cevap vermiştir.

Tabii Morita'nın ortakları da bu arada onun adam akıllı deli olduğuna karar vermişlerdir. Böyle tahrik edici ve kârlı bir teklifi reddecek özgüveni nasıl yaratabilmiştir? Şirketinin geleceğini canlı bir biçimde hayal ederek, hiç yoktan referanslar yaratarak. Yönlendirilmiş odağıyla, amaçlarını açık seçik görebilmiş, sonra da onları sarsılmaz bir aktif inançla desteklemiştir. Bugün Sony şirketi yalnız elektronik sanayiinin yılda 27 milyar dolar yaratan lideri olmakla kalmamakta, aynı zamanda daha bir yığın sanayiye de kol salmış bulunmaktadır. Bunlar arasında film çevirmekten (Columbia ve Tri-Star film şirketlerinin satın alınması) müziğe (CBS Plak şirketiyle Columbia House'un satın alınması) da bulunmaktadır. Sony bugün bütün dünyada kalitesiyle tanınır hale gelmiştir.

İnanç olduğu zaman, bir yenilgi görünümü karşısında vizyonunuza sarılırsınız. Ya Thomas Edison, ampul yapma konusundaki ilk başarısız girişiminden sonra vazgeçseydi? Ya yüzüncü başarısız girişiminden sonra vazgeçseydi? Şansımız varmış ki, bininci girişimde bile yine dayandı. Her yenilgiyi, icadının fizibiliteden yoksun olduğu biçiminde yorumlayabilirdi. Ama o her yenilgiyi çözüme biraz daha yaklaşma biçiminde bir destek olarak aldı. Unutmayın, arabanızda dikiz aynasını referans olarak kullanıp geri geri gitmeyin. Geçmişinizden ders almak istersiniz, ama o geçmişin içinde yaşamak istemezsiniz... Siz güçlendirici şeylere odaklanın.

images
 
images


OKUMAK ZİHNİNİZİ BESLER

Referans olarak, kendi kişisel tecrübelerinizle bile sınırlı değilsiniz. Başkalarının referanslarını ödünç alabilirsiniz. Ben hayatımın başlarında, başaranlara odaklanmayı seçtim. Başarıp katkıda bulunan insanların hayatına büyük etkiler yapanlara odaklandım. Bunu, başarılı kimselerin biyografilerini okuyarak yaptım ve öğrendim ki geçmişleri ve koşulları ne olursa olsun, bu insanlarda bir emin olma durumu var, sürekli katkıda bulunuyorlar, sonunda da başarı geliyor. Onların referanslarını kendiminmiş gibi kullandım kendi kaderimi biçimlendirebileceğim yolunda bir çekirdek inanç edindim. Vietnam'da yedi yıl savaş esiri olarak kalan dostum Yüzbaşı Gerald Coffee'yi hatırlıyor musunuz? O sürenin büyük bölümünü tek başına hücrede geçirmişti. Dış dünya kendisine hiç neşe referansı veremediği zaman, aklını kaybetmemek için sarıldığı şey de kendi zengin "iç dünyasıydı. Çocukken bazı şiirler, hikâyeler ezberlemişti. Onları kendi kendine tekrarlıyor, her gün dayanmak zorunda olduğu çevrenin yerine yeni bir çevre yaratıyordu.

Sizin anılar ve hayalî referanslar dediğimiz o zengin hazine çekmecesini oluşturmak için tek başına hücre cezası çekmenize gerek yok. Nasıl doldurabilirsiniz çekmeceyi? Edebiyatın zenginliklerini keşfedin. Hikâyeler, efsaneler, şiirler ve müzik. Kitap okuyun, film seyredin, video filmlerini seyredin ses bantlarını dinleyin, seminerlere gidin insanlarla konuşun, yeni fikirler edinin. Bütün referansların gücü vardır ve sizin tüm hayatınızı hangisinin değiştireceğini önceden bilemezsiniz.

Çok güzel bir kitabı okumanın gücü, sizi o yazar gibi düşündürmeye başlamasında yatmaktadır. Arden ormanında dolaştığınız o sihirli dakikalar boyunca siz William Shakespeare'siniz. Define adasında geminiz battığında, Robert Louis Stevenson'sunuz. VValden'de doğayla başbaşayken Henry David Thoreau'sunuz. Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi hissetmeye hayalinizi onların kullanacağı gibi kullanmaya başlarsınız. Onların referansları sizin olur ve bunları, kitabın son sayfasını bitirdikten çok sonra da taşırsınız. İşte edebiyatın, iyi bir sahne eserinin, müziğin gücü buradadır, bizim sürekli olarak referanslarımızı genişletmemiz de bundandır.

