Güncel olmayan bir tarayıcı kullanıyorsunuz. Bu web sitesini veya diğer web sitelerini doğru şekilde göstermeyebilir. Yükseltmeli veya bir alternatif tarayıcı kullanmalısınız..
Referanslarımızı genişletirken, hayatı ve olanakları değerlendirmekte kullanabileceğimiz büyük bir tezat yaratırız. Eğer sorunlarınızı gereğinden fazla büyütüyorsanız, şunu düşünün: Biz birkaç yüz milyar yıldızın bulunduğu bir galakside yaşıyoruz. Üstelik bu evrende böyle birkaç yüz milyar galaksi daha var. Yani demek ki, yalnız bizim galaksimizde bile birkaç yüz milyar güneş daha var. Bunların hepsinin çevresinde dönen gezegenleri de var! Şu büyüklüğü bir düşünün. Bizim galaksimizdeki yıldızların, Samanyolu ekseni çevresinde bir dönüşünü tamamlaması, birkaç yüz milyon yılda oluyor. Evrenin büyüklüğünü düşünüp, sonra da bir insanın ortalama ömür süresine baktığınız zaman (en cömert ortalama seksen yıldır) size bir perspektif verebiliyor mu? Yine de insanlar ipoteği nasıl ödeyeceğiz, ne marka araba alacağız, bir sonraki iş toplantısı nasıl gidecek diye kendilerini yiyip bitiriyorlar.
"Bence bir ot yaprağı da yıldızların yörünge yolculuklarından aşağı kalmaz."
WALT WHITMAN
Ben hep referanslarımı genişletip iyileştirmeye çalışırım, çünkü bilgisayar dünyasındaki "Çöp koyarsan çöp alırsın" ilkesine inanırım. Yaşadığımız her gün, yeni enformasyon, yeni fikirler, kavramlar, tecrübeler ve duygular alıyoruz. Zihnimizin kapısında bilinçli ve tetikte nöbet tutup, içeriye girmesine izin vereceklerimizin gerçekten hayatımızı zenginleştireceğinden, yaşayacağımız tecrübelerin gerçekten olanaklarımıza katkıda bulunacağından emin olmamız gerek. Çocuklarımızın büyüyüp genişlemesine yardım ederken, onları gelecekte olumlu referans getirecek tecrübelere yöneltmeliyiz. Bu referanslar onlara, neyle olsa başa çıkabileceklerini anlamakta yardımcı olmalı.
Aynı zamanda, onlara hayatta nelere dikkat etmeleri gerektiğini de öğretmeliyiz. Bazı referanslar hayat tecrübemizi düşürür. Geto Boys grubunun müziğini dinleyince siz de biraz kaygılanıyor musunuz? Son şarkılarından birinde, bir kızın gırtlağını kesip, sonra cesediyle sevişmeyi anlatıyorlar. Böyle bir referansın habire tekrarlanması, yalnız çocukların değil, herkesin zihninde bir derece yıkıcı etki yapmaz mı? Şarkıyı dinleyen gidip anlatılan işi yapar demek istemiyorum. Yalnızca bunun çöp ve pislik olduğunu söylüyorum. Yoksa bu sözümle sansürcülüğü mü övmüş oldum? Kesinlikle değil.
Bence ülkemizin en güzel yanlarından biri özgürlük. Ama sizin ve benim, liderler olarak, referansların ne anlama geldiğini ve hayat kalitemize ne etki yapacağını bilme hakkımız olduğuna inanıyorum.
REFERANSLARINIZI GENİŞLETİRKEN HAYATINIZI DA GENİŞLETİN
Hayat bize neyi verirse, onu mutlaka güçlendirici bir biçimde kullanabiliriz, ama bunu da pro-aktif olarak yapmamız gerekir. Benim hayattaki seçeneklerim, hep bilinçli olarak peşinde koştuğum çok zengin tecrübelerin referanslarından gelir. Her gün yeni genişleme yolları ararım. Otuz bir yıllık ömrüme yüzlerce yıllık tecrübeleri sığdırmış biriyim. Bunu nasıl mı söyleyebiliyorum? Benim bir ay içinde yaşadığım zorlayıcı ve zenginleştirici tecrübelerin sayısı, çoğu insanın birkaç yılda yaşayabileceği kadardır da ondan.
Bunu yapmaya başlamamın ilk yollarından biri, on yedi yaşımdan bu yana kitapların sunduğu zengin tecrübeye yönelmek oldu. Daha çok genç yaşlarımda, liderler okur inancını geliştirdim. Kitaplar beni bambaşka dünyalara götürebiliyordu. Ben oralarda Abraham Lincoln'la Ralph Waldo Emerson'la karşılaşabiliyor, onları kendi kişisel antrenörüm haline getirebiliyordum. Ayrıca kitap sayfalarında, her türlü soruma cevap bulabileceğimi de biliyordum. Yüzlerce kitabın bana verdiği referans zenginliği, insanlara yardım edebilme konusunda sayısız seçenekler sunmaktaydı. Bu referansları izledim, çünkü zihnime açlığını duyduğu o besini vermezsem, gazete ve televizyon haberleriyle programlarının sunduğu çerçöple yetinmek zorunda kalacağımı biliyordum. Eğer başlıca enformasyon kaynağımız o düzeyde kalırsa alacağımız sonuçlar da toplumdaki herkesin aldığı kadar olur.
Hayatı hakkıyla anlamanın, kendimize en yüksek düzeyde seçenekler tanımanın en güçlü yollarından biri, mümkün olduğu kadar farklı tiplerde referanslarla yüzyüze gelmektir. Ben gençliğimde, hep aynı kiliseye gitmiş ve aynı ruhanî felsefeyi dinlemiş olduğumu fark ettiğimde, diğer yollardan manevî bir anlayış geliştirme çabasına düşmüştüm. Lisedeyken bana gazetecilik bursu verildi, San Luis Obispo'daki California Politeknik Üniversitesi'nde iki haftalık bir programa katıldım. O pazar günü hepimize, bir kilise ayiniyle ilgili yazı ödevi verildi.
Sokakalarda gezinirken ayaklarım hep kendi mezhebimin kilisesine doğru gidiyordu. Ama birlikte yürüdüğüm arkadaşlar, demin önünden geçtiğimiz Mormon kilisesinden söz etmekte, Mormonların ne "korkunç" insanlar olduklarını söylemekteydiler. Oysa bana, hiç kimse o kadar da kötü olamaz gibi geliyordu. Neler olup bittiğini gözümle görmek istedim. O kiliseye daldım. Bir de baktım ki, Mormonlar da Tanrı'yı benim kadar çok seviyorlar. Farklılık ancak birkaç kuralda, o kadar.
İşte benim ruhanî gezim böyle başladı, altı ay boyunca da bir ritüel haline geldi. On sekiz ve on dokuz yaşlarımdayken, ayda iki üç kere değişik inançların tapınaklarına gidiyordum. Luteran, Katolik, Baptist, Episkopal, Metodist, Yahudi, Budist, vb. Bunun sonucunda gerçekten daha yüksek bir ruhsal anlayış düzeyine çıktım, tüm insanların inançlarını beğenmeye başladım. Belki onların özel kurallarına ve algılarına yüzde yüz katılmıyordum ama, artık anlayışım da sevgim de çok daha artmıştı.
Eğer hayatınızı zenginleştirmek istiyorsanız, hiç durmayın! Daha önce hiç girişmediğiniz tecrübelere girişin. Skuba dalışları yapın. Denizaltı dünyasını keşfedin, yepyeni bir çevrede hayat nasılmış, siz nasıl oluyormuşsunuz, bir bakın. Gök dalışları yapın. Bir uçağın açık duran kapısının kenarında oturup, az sonra 4500 metre yükseklikte, dakikada 120 mil hızla düşmeye başlayacağınızı düşünerek beklemek, çok büyük inanç gerektirir. Bu referansı görmeden, inanç neymiş bilemezsiniz! Gidip helikopter uçuşları dersi alın. İnanın bana, hayatınızı tümden değiştirecek. Dört gün ayırıp bir yarış okuluna gidin. Sınırlar ve olanaklar konusunda aklınıza gelmeyecek kadar çok şey öğrenirsiniz. Bir akşamı senfonik müzikle geçirin... Tabii eğer sık sık yapmadığınız bir şeyse, ya da rock konserinde geçirin... Eğer sürekli kaçındığınız bir şeyse. Seçenek düzeyinizi genişletin. Günün birinde, ziyaret saatleri sırasında bir çocuk hastanesinin yanından geçin. Gidip birkaç yabancıyla tanışın, birkaç hikâye anlatın. Uyum sağlama ve insanların hayatına dokunabilirle tecrübesi sizi ebediyen değiştirecektir.
Belki de bir başka kültüre dalış yapma zamanınız gelmiştir. Dünyayı biraz da başkalarının gözüyle görün. Belki Fiji'ye gidip, yerlilerle biriikte kava kutlaması yapmak iyi olur. Ya da yerel devriye polisleriyle birlikte dolaşma programlarına yazılın. Arabanın arka kanepesine oturmanıza, toplumu polis gözüyle görmenize izin veriyorlar. Unutmayın, insanları anlamak ve sevmek istiyorsak, bunun en güçlü yollarından biri onların referanslarından bazılarını paylaşmaktır. Belki de okula geri dönme zamanınız gelmiştir. Biyoloji ya da fizyoloji derslerine girip iç dünyamızı araştırır, ya da sosyoloji, antropoloji çalışıp kültürümüzü daha iyi anlarsınız. Unutmayın hayatınızdaki sınırlar büyük olasılıkla sınırlı referanslarınızın sonucudur. Referanslarınızı genişletin, hayatınız da hemen genişleyecektir.
Değindiğim bu olanaklar gerçi heyecan verici, ilham verici şeyler ama, aslında bunlar ağzınızı sulandırmak için ortaya getirilmiş şeyler. Yeni referanslar edinmek için bunların hepsini yapmak zorunda olmadığınız gibi, bir tekini bile yapmak zorunda değilsiniz. Afrika'ya safariye gitmeyip, sizin arka sokaktaki bir evsiz barksıza yardım edebilir, ona sahip olduğunu hiç bilmediği kaynaklarını gösterebilirsiniz. Bir tek referansın bile eklenmesiyle, önünüzde dünyalar açılır. Gördüğünüz, duyduğunuz bir şey karşılıklı bir konuşma, bir film ya da bir seminer, bir sonraki sayfada okuyacağınız bir şey, ne zaman olacağını kimse bilemez.
"Mümkün olanın sınırlarını keşfetmenin tek yolu, onları aşıp imkânsıza geçmektir."
ARTHUR CLARKE
Şimdi de hayatımızı biçimlendiren en güçlü referanslardan bazılarının bir envanterini çıkaralım. Biraz süre ayırıp kişi olarak kim olduğunuzu etkilemiş beş en güçlü tecrübeyi yazın. Yalnız tecrübeyi tarif etmekle kalmayın o tecrübenin sizi nasıl etkilediğini de yazın. Eğer sizi olumsuz etkilemiş herhangi bir şey yazarsanız, hemen o olayın bir başka yorumlanma biçimini bulun. Bunu ne pahasına olursa olsun bulun. Belki bulabilmeniz için size biraz inanç gerekir. Daha önce hiç aklınıza gelmeyen yeni bir perspektif gerekir. Unutmayın, hayatta her şey bir sebeple, bir amaçla olur ve bize hizmet eder. Bazen bizim o değeri görebilmemiz için yıllar geçmesi gerekir. Ama tüm insan tecrübelerinde bir değer vardır.
Hayatınızı olumlu olarak biçimlendirmiş tüm olayların bu listesine bakarken, izlemesi yararlı olabilecek birkaç yeni referans düşünmenizi istiyorum. İhtiyaç duyduğunuz bazı yeni tecrübeler ne olabilir? İyi bir soru, "Gerçekten en yüksek düzeyde başarılı olmak için, hayatımda asıl istediğime ulaşabilmek için, ihtiyacım olan referanslar nelerdir?" biçiminde olabilir. Belki yapmanız gereken, ilişkilerini iyi yürütebilen birini modellemektir. O kişinin inançlarından bazılarını öğrenin. İlişkileri iyi yürütmeyle ilgili referansları nelermiş? Ya da belki tek ihtiyacınız, hayatı daha çok sevmekle ilgili referansları, katkıda bulunduğunuzu hissetmekle ilgili referansları bulmaktır.
Şimdi de birkaç eğlence referansı bulun. Belki onlara "ihtiyacınız" yoktur, ama yine de hoş olabilecek ya da kendinizi iyi hissetmenize yol açabilecek bir şeyler düşünün. Ben bir ara kavga sanatlarıyla ilgili dersler almaya başladım, çünkü bu disiplinin ne inanılmaz durumlar getirebileceğini biliyordum. Tekvando'da kara kuşağımı sekiz ayda kazadım. Büyük usta Jhoon Rhee'den ders alıyor, onun o inanılmaz odaklanma biçimini modelliyordum. Kendi alanımda da kendimi böylesine disipline sokabilsem o referans pek çok alana tasar, diye düşündüm. Öyle de oldu. O halde siz başka neler yapabilirsiniz?
Edinebileceğiniz harika referanslarla ilgili bir beyin fırtınası listesi yaptıktan sonra, her birine bir süre ve bir tarih koyun. Her birini ne zaman yapacağınızı kararlaştırm. İspanyolca'yı, Yunanca'yı, Japonca'yı ne zaman öğreneceksiniz? Sıcak hava balonuyla ne zaman gezi yapacaksınız? Mahalledeki huzur evine gidip ne zaman koroyla şarkılar söyleyeceksiniz? Yeni ve alışılmadık bir şeyi ne zaman yapacaksınız?
Ailenize sağlayabileceğiniz paha biçilmez referanslar neler olabilir? Belki çocuklarınızı bir müzeye götürmek, belki oturup, ailenin zaten sahip olduğu referansları konuşmak, ninelerle ve dedelerle toplanıp onların hayatından ve neler öğrendiklerinden söz etmek olabilir. Bu altmış, yetmiş, seksen, doksan ve daha yukarı yaştaki insanlar, biz daha gençlere öyle değerli referanslar sağlayabilirler ki!
Benim ailemle paylaştığım en güçlü referanslardan biri, hayır evlerine gitmeyen ya da gidemeyenlere Şükran Bayramı yemekleri vermektir. En küçük oğlumun dört yaşındayken buna gösterdiği tepkiyi asla unutamam. Aramıza ilk defa o yıl katılıyordu. Oceanside-California'da bir parka gitmiştik. Kapısı olmayan bir banyoda, yerde yatıp uyuyan bir ihtiyar adam gördük. Çöp bidonlarından bulduğu giysi parçalarıyla üzerini örtmeye çalışmıştı. Oğlum onun uzun sakalına hayran hayran baktı. Biraz da korkmuştu.
Oğlum Jairek'in eline bir yemek sepeti verdim, "Bunu o adama götür, Şükran Bayramı'nı kutla," dedim. Jairek ürkek adımlarla yaklaştı. Boyu kadar büyük sepetle banyoya girdi, onu yavaşça yere bıraktı. Adam görünüşte ya sarhoştu, ya da uyuyordu. Jairek onun omzuna dokundu, "Şükran Bayramın kutlu olsun!" dedi. Adam birden yattığı yerden fırlayıp doğruldu, oğlumun elini yakaladı. Yüreğim ağzıma gelmişti. Ben atılmaya hazırlanırken, adam Jairek'in elini öptü, boğuk bir sesle, "Sevgine teşekkürler" dedi. Tanrım, dört yaşındaki bir çocuk için ne yaman referans!
Unutmayın, bizi biçimlendiren, hayatımızın tek tek anlarıdır. Bizi yükseltecek ve sınırlamayacak anların peşine düşmek de bize kalmıştır.
Şimdi kanepeden kalkın, hayat oyununa adımınızı atın. Hayal gücünüz başıboş koşsun, araştırabileceğiniz, yaşayabileceğiniz tüm olanakları tarasın. Hemen başlayın. Bugün hangi yeni tecrübeyi devreye sokarsanız hayatınız genişler? Nasıl bir insan olursunuz? Eyleme geçin ve olanakları araştırmaktan zevk alın. Gelecek derin değişiklikleri keşfedelim. Bunların nereden geleceğini bilmek istiyorsanız...
"Büyük adamlar olmasa hiçbir büyük şey başarılamaz, insanlar da ancak karar verirlerse büyük olabilirler."
CHARLES DE GAULLE
Vücudunda iz falan yoktu. Çinli komünistler onu ufacık bir odada yirmi saatten fazla kapalı tutmuş, ama dövüp işkence falan etmemişlerdi. Hattâ arada ona bir iki sigara bile vermişlerdi... Ve yer alan terbiyeli konuşmaların bir sonucu olarak, bu askerin elinde şimdi bir belge bulunmaktaydı. Kendi el yazısıyla Amerikan yaşamının, yani kapitalist toplumun ne hakkaniyetsiz ve ne kadar zararlı olduğunu anlatıyor, komünist sistemin üstünlüğünü ve ahlâkî insaniyetini göklere çıkarıyordu. Olay bu kadarla da kalmıyordu. ABD ordusunda subay olan bu kişinin yazdığı yazı şimdi Kuzey Kore'deki diğer savaş esirlerine ve Güney Kore'deki Amerikan Kuvvetleri'ne de yayınlanıp durmaktaydı. Daha sonra bu kişi, askerî bilgileri düşmanlara aktaracak, silah arkadaşlarının yakalanmasına yardımcı olacak, kendi ülkesini öfkeyle inkâr edecekti.
Bu adamın dünyaya bakışını tersyüz etmesine, ömrü boyunca kendisine aşılanmış olan inançları değiştirmesine yol açan şey nedir? Daha önceki çekirdek değerlerini terk edip düşmanla işbirliği yapmasına ne yol açmıştı? Hangi değişim bir bireyin düşüncelerini, duygularını ve eylemlerini böylesine değiştirebilirdi? Bunun cevabı, bu kişinin, tüm kimliğini değiştirme yoluna yöneltilmiş olmasında yatmaktadır. Şimdi artık kendi gözündeki kendi yeni imajına göre yaşamaya başlamıştır.
Bu kitap boyunca benimle birlikte, tüm değerlendirmelerimizi yönlendiren Master Sistem'in en temel unsurlarından biri olan inançların etkilerini adım adım incelediniz. İnançlar bizi sonuçlara götürür, bu nedenle de bize neler hissedeceğimizi ve neler yapacağımızı öğretirler. Ama hayat kalitemize farklı düzeylerde etki yapan farklı düzeylerde inançlar vardır. Bunların bazıları belirli şeylerdir. Örneğin, belli bir arkadaşınızla ilgili inançlarınız onun davranışları konusunda ne düşünüp ne hissettiğinizi, yaptığı her harekete bağlayacağınız anlamı saptayacaktır. Eğer onun "sevgi dolu" bir insan olduğunu biliyorsanız, o anda size kızmış görünse bile, esas niyetinden kuşkulanmazsınız. Bu inanç o kişiyle tüm ilişkilerinizde size yön verecektir. Ama bu durum, bir yabancıya davranışınızı etkilemek zorunda değildir. Bu inançlarınız, hayatınızın yalnız belli bir alanını, o dostunuzla ilişkilerinizi etkilemektedir.
Ama bazı inançların hayatınız üzerindeki etkisi çok daha geniştir. İşte ben bunlara küresel inançlar diyorum. Bu inançların çok daha uzaklara etki yapan sonuçları olur. Örneğin, genelde insanlar konusundaki inançlarınız, yalnız o dostunuzla olan ilişkinizi değil, karşılaştığınız herkese olan davranışınızı etkileyecektir. Bu tür inançlar meslek hayatınızı da güven düzeyinizi de evliliğinizi de derinden derine etkiler. Örneğin kıtlık ve bolluk konusundaki küresel inançlarınız, hem stres düzeyinizi, hem zamanda, parada, enerjide ve ruh düzeyinde cömertliğinizi etkileyecektir... Ortada yalnızca şu kadar para, şu kadar zaman, şu kadar sevgi varsa, sürekli olarak bunların yetmeyeceği günün korkusu içinde yaşarsınız. Bu stres, komşularınız hakkında, iş arkadaşlarınız hakkında kendi finansal yetenekleriniz hakkında ve genel olarak fırsatlar hakkında neler düşündüğünüzü etkileyecektir.
Ama bütün bunlardan daha önemli olan şey, tüm algılarımızın süzgeci olan çekirdek inançlardır. Bu tür inanç, hayatınızın kararlarındaki tutarlılığı doğrudan kontrol eder. Bunlar, sizin kimliğinizle ilgili inançlarınızdır.
Neyi yapıp yapamayacağımız, neyi mümkün, neyi imkânsız sayacağımız, genellikle bizim gerçek yeteneklerimizin bir fonksiyonu değildir. Daha büyük olasılıkla, kendimizin kim olduğumuz konusundaki inançlarımızın fonksiyonudur. Eğer herhangi bir zamanda kendinizi, bir şeyi yapmak bir yana, düşünemeyecek durumda bulduysanız, birine, "Ben bunu asla yapamam" diye cevap verdiyseniz, ya da, "Ben o tür biri değilim, ne yapayım" dediyseniz, demek ki sınırlı kişilik engellerine çarpmışsınız. Bu her zaman da o kadar kötü bir şey değildir tabii. Kendinizi cinayet işlerken düşünememek, son derece önemli bir üstünlüktür! Kendinizi başkalarını sömürecek biri olarak görememek de herhalde çok yararlı bir şeydir. Kendimizi yalnız kim olduğumuza göre değil, kim olmadığımıza göre de tanımlamadığımızı anlamak, çok önemlidir.