Ben eskiden tiyatroya gidip bir oyun seyretmeyi zaman kaybı sayardım. Neden? Çünkü gittiğim oyunlar hep kötü oynanmış olurdu, tempoları da acı verecek kadar yavaştı. Ama günün birinde Becky ile birlikte, Leş Miserables'ı (Sefiller) görmeye karar verdik. Beni bu kadar derinden duygulandıran bir şeyi ne gördüm, ne okudum, ne de duydum. O günden beri, tiyatronun tutkunuyum. New York'a ne zaman gitsek, baş önceliği bir oyun seyretmeye veririz.

images
 
images


"Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir."
ALBERT EINSTEIN

Yıllar önce geliştirdiğim ve bana tüm hayat tecrübelerinden zevk alma olanağı veren en güzel inançlarımdan biri, kötü tecrübe yoktur fikri olmuştur. Hayatta başıma ne gelirse gelsin -ister zorlayıcı ister zevkli bir tecrübe olsun- her tecrübe bana bir değer getirmiştir... Tabii o eğer o değerin ne olduğunu ararsam. O tecrübeden bir tanecik fikri bile yakalasam, yine beni büyütmüş sayılır.

Lise öğrencisiyken, kişisel gelişme seminerlerine katılabilmek için azıcık paramı hep biriktirirdim. Arkadaşlarım aynı seminerlere tekrar tekrar gidişime şaşarlardı. Bana sık sık, "Aynı programa neden yine gidiyorsun?" diye sorarlardı.

Ben de onlara, tekrarın gücünü çok iyi anladığımı, her sefer yeni bir şeyler öğrendiğimi, çünkü kendimin yeni bir insan olduğumu söylerdim. Ayrıca bir şeyi tekrar tekrar duymanın, beni onu kullanmaya şartlayacağını da biliyordum. Tekrarlar becerinin anasıdır. Programı ne zaman yeniden tekrarlasam, ya yeni bir şey öğreniyordum, ya da bir şey beni bu sefer farklı etkiliyor, yeni referanslar yaratmama yol açıyordu. Yeni yorumlar, yeni eylemler yeni sonuçlar geliyordu hayatıma.

images
 
25sw8.gif


HAYATINIZI PERSPEKTİFE OTURTMAK İÇİN TEZATLARI KULLANIN

Bazı referanslar size soyluluk katar, daha yüksek vizyon kazandırırken, bazıları da size yaşamak istemediğiniz şeyleri gösterir. Ama bunlar da hayatınızı dengede tutabilmek için kullanabileceğiniz referanslardır. Size yeni bir tezat düzeyi sunarlar. Hayatınızın durumu sizce ne kadar kötü olursa olsun, bir başkasının durumunun daha da kötü olduğunu hatırlamak iyi gelir.

Dokuz günlük Ustalık programlarında ben bir günün büyük bölümünü ayırıp, nice fiziksel ve duygusal cehennemler yaşamış ve sağlam çıkmış kişileri oraya getiririm. Bu dünyanın W. Mitchell'lerini. Sarhoş bir gençken kendini köprüden atmaya karar veren, ama suyun derinliğinin altmış cm olduğunu gören dostum Mique Davis gibilerini. Atladığında bir anda boynundan aşağısı felç olmuş. Bu insanlar gelip programda, hayatın ne kadar güzel olduğunu, sağ olduklarına ne kadar mutlu olduklarını, ne kadar çok şey yapabilmiş olduklarını anlatırlar. Ya da dostum Dax'i getiririm. Dax yangında kalmış, tüm vücudu yanmış, gözleri de kör olmuş. Daha sonra tüm bu zorluklara rağmen avukat olmuş ve çalışıyor.

Günün konusu, basit ve derin inançlar geliştirmektir. "Benim sorunum yok!" Tecrübelerini paylaşan o cesur insanlar gibi salondaki herkes de hiçbir sorunu olmadığını bilir. Birdenbire, eşleriyle yaşadıkları sorunlar, çocuklarının karne notları, işlerini kaybetmiş olmaları, amaçlarına ulaşamamış olmaları, hemen perspektifine oturur.

Eğer tembelleştiğimizi hissedersek, kendimizi motive etmek için yeni referanslar da kullanabiliriz. Gerçi sizin derdiniz ne kadar büyük olursa olsun, bir başkasının mutlaka daha beter dertleri olduğu doğrudur, ama sizin işleriniz ne kadar yolunda olursa olsun, bir başkasının işleri de daha iyi olacaktır. Siz tam becerinizin en yüksek düzeye ulaştığını düşünürken, bir başkasının daha da büyük işler başardığını görürsünüz. İşte hayatın en güzel yanlarından biri budur. Bizi sürekli büyümeye iter.