Kimlik nedir aslında? En basit anlamıyla, bireyselliğimizi tanımlamakta kullandığımız, bizi başka bireylerden -iyi ya da kötü ya da kayıtsız- biçimde farklı ve benzersiz kılan inançlardır. Ve kim olduğumuz konusundaki emin olma durumumuz, içinde yaşadığımız sınırları oluşturur.
Yeteneğiniz sabittir, ama onun ne kadarını kullandığınız, kendinize edindiğiniz kimlikle ilgilidir. Örneğin, eğer dışa dönük atak bir insan olduğunuzdan eminseniz, bu kimliğe uyan davranışların kaynaklarını kullanırsınız. Kendinizi pısırık mı, hep kazanan biri mi, silik biri mi olarak gördüğünüz, hangi yeteneklerinize uzandığınız biçimlendirecektir. Belki Pygmalion Sınıfta adlı kitabı okumuşsunuzdur. Orada öğrenciler kendilerinin yetenekli olduğuna inandıkları anda, başarılarında yer alan çarpıcı değişiklik anlatılmaktadır.
Araştırmacılar öğrencilerin başarısının, öğretmen onların zekâsına inandığı için gelişen kimliklerinin etkisinde kaldığını defalarca kanıtlamışlardır. Yapılan bu tür çalışmaların birinde, bir grup öğretmene sınıflarındaki bazı öğrencilerin gerçek anlamda üstün yetenekli olduğu söylenmiş, bu çocukları gelişebilmeleri için zorlamaları talimatı verilmiştir. Tahmin edebileceğiniz gibi o çocuklar sınıfın en başarılı öğrencileri olmuştur. Bu araştırmayı asıl önemli kılan, o çocukların aslında daha yüksek bir zekâ düzeyine sahip olmayışı, hattâ tam tersine, içlerinden bazılarının zayıf öğrenci diye bilinen kişiler olmasıdır. Ama kendi üstünlüklerinden emin olma duygusu (bu da onlara, öğretmenin "sahte inancı" nedeniyle verilmiştir), başarılarının tetiğini çekmeye yetmiştir.
Bu ilkenin etkisi yalnız öğrencilerle sınırlı değildir. Başka kişiler sizi nasıl bir insan olarak görüyorlarsa, size verdikleri tepki ve cevaplar da ona göre biçimlenir. Bunun da genellikle sizin gerçek karakterinizle hiçbir ilgisi yoktur. Örneğin eğer biri sizi sahtekâr diye anıyorsa, siz aslında dürüst de olsanız, iyi şeyler de yapsanız, o kişi her hareketinizin gerisinde sinsi nedenler arayacaktır. Daha da beteri, biz bir değişiklik yaptıktan sonra, çevremizde bulunan ve bizim hakkımızdaki imajını değiştirmemiş olan insanların etkisiyle, eski duygu ve inançlarımızın yeni baştan içimize yerleşmesine izin de veririz. Hepimizin hatırlaması gereken bir şey varsa, en sevdiklerimizin karakterini etkileme yolunda çok büyük güçlere sahip olduğumuzdur.
İşte Marva Collins de öğrencilerine kendi kaderlerinin efendisi olma inancını aşılarken, onları gelmiş geçmiş en yetenekli kişiler olduklarına inandırırken, bu gücü kullanmaktadır.
"Değerli insanların en iyi etkilerini, onların yanından ayrıldığımız zaman hissederiz."
RALPH WALDO EMERSON
Hepimiz kendimizin kim olduğu yolundaki görüşümüzde tutarlı biçimde davranırız. Bunun da nedeni, insan organizmasında en güçlü ihtiyaçlardan birinin, tutarlılık ihtiyacı olmasına dayanır.
Hayatımız boyunca, tutarsızlığa çok büyük acıları, tutarlı olmaya da çok büyük zevkleri bağlamaya alışmışızdır. Bir düşünün. Başka şey söyleyip başka şey yapan insanlara ne etiket takarız? İki yüzlü, sahtekâr, maymun iştahlı, dengesiz, güvenilmez, oynak, dalgacı, yalancı. Siz bu etiketlerin kendinize takılmasını ister miydiniz? Hattâ kendinizi böyle biri olarak düşünmek ister miydiniz? Cevap besbelli. Gümbürtülü bir "hayır!" Sonuçta da ne zaman bir tutum benimsesek, inancımızı belli edecek olsak, özellikle herkesin gözüne görünen bir şeyler yaparken hep o benimsediğimiz tutumla tutarlı davranmaya çalışırız, bu esneklikten uzak davranışımızın bize ilerde nelere mal olacağına da aldırmayız.
Öte yandan ortaya koyduğumuz kimliğimizle tutarlı davranmanın da çok büyük ödülleri vardır. Tutarlı kişilere ne deriz? Kullandığımız kelimeler bellidir: güvenilir, sadık, dengeli, sağlam, zeki, istikrarlı, mantıklı, dürüst. Sizden söz edilirken hep bu sözler kullanılsa kendinizi nasıl hissederdiniz? Kendinizi böyle biri olarak düşününce neler hissederdiniz? Bunun da cevabı belli. Çoğu insan bayılır buna. Böylece tutarlı kalma ihtiyacı da acıdan kaçma ve zevke ulaşma yeteneğinize kopmaz biçimde bağlanmış oluyor.
"Aptalca bir tutarlılık, küçük zihinlere göredir."
RALPH WALDO EMERSON
Bu Pygmalion etkisi tersine de işler. Eğer "öğrenme özürlü" olduğunuzdan eminseniz, bu iş kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete döner. Böyle bir şey hissetmek, şu anda uyguladığınız öğrenme stratejisinin etkili olmadığını hissetmekten farklıdır. Strateji değiştirmek çoğumuza basit, yapılabilir bir şey gibi gözükür, yeter ki kendimize uygun öğretmeni bulmuş olalım. Ama kendimizi değiştirmek, kim olduğumuzun esasını değiştirmek... Pek çok kimse bunu hemen hemen imkânsız bir şey olarak görür. En sık aldığınız cevap, "Ben böyleyim işte" olur. Bu cümle, rüyaları öldüren cümledir. Altında da değişmez kalıcı sorunlar bulunduğu imasını taşır. İlaç bağımlılığı geliştirdiğine inanan bir kişi elbette değişebilir. Zor olur, ama o değişiklik yine de yapılabilecek bir şeydir, üstelik kalıcı da olabilir. Ama kişi eğer kendisinin bir ilaç bağımlısı olduğuna inanıyorsa, haftalarca, aylarca ilaç kullanmasa bile, sonunda eski alışkanlığına geri dönecektir. Neden? Çünkü kendisinin böyle olduğuna inanmaktadır. Onda "ilaç bağımlılığı sorunu var" değildir, kendisi ilaç bağımlısıdır.
Bölüm 4'den hatırlarsınız kişi bir şeye bir kere inandı mı, itirazları görmezden gelecek hattâ kendi inancını her türlü kanıta karşı savunmaya kalkacaktır. Bu kişi bilinçaltı düzeyde, uzun süreli ve kalıcı bir biçimde değişebileceğine inanmaz, bu inaçsızlık da onun davranışını kontrol eder.
Buna ek olarak, bu olumsuz davranışı sürdürmekten gelen ikincil bir kazanç da vardır. Ne de olsa, bu adam kendi bağımlılığını, kontrolü dışında bir şeye dayandırabilir, o şeyi suçlayabilir. Olay kendisinin kim olduğundan kaynaklanmaktadır. Bu yolla, ilaç almanın bir karar meselesi olduğu gerçeğinden de kaçabilmektedir. İnsan bünyesindeki sinir sisteminin tutarlılık ihtiyacı da bu eğilimi daha artıracak, adam aynı yıkıcı paterne tekrar tekrar geri dönecektir. Kendi kimliğini teslim etmek, ilaçların yıkıcı etkisinden bile daha acı verici bir şeydir.
Neden? Çünkü hepimizin emin olmaya ihtiyacı vardır. Çoğu insanların bilinmeyene karşı duyduğu korku pek büyüktür. Emin olamamak büyük acılar çekebileceğimiz olasılığı demektir. O zaman da, bilinmeyenin acısını çekmektense, nasıl idare edileceğim öğrenmiş olduğumuz, tanıdık acıyı çekmeye razı oluruz. Sürekli değişen bir dünyada yaşamak, sürekli yeni ilişkiler içine girmek, işteki rolümüzü yeni baştan tanımlamak, değişen ortamlar ve akıp gelen o bol yeni enformasyon arasında, sürekli ve tutarlı olduğuna güveneceğimiz tek şeyimiz, kendi kimlik duygumuzdur. Bir de kim olduğumuzu sorgulamaya başlarsak, o zaman artık, üzerine hayatımızı kuracağımız anlayışın hiçbir temeli kalmamış olur.
Kim olduğunuzu bilmiyorsanız, ne yapacağınıza nasıl karar verebilirsiniz ki? Değerleri nasıl formüle eder, inançları nasıl benimser, kuralları nasıl koyarsınız? Bir şeyin iyi mi kötü mü, yoksa nötr mü olduğunu nasıl yargılarsınız? Kendi kimliğini bir ilaç bağımlısı olarak gören insanın karşısındaki en büyük zorluk, bu kimliği değiştirdiğinde nasıl bir hale getireceğidir. "İyileşmekte olan bir ilaç bağımlısı" mı olacaktır? Bu onun kimliğini değiştirmemekte, yalnızca o anda içinde bulunduğu durumu göstermektedir. "İlaçtan kurtulmuş" sözü de işe yaramaz, çünkü çoğu kişi bunu geçici bir durum olarak görür... Üstelik bu kişi kendini tanımlamak için hâlâ ilaçları kullanıyordun Kişi kendisinin tümüyle temiz olduğuna dair bir emin olma durumuna varırsa, kendini artık "bir Hıristiyan", "bir Müslüman", "bir Yahudi", "bir Budist" olarak görmeye başlayabilir, ya da bir lider olarak görür, özetle "ilaç bağımlısı"nın dışında herhangi bir şey olarak görürse, davranışı işte o zaman değişecektir. Kim olduğumuz konusunda yeni inançlar geliştirdikçe, davranışımız da değişip bu yeni kimliği destekler hale gelecektir.
Aynı şey aşırı kilolu insan için de geçerlidir. Onun da kimliği, "Ben şişman biriyim," biçimindedir. Belki perhize girer, kısa dönem için kilo verir ama sonra yine alır, çünkü kendisinin kim olduğu konusundaki emin olma durumu, tüm davranışlarını yönetir, onları kimliğiyle tutarlı hale gelinceye kadar zorlar. Kim olduğumuz konusundaki inançlarımızın dürüstlüğünü her zaman korumak zorundayızdır... Yıkıcı ve güçsüzleştirici inançlar olsalar bile.
İlaç bağımlısı olan kişinin kalıcı bir değişiklik yaratmasının tek yolu, inancını "Ben ilaç bağımlısıyım"dan kurtarıp "Ben sağlık tutkunuyum" ya da "Ben hiçbir derdin kalıcı olamayacağının canlı örneğiyim," biçiminde, ya da buna benzer bir başka biçimde değiştirmektir. Yeni kimlik her neyse, ilaçlarla hiçbir şekilde ilgili olmamalıdır. Ona tekrar ilaç sunulursa içgüdüsel cevabı kabul edip etmemek olmayacak, son derece emin bir sesle, "Ben o tip insan değilim. Eskiden o tip insandım" diyecektir.
Aşın kilolular da kimliklerini, şişman kişi olmaktan kurtarıp, canlı, sağlıklı, atletik biri biçimine sokmalıdırlar. Bu kimlik değişimi onların tüm davranışını değiştirecek, yediklerini de jimnastiklerini de raya oturtacak, yeni kimlikleriyle tutarlı uzun dönemli fizyolojik değişiklikler yaratmalarına izin verecektir. Belki bu değişim size şimdilik bir kelime hilesi gibi görünebilir, ama aslında kişisel gerçeğin çok daha derin bir değişimidir.
Aslına bakarsanız, kimliğinizdeki bir değişiklik, tüm Master Sistem'inizin değişmesine yol açabilir. Bir düşünün. İlaç bağımlısı olan birinin tüm değerlendirme sistemi baştan sona farklı değil midir? Sürekli içinde bulunduğu durumlar, kendine sorduğu sorular, eylemlerini güden değerler, inanç haline getirdiği referanslar, kendini lider, sevgili, sporcu, katkıcı olarak düşünen birininkilerden farklı değil midir? Gerçi her kimlik değişimi aynı düzeyde "komple" olmaz, ama bazıları gerçekten öylesine kapsamlı ve etkilidir ki, bir anda bir Master Sistem'in yerine bir başka Master Sistem gelebilir.
Eğer hayatınızda bir değişikliği gerçekleştirmeye defalarca çalışmış, ama hiçbir zaman tam başaramamışsanız, zorluk mutlaka kim olduğunuzla tutarlı olmayan bir davranış ya da duygu değişikliğine yönelmek istemenizden kaynaklanıyordur. Kimliği değiştirmek ya da genişletmek, hayatınızın kalitesinde en derin ve en hızlı gelişmeleri doğurabilir.
Acaba Kore Savaşı sırasında savaş esiri Amerikalı askerler arasında diğer savaş esiri arkadaşlarını gammazlayanların sayısı, neden modern tarihin her savaşındakinden çok olmuştur? Çünkü Çinli komünistler müttefikleri Kuzey Korelilerden farklı olarak, bu esirlerin uzun süredir inandıkları inanç ve değerleri değiştirmekle kalmayıp eylemlerini de bir anda değiştirmeyi bilen kişilerdi de ondan. Savaş esirlerine işkence edecekleri yerde, kendi türlerinde bir psikolojik savaşı inatla sürdürmüşlerdir. Bu psikolojik savaşın amacı yalnız bilgi almak ve sindirmek değil, Amerikalı askerlere kendi siyasal felsefelerini benimsetmekti. O insanı yeni bir dizi inanç ve değerlere yöneltebilirlerse, ülkesinin bu savaştaki rolünü yararsız görecek, onlara her biçimde yardım edecekti. Başardılar da. Onların bu işi nasıl yaptığını anlamak, sizin kendi kimliğinizin nasıl biçimlendiğini öğrenmenize o kimliği genişletmenize, dolayısıyla tüm hayatınızı da bir anda genişletmenize yardımcı olabilir.
Çinli komünistlerin görevi gerçekten çok zordu. Öldürme tehdidi ya da serbest bırakma vaadi olmadan, bir insanın tüm kimliği nasıl değiştirilebilirdi? Hele Amerikalı askerlerin yalnızca adını, rütbesini ve seri numarasını vermek üzere eğitilmiş olduğunu bilince? Ama onların planı çok basitti: Küçük başla, sonra kurgula. Çinliler bizim herkesi eylemleriyle tanımladığımızı anlıyorlardı. Örneğin, gerçek dostunuzun kim olduğunu nereden anlarsınız? Nasıl davrandığına, herkese nasıl muamele ettiğine bakarak değil mi? Ama komünislerin gerçek sırrı, bizim kendi kimliğimizi de kendi eylemlerimize bakarak saptadığımızı anlamalarıydı. Bir başka ifadeyle, biz kim olduğumuzu anlamak için, neler yaptığımıza bakarız. Çinliler savaş esirlerinin kendi kimlikleriyle ilgili inançlarını değiştirmek için, onlara bir komünist işbirlikçisinin yapacağı şeyleri yaptırmak gerektiğim, bunun yeterli olacağını anlamışlardı.
Bu bile kolay iş değildi, ama bir Amerikalı savaş esirini on iki saat, ya da yirmi saatlik karşılıklı konuşmayla yorduktan sonra ondan ufacık bir şey söylemesini istemek o kadar zor değildi. Örneğin, "Amerika da kusursuz değil" ya da "Komünist bir toplumda işsizliğin sorun olmadığı doğru" gibi bir şey. Böylece ayağı bir kere kapı aralığına sokunca, Çinliler bu sefer kurguya başlayabiliyordu. Tutarlılık ihtiyacını iyi anlıyorlardı.Bir kere şuna inanıyoruz dedikten sonra, o sözümüze arka çıkacağımızın farkındaydılar.
Savaş esirinden Amerika'nın mükemmel olmadığı noktalan altalta yazmasını istiyorlardı. Yorgunluktan bitkin durumda olan askere bundan sonra, "Komünizmin başka hangi sosyal yararları var?" diye soruyorlardı. Çok geçmeden askerin önüne öyle bir belge geliyordu ki, yalnız kendi ülkesine yönelik saldırılarla dolu olmakla kalmıyor, aynı zamanda komünizmi kendi el yazısıyla göklere çıkarmış oluyordu. Bu sefer de bunu neden yaptığı konusunda kendini haklı görme ihtiyacındaydı. Yazdıklarıyla tutarlı birkaç küçük cümle söylese yeterdi. Hattâ yazdıklarının altına imza bile atıyordu. Bunu yapmayı isteyişini nasıl açıklayabilecekti? Sonradan bir tartışma grubunda kendisinden, bu tecrübesine ait bir deneme yazısı yazması da istenmişti.
Çinliler bu yazılan deneme yazılarını yazanın adıyla birlikte yayınlamaya başladığında, bu sefer savaş esiri bir anda kendini düşmanla "işbirliği" yapmış biri durumunda buluyordu. Diğer savaş esirleri ona bunu neden yaptığını sorduklarında, kendini savunmak için işkence gördüğünü de söyleyemiyordu. Kendi dürüstlük duygusunu sürdürebilmek için, bu yaptığını kendi gözünde haklı görmek, herkese de haklı göstermek zorundaydı. Doğru olduğu için yazdım! diyordu o zaman. Ve kimliği değişmiş oluyordu. Artık kendini komünist yanlısı olarak görüyordu. Çevresindekiler de ona o etiketi yapıştırıyorlardı. Ona da komünist gardiyanlara davrandıkları gibi davranarak onun yeni kimliğinin pekişmesine, yerleşmesine yardımcı oluyorlardı.
Çok geçmeden yeni kimliği onu, kendi ülkesini açıkça inkâr etmeye götürüyordu. Bunu ağzından çıkan sözlerle yeni etiketi arasında tutarlılık sağlamak için yapıyordu. Ve tabii Çinlilerle daha da çok işbirliği yapmaya başlıyordu. İşte Çinlilerin stratejisinin en müthiş yanlarından biri de buydu. Savaş esiri bir kere bir şeyi yazdı mı, sonra kendine bu iş hiç olmamış gibi numara yapamıyordu. Yazdıkları kendi el yazısıyla karşısındaydı. Herkes görebilirdi. O da kendi inançlarını ve kendi öz-imajını, bu yaptığıyla tutarlı hale getirmeye çalışıyordu.
Ama biz savaş esirlerimizi suçlamadan önce, dönüp kendimize de dikkatle bakmak zorundayız. Siz kendi kimliğinizi bilinçli olarak mı seçtiniz, yoksa kimliğiniz insanların size söylediklerinin, hayatınızdaki önemli olayların, sizin onayınızla yer almış başka faktörlerin bir sonucu mu? O kimliğinizin oluşmasını desteklemek için hangi tutarlı davranışları benimsediniz?
Bir yabancıya yardım etmek için, kemik iliğinizden bir parça alınması gibi acılı bir işleme katlanır mısınız? Çoğu kişi hemen, "Kesinlikle hayır!" der. Oysa 1970 yılında yapılan bir araştırmada bulgulandığına göre eğer kişi kendi kimliğinin tutarlığını bu işe bağlı görürse, genellikle kendini silen böyle bir şeye de razı oluyor.
Bu araştırmanın gösterdiğine göre, önce kişiden küçük bir takım taahhütler isteniyor, ardından iki basit eylemle, reddetmenin "karakterine uymaz" gözükmesi sağlanıyor. Bu kişiler yeni bir kimliğe doğru kayıyor, kendilerini "verici" olarak görmeye başlıyorlar. İhtiyaç içindekilere yardım etmek için kendinden fedakârlık etmeleri gerektiği sonucuna varıyorlar. Onlardan kemik iliği istendiğinde de, ziyan olacak zamana, paraya, çekecekleri fiziksel acıya aldırmadan, kabulleniyorlar. Kendilerini verici olarak görmek, kim olduklarının bir yansıması oluyor. İnsan davranışlarına kaldıraç olarak, kişinin kendi kimliğinden daha güçlü bir şey yoktur.
Şimdi diyebilirsiniz ki, "Benim kimliğim, tecrübelerimin çizdiği sınırlar içinde değil mi?" Hayır, kimliğiniz sizin tecrübelerinizi yorumlayış biçiminizin sınırları içinde. Kimliğiniz, kim olduğunuza karar verdinizse odur. Kendinizi neye bağlamak istedinizse odur. Kendinize verdiğiniz etiket neyse, o olursunuz. Kimliğinizi tanımlayış biçiminiz, hayatınızı da tanımlar.