Standartlarımızı yükseltmek için yeni referanslar edinmenin gücü çok büyüktür. Belki büyük ruhanî liderlerden birinin öğretilerini okuyorsunuzdur. Herkesin türlü saldırılarına rağmen o yine de sevgi vermeye devam etmiş, ya da parasal başarıya ulaşanları görüp nelerin mümkün olabileceğine dikkat etmiştir. Mimar ve otel sahibi Chris Hemmeter'le ilk karşılaşmamı asla unutamam. Becky ile ikimiz, Chris'in Hawaii'deki yeni evine davet ettiği ilk konuklar olma onurunu taşıyoruz. Ailesi de oradaydı. Ev 70 milyon dolara çıkmıştı.

Sözle anlatılabilecek bir yer değildi. Yalnız ön kapısı bir milyon dolara yapılmıştı. Belki sizin kurallarınız, "Bu büyük bir ziyankârlık" diyor olabilir ama aynı zamanda iş ve ekonomi açısından nelerin mümkün olabileceğini gösterdiği için de inanılmaz bir büyüme tecrübesi. Birdenbire, kendi dört milyon dolarlık şatom perspektifine oturuverdi. Chris'in evinin yalnız ön kapısıyla mermer merdivenleri o paraya çıkmıştı! Benim hayatımda da kesinlikle daha büyük, daha itici sınırlara yer vardı. Hayal edilemeyecek şeyleri hayal etmek mümkündü. Chris'le karısı Patsy'yi tanımanın en iyi yanı da, son derece sıcak insanlar olduklarını öğrenmek, servetlerini kendilerine ilham verecek bir çevre yaratmak için kullandıklarını görmekti. O halde demek tezatlı referansları kullanmak, algılarımızı ve duygularımızı değiştirmenin en güçlü yollarından biri.

Eğer ben çok fazla çalıştığım için perspektifimi kaybetmeye başlarsam, yıllar önce seminerlerimden birine katılmış bir adamı düşünmeye başlarım. Sıcak yürekli, yumuşak huylu bir adamdı, ama ne yazık ki yanlış zamanda yanlış yerde bulunma şanssızlığını yaşadı. Kırk beş yaşını doldurmaya yaklaştığında bir gün bir benzincide durduğunda, oraya cezaevinden yeni çıkmış iki adam gelmişti. Kısacık özgürlük sürelerinin sonunda, dışardaki yaşamdan hiç hoşlanmadıklarına karar veren bu adamlar, yine cezaevine dönmek için neden yaratma peşindeydiler. Bir plan yapmışlardı. Benzinciye ilk gelen kişiyi öldüreceklerdi. Kim olduğunun önemi yoktu. Yaşının, kadın ya da erkek olmasının da önemi yoktu. İlk geleni öldüreceklerdi, o kadar. Bu adam yanaşıp deposunu doldurmak üzere arabasından indiğinde, hemen üstüne saldırıp onu gaddarca döverek öldürdüler. Yaa... Siz kendinizinkilere dert mi diyorsunuz? Geride karısıyla dört küçük çocuğu kaldı. Ben olayı duyunca mahvoldum. İnanamıyordum. İnsan hiçbir olumlu anlamı olmayan bir tecrübeden nasıl olumlu bir anlam çıkarabilir? Ailemden birine böyle bir şey olsa, ne hale geleceğimi düşünemiyordum bile. Kendi kendime durmadan, yardımcı olmak için ne yapabileceğimi sorup duruyordum. Hemen dul eşini aradım, herhangi bir yardıma ihtiyacı olursa hazır olduğumu söyledim.

Baş amacım, kadının bu olaydan kendisi ve çocukları için güçlendirici bir anlam çıkarmaya çalışmasıydı. Bu olayı referans olarak kullanıp hayatın yaşamaya değmez olduğu inancına varmak çok kolaydı. İnsanların kötü ve tehlikeli olduğuna, her şeyi doğru yapsanız bile çimen gibi biçilebileceğinize inanmak, o halde neden zahmet etmeli deyivermek pek kolaydı. Kadınla konuştum, bu tecrübeden kendisini ve çocuklarını bir düzeyde güçlendirecek bir anlam kırıntısı çıkarmanın çocuklar hatırına çok önemli olduğunu söyledim.

Ona olayın ne anlama gelebileceğini sorduğumda, acısının ne kadar derin olduğunu anlattı, ama daha önemlisi, olayın iyi yanının da gazetelere geçmiş olması, o kanallara kendisine halktan inanılmayacak kadar sevgi, destek ve ilgi yöneltilmesi olduğunu söyledi. Kadına yüzlerce mektup gelmişti. Her meslekteki insanlar ona destek sunmaktaydılar.