İnandıkları kimlikleriyle tutarsız hareketler yapan insanlar, sosyete deyimiyle bir "kimlik krizi" sergilerler. Kriz geldiğinde, hemen yönlerini kaybeder, eski inançlarını sorgulamaya başlarlar. Tüm dünyaları tepetakla döner, çok büyük bir acı korkusu yaşarlar. "Orta yaş Krizi" dediğimiz şeyi yaşayan çok sayıda insana olan da budur. Genellikle bu insanlar kendilerini genç olarak tanımlarlar. Çevresel bir uyarı, örneğin yaş dönümü gelir, arkadaşların yorumları, saçların kırlaşması gibi şeyler, yaklaşan yıllardan korkmalarına yol açar, o yıllarda yeni ve daha tatsız bir kimliği yaşayacaklarını düşünürler. Asıl kimliklerini sürdürebilmek için umutsuz bir çaba içinde, hâlâ genç olduklarını kanıtlayacak şeyler yapmaya başlarlar. Hızlı arabalar satın alırlar, saç biçimlerini değiştirirler, eşlerini boşarlar, işlerini değiştirirler.
Eğer bu kişiler gerçek kimliklerini sağlam biçimde kavramış olsalar, bu krizi hiç yaşarlar mıydı? Herhalde yaşamazlardı. Yaşa ve görünüşe bağlı bir kimlik edinmek, insanı kesinlikle acıya götürür, çünkü bunlar değişen şeylerdir. Oysa kim olduğumuz konusunda daha geniş bir duyguya sahip olsak, kimliğimiz asla tehdit altında kalmaz.
Şirketler bile kimlik krizine girebilirler. Yıllar önce, fotokopi devi Xerox Şirketinin imajı ilginç bir değişim geçirmişti. Kişisel bilgisayarlar "geleceğin dalgası" olarak ortaya çıktığında, Xerox elindeki teknolojik gücü kullanarak bu heyecan verici yeni piyasaya girmek istedi. Araştırma/geliştirme kadrolarını seferber ettiler, 2 milyar dolar harcadıktan sonra birkaç yeni ilerleme buluşu keşfettiler. Bunların arasında, bugün "fare" dediğimiz şeyin ilk modeli de vardı.
O halde neden Xerox bugün bilgisayar yarışında değil, neden Apple ve IBM ile yarışmıyor? Nedenlerden biri, başlangıçta şirketin kimliğinin aslında bu yöne yönelmesine izin vermeyişiydi. "Grafik kimliği"nde resmedilen o neşeli rahip bile, şirketin kapasitesini bilgisayar dalından uzak tutuyordu. O rahip, metin fotokopilerinin ne kadar sağlıklı olduğunu temsil edebiliyordu ama bu yeni girişim için pek de uygun değildi. Artık en önemli kriter, hızdı. Tüketici açısından, Xerox'un kimliği belli bir dalda dünya lideri konumundaydı. Bu şirketin bilgisayar satmaya kalkması pek de güven yaratmadı. Bir de ambleminin, hızlı veri işleme konusundan ne kadar uzak olduğunu katarsanız, Xerox'un sorunlarının nerelerden doğduğunu sanırım görebilirsiniz.
Pazarlamacılar ve grafik tasarım uzmanları size, şirket ambleminin çok önemli olduğunu, tüketicilerin satın alma enformasyonunu işlemek için onu süzgeç olarak kullandıklarını söyleyeceklerdir. Müşteriler sizin kim olduğunuzu, neyi temsil ettiğinizi bilmek zorundadır. Hele büyük miktarda para harcamaları söz konusu olduğu zaman, yaptığı ürünü sembolize eden bir şirket isterler. Xerox bilgisayarı kendi var olan kimliğine yerleştirmeye çalışırken, daha başka şirketler öne fırladı, piyasayı kaptı. İşte o noktada Xerox, kimliğini değiştirmektense ondan yararlanmaya karar verdi. Kendi fotokopi makinelerini bilgisayarlaştıracak, araştırma/geliştirme paralarını da zaten en iyi sayılan bîr şeyi daha iyileştirmeye harcayacaktı.
Bugün Xerox yeni "Xerox imajları" yaratarak bir değişme sürecine başlamaktadır. Reklamlarında hızlı tempolu resimlerle donanım, yazılım, iletişim şebekelerini sunmakta, sonunda da görsel bir mesaj vermekte, "Xerox... Döküman Şirketi" diye bitirmektedir. Bu genişletilmiş kimliğin Xerox kültürüne şartlandırılması gerekir. Şirketin pazarı ancak ondan sonra gelişebilir. Onu sağlamak için de her fırsatı kullanmak gerekli olacaktır.
"Kriz kelimesi Çince yazıldığında, iki harften oluşmakta, bu harflerin biri tehlikeyi, diğeri ise fırsatı temsil etmektedir."
JOHN F. KENNEDY
Davranışımızı değiştirebileceğimizi anlamak için çoğumuz bir kriz yaşamak zorunda değiliz, ama kimliğimizi değiştirmek çoğumuza ürkütücü ya da olanaksız gözükür. Kim olduğumuz konusunda çekirdek inançlarımızdan kopmak bize çok yoğun acılar verir, hattâ bazı kimseler o inançları sürdürebilmek, koruyabilmek için kendilerini öldürecek kadar ileri giderler.
Victor Hugo'nun şaheseri Sefiller'de çarpıcı biçimde ortaya konan da budur. Kahramanımız Jean Valjan cezaevinden salıverildiğinde, kendini yalnız ve hırslanmış durumda bulur. Gerçi cezaevinde geçirdiği uzun yıllar boyunca "suçlu" etiketini hiçbir zaman kabullenmiş değildir (zaten yıllar süren ağır cazaya çarptırılmasının nedeni de, açlıktan ölmek üzere olan ailesine götürmek için bir ekmek çalmaktır), ama serbest bırakıldığında dürüstçe çalışabileceği bir iş bulamadığını görür. Eski mahkûm kimliği onun herkes tarafından horlanmasına yol açmaktadır.
Sonunda çaresizlik içinde, toplumsal etiketin simgelediği kimliği kabuletmeye başlar. Artık gerçekten bir suçludur ve ona göre davranmaya başlar. Bir papaz onu alıp beslediği, gece kalabileceği bir yer verdiği zaman, Valjan papazın güvenini boşa çıkarıp hırsızlık yapar. Polis sıradan bir kontrol sırasında Valjan'ı durdurduğunda, hem eski bir mahkûm olduğunu, hem de papazın değerli eşyalarını üzerinde taşıdığını görür. Bu suçun cezası, ömür boyu ağır hapistir.
Valjan getirilip papazla yüzleştirilir. Olay anlatıldığında papaz o çalıntı gümüşleri Valjan'a kendisinin armağan olarak vermiş olduğunu, hattâ iki şamdanı da evde unuttuğunu söyler. Valjan'ı esas şaşırtan, papazın bu yalanını tutup gümüşleri gerçekten onda bırakması, onu yeni bir hayat kurmaya itmesi olur.
Valjan, papazın bu hareketlerini çözümlemek zorundadır. Neden inanmaktadır bu papaz ona? Neden onu zincirler altında ağır işçiliğe yollamamaktadır? Papaz ona, "ben senin kardeşinim" der, Valjan'ın artık kötüler dünyasına ait olmadığını, dürüst bir insan olduğunu Tanrı'nın çocuklarından olduğunu söyler. Bu etkili patern kırılması, Valjan'ın kimliğini değiştirir. Cezaeviyle ilgili tüm kâğıtlarını yırtar, başka kente taşınır, yeni bir kimlik edinir. Bunu yaparken tüm davranışları da değişir. Bir lider olur, toplumundaki çaresizlere yardım etmeye başlar.
Ama Mösyö Javert adlı bir polis, Valjan'ı bulup yeniden adaletin karşısına getirmeye hayatını adamış gibidir. O Valjan'ın "kötü" olduğunu bilmekte, kendini de, kötülüğü adaletin karşısına getiren kişi olarak görmektedir. Javert sonunda Valjan'ı bulduğunda, Valjean'ın eline onu öldürme fırsatı geçer, ama o büyüklük gösterir, polisin hayatını bağışlar. Javert de bir ömür boyu süren kovalamacanın sonunda Valjan'ın iyi bir insan olduğunu anlar. Hattâ belki kendisinden de iyi. O zaman da asıl zalim ve kötü olanın kendisi olabileceği düşüncesine dayanamaz. Kendini Seine nehrinin kudurmuş sularına atar.
"En büyük acısı, emin olma duygusunun kaybolmasıydı. Kendini köklerinden sökülmüş gibi hissediyordu... Ah! ne korkunç şey... Rehber olan kişinin kendi yolunu bulamaması, yıkılması!"
VICTOR HUGO, SEFİLLER
SİZ KİMSİNİZ SAHİ?
Bütün bunlar ne anlama geliyor? Bütün bunların gözümüze çok uçarı şeyler gibi görünmemesi için bizim artık kendimizi tanımlamaya başlamamız gerekir. Şimdi birkaç dakika ayırın ve kendinizin kim olduğunu tanımlayın. Kimsiniz siz? Kendimizi öyle çok biçimde tanımlayabiliriz ki?
İstersek duygularımız açısından tanımlarız (Ben bir âşığım, sakinim, duygulanın yoğundur), ya da mesleğimize göre tanımlarız (ben avukatım, doktorum, papazım), unvanımıza göre tanımlarız (ben Genel Müdür Muaviniyim), gelirimize göre tanımlarız (ben milyonerim), rolümüze göre tanımlarız (ben anneyim, ben beş kızın en büyüğüyüm), davranışlarımıza göre tanımlarız (ben kumarbazım), sahip olduğumuz şeylere göre tanımlarız (ben Beemer sahibiyim), metaforlarımıza göre tanımlarız (ben tepelerin kralıyım, ben totem direğinin altlarındaki adamım), feedback'lerimize göre tanımlarız (ben değersizim, ben özel bir kişiyim), manevi inançlarımıza göre tanımlarız (ben Yahudiyim), görünüşümüze göre tanımlarız (ben güzelim, ben çirkinim, ben yaşlıyım), başarılarımıza göre tanımlarız (ben 1960 Spring Valley Lisesi Mezunlar Günü Kraliçesiyim), geçmişimize göre tanımlarız (ben başarısızım), hattâ ne olmadığımıza göre bile tanımlarız (ben pes edenlerden değilim).
Arkadaşlarımızın ve iş ilişkisinde olduğumuz yakınlarımızın kimlikleri bizi de etkileme eğilimindedir. Dönüp arkadaşlarınıza şöyle bir bakın. Onların kim olduğuna inanıyorsunuz? Genellikle bu, kendinizin kim olduğuna inandığınızın bir yansımasıdır. Arkadaşlarınız çok sevgi dolu ve duyguluysa, sizin de kendinizi ona yakın bir durumda görmeniz olasılığı artar. Kimliğinizi tanımlamak için kullandığınız zaman çerçevesi de çok güçlüdür. Kendinizin gerçekte kim olduğunuzu tanımlarken geçmişinize mi bakarsınız, şimdiki zamana mı, yoksa geleceğe mi? Yıllar önce benim geçmişimle o günlü zamanım pek de heyecan verici değildi. Ben de o yüzden kimliğimi, gelecekte olacağımdan emin olduğum "ben" ile birleştirdim. Fazla beklemem gerekmedi. O kişi olarak yaşamaya hemen başladım.
Bu soruya cevap verirken uygun "durum" içinde bulunmanız da çok önemlidir. Kendinizi rahat, gevşemiş, güvende ve meraklı hissetmeniz şarttır. Eğer bu kitabı şöyle gözden geçiriyor, hızla ve atlaya atlaya okuyorsanız, ya da aklınızı dağıtacak pek çok şey varsa, ihtiyacınız olan cevapları alamayacaksınız demektir.
İçinize şöyle derin güzel bir soluk alın, gevşeyin, soluğu salın. Zihniniz meraklı durumda olsun... Korku, kaygı içinde olmayın, hiçbir konuda kusursuzluk aramayın. Yalnızca kendinize, "Ben kimim?" diye sorun. Cevabı yazın, sonra bir daha sorun. Her soruşunuzda, aklınıza gelen neyse onu yazın, sonra daha derinleri yoklayın. Kendinizle ilgili en inandığınız tanımı buluncaya karar sormayı sürdürün. Nasıl tanımlıyorsunuz kendinizi? Sizin esasınız nedir? Kendinizi tanımlamak için hangi metaforları kullanıyorsunuz? Hangi rolleri oynuyorsunuz?
Genellikle kendinizi güvenli ve meraklı bir duruma sokamazsanız, kimliğinizle ilgili korkularını ve kararsızlıklarınız sizi engeller, yetersiz cevaplar vermenize yol açar. Aslında birinin karşısına dikilir de, ona bu soruyu hiç hazırlıksız sorarsanız, iki cevaptan birini alırsınız:
1) Boş bir bakış. Bu tür soru, çoğu kişiyi şaşırtır, çünkü bunun cevabını düşünmeye daha önce hiç davet edilmemişlerdir.
2) Yüzeysel bir cevap. Bu da birinci kaçınma tekniğidir. Buna "Temel Reis İlkesi" de diyebiliriz. Karşınızdaki kişi, "Ben neysem oyum ve yalnızca oyum" der durur. Benim genellikle bulguladığıma göre, birine bir soru sorduğunuz zaman, özellikle de duygusal bir soru sorduğunuz zaman, size cevap vermeden önce en az iki soru sorar, sizin onları cevaplamanızı isterler.
Önce kendilerine, "Ben bu soruya cevap verebilir miyim?" diye sorarlar. Eğer o kişi kendisinin kim olduğundan emin değilse, genellikle, "Bilmiyorum" diyecektir, ya da ilk aklına gelen yüzeysel cevabı söyleyecektir. Bazen de insanlar bu soruyu sormaktan çekinirler, çünkü hayatlarının bu önemli alanında pek açık seçik bir karar sahibi olmadıklarını görmekten korkarlar. Kendilerine sordukları ikinci soru da, "Bundan benim ne çıkarım var?" sorusudur. Eğer bu soruya cevap verirsem, benim kişi olarak bundan ne yararım olur?"
Ben size iki sorunun da cevabını vereyim. Birincisi, siz kim olduğunuzu pekâlâ biliyorsunuz. Evet, şu anda biraz zaman ayırır da bir beyin fırtınası uygularsanız, mutlaka cevabı bulacaksınız. Ama önce aklınıza gelen tüm cevapları ortaya serecek kadar kendinize güvenmeniz gerek. Hepsini not etmelisiniz. İkincisi, kim olduğunuzu bilmenin yararı, tüm davranışları bir anda biçimlendirme yeteneğini kazanmaktır. Eğer uygun "durum'a girmek için zaman ayırırsanız, karşınıza çıkacak olan düşünce sonucu bulunan bir cevap olacaktır. Umarım o da şu anda aramakta olduğunuz türden bir cevap olur!
O halde hemen şimdi zaman ayırıp, yüzyıllardır Sokrates'ten Sartre'a kadar tüm filozofların aradığı soruya bir cevap bulun. Kendinizi o güvenli ve meraklı duruma sokun. Derin bir soluk alıp sonra salın. "Ben kimim?" diye sorun.
BEN...
Kendinizi tanımlamanıza yardımcı olmak için, unutmayın ki kimlik yalnızca sizi diğer insanlardan ayıran şeydir. Size hoşunuza gidebileceğini sandığım iki egzersiz vermek istiyorum.
1) Eğer sözlükte kendi adınızı arasaydınız, yanında nasıl bir açıklama verilirdi? Üç kelime yeter miydi, yoksa sayfalar süren bir epik öykü mü olurdu? Yoksa koca bir cildi mi doldururdu? İşte şimdi, sözlükte sizin adınızın açıklamasında bulacağınız o tanımı yazın.
SÖZLÜK TANIMIM
Biraz durun, cevaplarınızı sindirin. Hazır olduğunuz zaman bir sonraki egzersize geçin.
2) Eğer aslında kim olduğunuzu tanımlayacak bir kimlik kartı yaratacak olsanız, üzerinde neler bulunurdu, neleri oraya yazmazdınız? Resim olur muydu, yoksa olmaz mıydı?
Hakkınızdaki önemli istatistiksel bilgileri yazar mıydınız? Fiziksel görünümünüzü?, Başarılarınızı?, Duygularınızı?, İnançlarınızı?, İlgi duyduğunuz şeyleri?, Umutlarınızı?, Sloganınızı?, Yeteneklerinizi? Biraz zaman ayırıp o kimlik kartında neler bulunacağını ve neler bulunmayacağını yazın ki onu gösterdiğiniz kişi sizi gerçek anlamda tamsın.
KİMLİK KARTIM
Şimdi yazdıklarınıza bir bakın. Kimliğinizin tanımlarını görün. Ya hayat hikâyenizin bir özetini görün. Neler hissediyorsunuz? Umarım şimdi biraz zaman ayırıp gerçekte kim olduğunuzu takdir edin, o takdirle gelen derin duyguyu yaşayın. Eğer kimliğinizin acı yarattığını görüyorsanız, unutmayın ki kimliğim dediğiniz şey, kendinizi neyle tanımlamaya karar verdinizse odur. Bunların hepsini bir anda değiştirebilirsiniz. O güç zaten içinizde. Hattâ kimliklerin nasıl oluştuğuna bakılırsa, o kimliği genişletmeniz, bu yolla tüm hayatınızı genişletmeniz fırsatı da elinizde.
Arkadaşlarımdan Debra adlı bir kadın, herkes tarafından serüvenci ve capcanlı biri olarak tanınır. Geçenlerde bana kimliği konusunda geçirdiği değişimin hikâyesini anlattı. "Ben büyürken çok mızmızdım," dedi. "Hiçbir fiziksel hareket yapmazdım, canımın yanabileceği şeylerden de hep uzak dururdum." Benim seminerlerimden bazılarına katılıp birkaç yeni tecrübe edindikten sonra (skuba dalışları, ateşten geçme gök dalışları), bu tür şeyleri yapabileceğini fark etmiş... Tabii eğer kendini zorlarsa. Ama bu referanslar henüz kendisinin kim olduğu konusunda yeni bir inanç oluşturacak biçimde düzenlenmemişmiş. Henüz kendini "gök dalışı yapmış bir mızmız" olarak görüyormuş. Değişim henüz gerçekleşmemiş ama farkında olmadan kendini raya oturtmuş. Başka insanların ona imrendiklerini söylüyordu. Herkes ona, "Keşke senin yaptıklarını yapabilecek cesaretim olsaydı. Ne kadar serüvencisin!" diyormuş. Derken başkalarının onun hakkındaki sürekli görüşleri, onun kendisi hakkındaki görüşlerini de etkilemeye başlamış.
Debra anlatırken, "Sonunda acıyı mızmızlığa bağlamaya başladım" diyordu. "Kendimi mızmız olarak görmenin beni sınırladığını biliyordum artık o kişi olmamaya karar verdim." Yalnız o kadarla da kalmıyor çünkü bütün bu zaman süresi içinde psikolojisi hep arkadaşlarının onu nasıl gördüğüyle, kendi kimliğini nasıl gördüğü arasındaki tutarsızlıkla boğuşup durmuş. Bir kere daha gök dalışı için uçtuğunda bunu bir fırsat bilmiş, potansiyelden fiiliyata sıçramayı o gün yapmış, "olabilecek" olanı gerçeğe çevirmiş. Artık "serüvenci" kimliğini fikirden inanca çevirmenin vakti gelmişmiş.
Uçak 12.500 fite tırmanırken Debra ekipteki daha acemi gök dalgıçlarının korkularıyla mücadele edişlerine bakmış. Hepsi eğleniyor gibi görünmeye çalışıyorlarmış. Kendi kendine düşünmüş: "Ben de eskiden böyleydim ama artık o kişi değilim. Bugün gerçekten eğleneceğim!" Ürkekliğini, olmak istediği yeni kişiye tezat olarak kullanmış. Düşünmüş: "Ben eskiden böyle tepki gösterirdim." Ve birdenbire, çok büyük bir değişikliği gerçekleştirmiş olduğunu anlayıp şaşırmış. Artık o mızmız değil, serüvenci, güçlü bir kadm. Ömrünün en eğlenceli işlerinden birini yapmak üzere.
Uçaktan ilk atlayan o olmuş. Aşağıya doğru yolculuğunda, sevinçten uçuyormuş. Daha önce ömründe bu kadar yoğun düzeyde katıksız fiziksel enerji ve heyecan hissetmemiş. Yeni kimliğine doğru onu son adımı atmaya iten kilit faktörlerden biri, ekip lideri olarak acemi dalgıçlara örnek olma kararıymış. "Senin yaptığın da bu, Antony" diyordu bana. "Eğer korkuyu ve sınırlılığı aşma konusunda koskoca bir seminer yapıp da ateşten geçmeyi reddetsen olmazdı. İnsan dediğini yapmak zorunda."
Debra'nın değişimi tastamamdı. Eski kimliğini sıyırıp atmak için gerekli referansları kazanmıştı, daha büyük olanaklarla özdeşleşme kararını vermiş, zamanı gelince de, yeni kişiliğini, artık olmak istemediği kişilikle tezatlamıştı. Değişimi gerçekleştirmek için ona gereken son kaldıraç da buydu. Geçirdiği evrim basit, ama çok güçlüydü. Bu komple kimlik değişimi şimdi Debra'nm çocuklarını da şirketini de giriştiği her şeyi de etkiliyor. Bugün o artık gerçekten serüvenci bir lider.