Sözlerine devam ederek "Anladım ki eğer insanların yıkıcı olduğuna, hayatın haksızlıklarla dolu olduğuna inanırsam, kendimi de, çocuklarımı da mahvedeceğim. Bu yüzden her ne kadar şu anda inanılmaz görünse de, bu olayın bir sebeple yer aldığını aslında biliyorum. Bunu desteklemek için bir yol bulamıyorum. Bu yalnızca benim inancım." Bu kadın, inancını son referans olarak kullanacak cesareti bulabilmişti. Bir sebep olduğuna inanma isteği, o sebebi kendi bilmese bile, ömrünün en büyük acısını hafifletecek ona güç verecekti.

Ne harikulade bir kadın! Ne şanslı çocuklar! Anneleri onlara şöyle demişti: "Çocuklar, bütün bu insanları fark etmenizi, bize ne kadar çok sevgi yönelttiklerini görmenizi istiyorum, insanlar iyidir. Dünyada kötü olan pek az kişi vardır ve onlara da yardım edilmesi gerekir. Ama babanız Tanrı'ya her zaman inanırdı. Şimdi daha iyi bir yere gitti. Buradayken yapması gereken bazı şeyler vardı, sonra süresi doldu. Ama bizim süremiz dolmadı. Burada olduğumuz sürece, zamandan yararlanmamız gerek. Babanızın ölümünü kullanarak her günümüzü doludolu yaşamamız gerektiğini kendimize hatırlatmak zorundayız. Onu kaybettiğimizi düşünmek de doğru olmaz, çünkü o hep bizimle birlikte olacak."

25sw8.gif
 
25sw8.gif


"İnsan doğruyu ancak yüreğiyle görür; önemli şeyler gözle bakınca görülemez."
ANTOINE DE SAINT-EXUPERY

Yoksa hayatımızın en kötü günleri en önemli dersleri anlatan en güçlü günler olabilir mi? Başınıza gelmiş en kötü olaylardan birini düşünün. Şimdi dönüp o olaya baktığınızda hayatınıza herhangi bir olumlu etkisini bulabiliyor musunuz? Belki işinizden koyulmuştunuz, saldırıya uğramıştınız, araba kazası geçirmiştiniz. Ama o tecrübeden belki yeni bir kararlılık kazandınız, sizi kişi olarak büyüten yeni bir bilinçlenme edindiniz, katkıda bulunma yeteneğinizi büyük ölçüde artırdınız.

Biliyorum, bazı durumlarda iyi bir şey hissetmek çok zordur, ama kitabın bu noktasında, siz de artık pek acemi sayılmazsınız. Hayal gücünüzü esnetmiş, güçlendirme kaslarınızı çalıştırmış biri sayılırsınız. Durumunuzu nasıl yöneteceğinizi, odağınızı nasıl daha iyi sorulara çevireceğinizi biliyorsunuz. Çocukken size kötü davramldıysa, çok sınırlayıcı bir çevre içinde büyüdünüzse, belki bunlar sizi, başkaları için özgürlük mücadeleleri vermeye itmiştir. Hiçbir zaman yeterince sevgi görmediğinize inanmıssanız, belki şimdi verici biri haline gelmişsinizdir. Ya da belki o "korkunç" olay size yeni kararlar verdirmiş, hayatınızın yönünü değiştirmiş, dolay isiyle kaderinizi de değiştirmiştir. Belki o en kötü günler, aslında en iyi günlerinizdir.

Şimdi itiraz edebilir, "Hayır, Antony geçmişimde öyle şeyler var ki, hiç amaçsız oldukları besbelli. Onların etkisinden asla kurtulamam. Her zaman o acıyı duyarım" diyeceksiniz. Çok haklısınız. Size haksızlık edildiği, asla yerine gelmeyecek bir şey kaybettiğiniz inancını sürdürdüğünüz sürece, gerçekten de acıyı hep yaşayacaksınız. Ama unutmayın, kayıp hayalî bir şeydir. Evrende hiçbir şey yok olmaz, yalnızca biçim değiştirir. Sizi hâlâ yaralayan bir şey varsa, nedeni ona bağladığınız anlamdır. Belki yapmanız gereken, bir inanç geliştirmek, "Bunun neden olduğunu bilmiyor olsam bile, güvenmeye istekliyim. Günün birinde, zamanı gelince, nedeni de anlayacağım" diyebilirsiniz.

Sınırlı referanslar, sınırlı bir hayat yaratır. Hayatınızı genişletip zenginleştirmek istiyorsanız aramadıkça hayatınıza girmeyecek fikir ve tecrübeleri kovalayarak referanslarınızı genişletmeniz gerekir. Unutmayın, iyi bir fikir durup dururken gelip karşınıza çıkmaz. Onu aktif biçimde aramanız gerek. Güçlendirici fikir ve tecrübeler, ancak peşine düşülürse elde edilir.

25sw8.gif
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Geri
Üst