Ömrümü gerçekten penguen olarak geçirmeyi kabul etmemi mi bekliyorsun? Kartal göklere yükselmek, bufalo kırlarda kopmak için doğar. Ya benim hayattaki doğal amacım?
Tabii kendinizi yeniden tanımlamaya her zaman karar verebilirsiniz. Her çocuğun yüreğini dolduran o harikulade hayalgücünü bir düşünün. Bir gün Zoro olur, ertesi gün Herkül.
Bugün da dedesi olmuş. Hayatının gerçek kahramanı. Kimlik değişimleri hayatın en neşeli, en sihirli, en özgürleştirici tecrübeleri arasındadır. Büyükler neden yıl boyu hep Halloween'i ya da New Orleans'daki Mardi Gras'yı bekler? Bir nedeni de, eminim, bu kutlamaların, kendi kimliklerinden çıkıp bir başka kimliğe bürünmelerine izin vermesindendir. O yeni kimlik içinde, normalde yapmayacağımız şeyleri yaparız. Hep yapmak istediğimiz, ama kimliğimizle tutarsız gördüğümüz şeyleri yaparız.
Aslında bunu yılın her günü yapmak da mümkün! Kendimizi baştan sona yeniden tanımlayabiliriz, ya da "gerçek benliğimizin" pırıl pırıl ortaya çıkmasına karar verebiliriz. Yumuşak huylu Clark Kent'in gözlüğünü, takım elbisesini çıkarıp güçlü Superman olması gibi, biz de davranışlarımızdan, geçmişimizden, kendimize taktığımız her etiketten çok daha büyük olan gerçek kimliğimizin örtüsünü atabiliriz.
Şimdi gelin genişleyelim! Eğer kimliğiniz tam istediğiniz gibi değilse, o zaman o hale getirin. Kendinizi yeni baştan icad ermek için aşağıdaki adımları atın.
1) Kimliğinizde istediğiniz her şeyin bir listesini hemen yapın. Bu listeyi yaparken, sırf karar verdiğiniz için değişebilme gücünüzün değerini anlayın. Sizin sahip olmak istediğiniz o özelliklere sahip insanlar kim? Size rol modeli olabilirler mi? Kendinizi bu yeni kimlikle birleşiyor gibi hissedin. Nasıl soluk alırdınız, düşünün. Nasıl yürürdünüz? Nasıl konuşurdunuz? Nasıl düşünürdünüz? Nasıl hissederdiniz?
2. Eğer kimliğinizi ve hayatınızı gerçekten genişletmek istiyorsanız, o zaman ne olmak istediğinize hemen şimdi, bilinçli olarak karar verin. Heyecanlanın, yeniden çocuk olun, bugün ne olmaya karar verdiğinizi tarif edin. Bir süre ayırıp genişletilmiş listenizi yazın.
3. Şimdi gerçekten yeni kimliğinizle tutarlı biçimde yaşadığınızı sizi inandırabilecek hareketlerle ilgili bir eylem planı yapın. Bu planı yaparken, birlikte vakit geçirmek için seçeceğiniz arkadaşlara özellikle dikkat edin. Bu insanlar yaratmakta olduğunuz kimliği güçlendirecekler mi, yoksa yıkacaklar mı?
Birinin kimliğini genişlettiğini görmek kadar hoş bir şey yoktur. Benim son yıllarda yaşadığım en büyük sevinçlerden biri, en büyük oğlum Tyler'ın değişimini izlemek olmuştur. Benimle birlikte oyuncak helikopterler uçurmaktan hoşlanan bir çocuk olmaktan çıkıp, önce usta bir jet pilotu, sonra da ticari helikopter pilotu oldu.
Kendisinin konuşanlar arasından çıkıp yapanlar arasına karışmakta olduğunu anladığında özsaygısında öyle büyük bir değişiklik oldu ki! Artık gökleri fethediyor, pek az kişinin tadabileceği en büyük özgürlükleri yasıyordu!
4. Son adım da kendinizi yeni kimliğinize bağlamak için durumu çevrenizdeki herkese duyurmaktır. Ama en önemli duyurma da kendinize duyurmaktır. Etiketinizi kullanıp kendinizi her gün tarif edin, yeni kimliğe kendinizi şartlandırın.
Bu egzersizi bitirdikten sonra bile, yine de kimliğinizi rafine etmek, daha genişletmek, ona daha iyi kurallar yaratmak isteyeceksiniz. Bizler dinamik bir dünyada yaşıyoruz. Daha kaliteli bir hayat yaşayabilmemiz için kimliklerimizin sürekli olarak genişlemesi gerekiyor. Kimliğinizi etkileyecek şeylerin farkına varmanız, bunların güçlendirici mi, yoksa güçsüzleştirici mi olduğuna dikkat etmek, tüm sürecin kontrolünü elinize almak zorundasınız. Yoksa kendi geçmişinizin tutsağı olursunuz. Çok merak ediyorum: Bu kitabı elinize ilk aldığmızdaki kişi misiniz hâlâ?
Ben sürekli olarak kendimi yeniden tanımlarım. Yepyeni girişimlere yönelirken gösterdiğim güven düzeyine insanlar hep şaşar. Sık sık bana "Nasıl oluyor da hayatınızda bu kadar çok şey yapmışsınız?" diye sorarlar. Bence bunun en büyük nedeni, olaylara pek çok kişiden farklı biçimde bakıyor olmamdır. Çoğu insanlar, güven duyabilmek için önce o güveni yaratmak zorundadır, oysa ben kendimi güvenli hissetmeye karar veririm, bu da o işin gerçekten ustası olana kadar sürecek bir emin olma duygusu getirir. Bu nedenle de kimliğim geçmişteki referanslarımla sınırlı değildir.
Eğer bana bugün kim olduğumu sorarsanız (onu da yarın değiştirmeye karar verebilirim!) size ben olanaklar yaratıcısıyım derim. Neşe yaratıcısı, büyüme katalisti, insan kurgulayıcısı, ihtiras üreticisiyim derim. Ben motivatör değilim, vaiz değilim, gürü değilim. Değişim psikolojisi konusunda bu ülkenin uzmanlarından biriyim. Antrenörüm, girişimciyim, kocayım, babayım, âşığım, dostum, eğlendiriciyim, televizyonda bir çehreyim, ulusal düzeyde kitapları en çok satılan bir yazarım, ülkedeki en etkileyici konuşmacılardan biriyim, kara kuşağım, jet helikopter pilotuyum, uluslararası iş adamıyım, sağlık uzmanıyım, evsiz barksızların savunucusuyum, hayırseverim, öğretmenim, fark yaratan biriyim, iyilik gücüne sahibim, tedaviciyim, zorluklarla boğuşan biriyim... Ayrıca neşeliyim, çılgınlıklar yaparım ve mütevazı bir insanım! Kendi benliğimdeki en yüksek unsurlarla özdeşleşirim. Henüz mükemmel olmayan yönlerimi de karakter kusuru olarak görmek yerine, büyüme fırsatı olarak görürüm.
Sizin de benim de kim olduğumuz konusundaki görüşümüzü genişletmeye ihtiyacımız var. Kendimize taktığımız etiketlerin sınır değil, zenginleşme getirmesini sağlamalıyız, içimizde var olan tüm iyi şeylere yeni şeyler eklemeliyiz, çünkü siz de ben de, neyle özdeşleşmeye başlarsak, o oluruz. İşte inancın gücü budur.
"Eğer hepimiz, yapabileceğimiz her şeyi yapsaydık, şaşkınlıktan kendi aklımızı başımızdan alırdık."
THOMAS A. EDISON
Hayatın tüm yönlerinin değerini bilme kapasitemi hep geliştirmeye adandığım için, ben hep benzersiz referansları izlerim. Yıllar önce Bellevue morguna bir ziyaret yapmaya karar vermiştim. Orada çok önemli bir hayat değişiminden geçtim. New York'daki Bellevue Hastanesinin baş psikologu olan Dr. Fred Covan, insanın hayatı anlayabilmek için önce ölümü anlamasının şart olduğuna beni inandırmıştı. Becky ile ikimiz doktorun ofisine büyük bir ürküntü içinde geldik. Fred bizi oturttu, bu tecrübe sırasında hiçbir şey söylemememiz için uyarıda bulundu. "Bırakın, kendi kendine olsun," dedi. "Doğan duygularınızın farkına varın. Yorumları daha sonra yaparız."
Ne beklememiz gerektiğini hiç bilmeden, tedirgin adımlarla doktorun peşine düşüp merdivenlerden indik. Bizi aileleri tarafından talep edilmemiş cesetlerin bulunduğu bölüme götürdü. Bunlar daha çok, sokaklarda yaşayan insanların ölüleriydi. İlk metal çekmeceyi çekip torbanın fermuarını açtığı sırada tüm vücudumun ürperdiğini hissettim. Karşımda bir "insan" vardı, ama içimi bir boşluk duygusu kaplamıştı. Becky o cesedin kıpırdadığını sanarak sarsıldı. Fred daha sonra, Becky'nin yaşadığı tecrübenin pek sık tekrarlanan bir şey olduğunu, kıpırdamayan vücutlarla karşılaştığımızda hep zorluk çektiğimizi söyledi.
Doktor her yeni çekmeceyi açarken aynı duyguya yeniden kapıldım. Burada hiç kimse yok, diyen bir duyguydu. Vücut burada, ama içinde bir insan yok. Ölümün hemen sonrasında bu insanların vücut ağırlığı yine yaşarkenki kadardı ama kim oldukları, varlıklarının gerçek çekirdeği yoktu artık. Biz vücudumuza eşit değiliz. Öldüğümüz zaman kaybolan şeyin somut bir şey olmadığı kesin. Kaybolan şey bizim hiç ağırlığı olmayan kimliğimiz. Hayatın özü. Ruh dediğimiz şey. Ayrıca bence hatırlamamız gerek, biz sağken vücudumuza eşit değiliz. Geçmişimize de eşit değiliz, herhangi bir zamandaki davranışlarımıza da eşit değiliz.
Bu tecrübe bende, hayat denilen armağana karşı inanılmaz bir minnet duygusu yarattı. Önemli fiziksel özürleri olan insanlara baktığımda, "Tanrım, ne kadar sağlıklı görünüyor!" diye düşünmeye başladım. Bize ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlatmak için bir parçacık tezat yetiyor!
Son zamanlarda yazar VVayne Dyer'ı ziyarete gittiğimde, duygularım bu sefer kelimelere dönüştü. Dyer bir ara, benim o duygularımı ifade eden bir söz söyledi. "Biz ruhsal bir tecrübe yaşamakta olan insanlar değiliz, bizler insansal bir tecrübe yaşayan ruhlarız" dedi. İşte kimliğimiz de o tecrübenin mihenk taşı. Esas kimliğimizin tanımlanamayacak bir şey olduğuna, tarif edilemeyecek kadar büyük bir şey olduğuna inanıyorum. Ruhuz biz. Aslında kim olduğumuzu hatırlamak, her şeyi bir anda perspektifine oturtuyor, değil mi? Kendimizin ruhsal varlıklar olduğunu bilerek hareket ettiğimiz zaman, bizi birbirimizden ayıran küçük oyunlara kapılmayız. Derin bir inançla biliriz ki aslında tüm yaratıklarla gerçek anlamda bağlantılıyız.
"Her birimiz kaçınılmaz, her birimiz sınırsız, her birimiz dünyada bir hak sahibi. Her birimize dünyanın ebedî amacından biraz verilmiş. Her birimiz diğer herkes kadar ilâhî."
WALT WHITMAN
Bir daha kendi ağzınızdan, "Ben bunu asla yapamam" diye bir söz duyduğunuzda, ya da, "Bu bana göre değil" dediğinizde, bu söylediğinizin anlamını bir iki saniye düşünün.
Öz benlik kavramınızı sınırladınız mı? Eğer öyleyse, kimliğinizi genişletmek için her fırsattan yararlanın. Yapamayacağınızı sandığınız şeyleri yapmanın yollarını bulun, yeni eylemlerinizi bir referans olarak kullanıp, sandığınızdan daha fazla biri olduğunuza dair emin olma duygusu edinin. Kendinize, "Daha ne olabilirim?" diye sormaya başlayın. "Şimdi ne oluyorum?" deyin. Değerler ve rüyalar listenizi düşünün. "Bu amaçları şimdiden elde etmiş birinin tutarlılığı içinde davranacağım" deyin. Çevreye hiç aldırmaksızın yapın bunu. "Şöyle soluyacağım, böyle hareket edeceğim, insanlara şöyle cevap vereceğim, hepsine gururla, saygıyla, merhametle ve sevgiyle davranacağım" deyin. Eğer olmak istediğimiz kişi gibi düşünmeye, hissetmeye, hareket etmeye başlarsak, o insan oluruz. Onu taklit ediyor olmayız, zaten o oluruz.
Şu anda yol kavşağındasınız. Hayatınızın en önemli kararını verme fırsatı karşınızda. Geçmişi unutun. Şimdi kimsiniz? Şu anda kim olmaya karar vermiş bulunuyorsunuz? Eskiden nasıl olduğunuzu düşünmeyin. Şimdi kimsiniz? Kim olmaya karar verdiniz? Bu kararı bilinçli olarak verin. Dikkatle verin. Kuvvetle verin.
Şimdi Master Sistem incelememizi bir kenara bırakırken bir tek şeyi hatırlayın: hayat kalitenizi değiştirmek için burada sözünü ettiğimiz bütün değişiklikleri yapmak zorunda değilsiniz. Sistemin beş alanından herhangi birinde bir değişiklik yapsanız, tüm hayatınız değişecektir. Yalnız kendinize sormaya alıştığınız soruları değiştirmek, odağınızı değiştirecek, dolayısıyla da hayatınızı değiştirecektir. Değerler hiyerarşinizde bir değişiklik yapmak da hayatınızın yönünü değiştirecektir. Fizyolojinizde güçlü, akıllıca durumlar yaratmak, düşünme biçiminizi ve duygu biçiminizi değiştirecektir. Yalnız bu bile kimliğinizi değiştirebilir. Küresel inançlarınızdan bazılarını değiştirmek de öyle. Bazı ek referanslar peşine düşmek, size kim olduğunuzla ilgili yeni tecrübeler kanalıyla yeni ham maddeler sunacaktır. Ve tabii kimliğinizi genişletmeye karar vermek de hemen hemen her şeyi baştan sona değiştirebilir.
Bu sayfalara tekrar tekrar dönmek isteyeceğinizi, bunu hayatınız boyunca yapacağınızı, kendinizi yeniden icat etmeye ve tanımlamaya başladığınız anda, eskiden kim olduğunuzu bırakıp şimdi kim olduğunuza yöneldiğiniz anda bunu da yapar hale geleceğinizi biliyorum. Bir oyun gibi yapın bunu! Eğlenin! Genişleme duygusuyla birlikte gelen o serüveni tadın. Kendinizin daha fazla bir şeyler olduğu duygusunu her gün yaşayın.
Şimdi de yedi günlük bir programa başlayarak biraz eğlenelim. Her gün yapmanız için size kısa egzersizler vereceğim. Bunlar bu öğrendiklerinizle ilgili şeylerdir ve size bu sözü edilen stratejilerin, araçların bazı meyvelerini toplama olanağı verecektir. İlk önce ele alacağımız da...
Sonucunuz: Sürekli duygularınızın kontrolünü elinize alın ve bilinci olarak gündelik hayat tecrübenize yeni bir biçim vermeye başlayın.
Duygusal başarı olmadan hiçbir gerçek başarı olamaz, ama yine de, tanımlayacak kelimeler icat etmiş olduğumuz 3000'den fazla duygu arasında, normal bir insan haftada ortalama olarak yaklaşık on iki tanesini hisseder. Hatırlamamız gerekir ki, bu bizim duygusal kapasitemizi ifade etmeye yetmez, daha çok, şimdiki odaklanma patentlerimizin ve fizyolojimizin ne kadar sınırlı olduğunu ifade eder.
Bu kitap boyunca sürekli olarak duygusal kontrolü inceledik sizler kendinize geniş bir araçlar spektrumu geliştirdiniz bununla istediğiniz herhangi bir duyguyu çabucak ve güçlü biçimde değiştirebilecek duruma geldiniz. Şimdi artık biliyorsunuz ki duygularınızı değiştirmenin ardından tüm davranışlarınızla ilgili motivasyonlar gelebiliyor. Demek ki sürekli olarak karşılaştığınız olumsuz duygu paternleliyle bahaneliğinizde bulunan beceriler arasında şunlar da bulunmaktadır:
Bugünkü egzersizin amacı yalnızca, şimdiki duygusal paternlerinizin farkına varmanızı sağlamak ve yukardaki becerilerin mümkün olduğu kadar çoğunu kullanarak kendi günlük duygusal kaderinizi biçimlendirmenize olanak vermektir.
"Görmek inanmaktır, ama asıl gerçek hissetmektir."
DR. THOMAS FULLER
Bugünün Ödevi:
1. Ortalama bir hafta içinde hissettiğiniz bütün duyguları yazın.
2. Bu duyguların tetiğini çekmek için kullandığınız olay ya da durumları yazın.
3. Her olumsuz duygu için bir panzehir bulun ve uygun araçlardan birini kullanarak Eylem Sinyali'ne cevap verin. Bu tecrübeyi tarif etmekte kullandığınız kelimeleri mi değişirmeniz gerekiyor? Bu duygusal durumla ilgili inançlarınızı mı değiştirmeniz gerekiyor? Kendinize yeni bir soru mu sormanız gerekiyor? Sorunlar yerine sürekli olarak çözümlere odaklanmayı hatırlayın.
Bugün boyunca, eski, sınırlayıcı duygunuzun yerine yeni,güçlendirici bir duygu koyun ve bu yeni paterni sürekli hale gelinceye kadar kendinize şartlandırın. Duygularımızın kontrolü elimizde olursa yarın da başka bir konuda ustalık kazanmaya geçeriz ki o da...
Sonucunuz: Sinir sisteminizi şartlandırıp, size istediğiniz sonuçları verecek davranışları üretmeyi nasıl öğrendinizse, yaşamakta olduğunuz fiziksel kaderiniz de, metabolizmanızı nasıl şartlandırdığınıza, kaslarınızı nasıl şartlandırıp özlediğiniz düzeyde enerji ve sağlamlık elde etmenize bağlıdır.
Amacı bir dünya rekoru kırmaktı. Peşpeşe on bir gün boyunca, her gün yirmi bir saat koşuyor, yalnızca üç saat uyuyordu. Zihinsel gdüleri de fiziksel güdüleri kadar amansızdı. Ömrü boyunca yaşadığı gündelik hayatından kopmuştu artık. O eski hayatta onun başta gelen amacı, bir adımdan sonra öteki adımı atabilmekti. Yıllar boyunca hem vücudunu, hem de zihnini eğitmişti. Amacı mı? Hepimizin içinde kilitli durumda yatan o sınırsız fiziksel potansiyeli ortaya koymak. Eski rekoru kırmak. 1000 millik yolu on bir gün ve on dokuz saatte koşmak. Ortalaması günde seksen dört mil tutuyordu. Stu Mittleman, zihni ve vücudu şartlandırmakla kişinin inanılmaz sonuçlar elde edebileceğini gösterdi. Bu örnekle, insan kapasitesinin inanılmaz olduğunu, kendimizden beklediklerimizi adım adım geliştirirsek her şeyi başarabileceğimizi kanıtladı.
Bu bölümün amacı, Stu Mittleman'ın bu inanılmaz başarıyı gerçekleştirebilecek biçimde kendini eğitmekte kullandığı sırları sizinle de paylaşmaktır. Ben yıllardır kendi uzmanlık alanlarında usta sayılan insanları izlerim. Fiziksel sağlamlık ve sağlık da on yılı aşkın zamandır benim başlıca odak alanlarımdan biri olmuştur. Bu alandaki araştırmalarıma ilk başladığımda, hepsi de uzman sayılan kişilerin birbiriyle çelişen görüşleri kafamı karıştırmıştı. Bu fikirler karmaşası içinde yolumu bulmaya çalışırken bir numaralı kriterim sonuçlar oldu. Sürekli olarak yüksek kalitede sonuçlar üretenleri taklit ettim, onlardan bir şeyler öğrendim. Hastalarına sağlık öğütleri verip kendisi aynı öğütleri uygulamayan doktora nasıl güvenmezsem, güçten düşen, sürekli sakatlıklarla karşılaşan, düşük enerji düzeyi sergileyen sağlık uzmanlarının görüşlerini de öyle sorguladım.
Stu Mittleman'ın başarılarını ilk duyduğumda içimde bir hayranlık uyandı. Hele 1000 millik koşusunu seyretmiş olanlar bana, koşu sonunda Stu'nun her zamandan iyi göründüğünü söylediklerinde bu duygum büsbütün arttı! Hiçbir sakatlığa uğramamıştı! Bir yerinde bir sivilce bile çıkmamıştı! Vücudunu son sınırlara kadar zorladığı halde, potansiyelini hiçbir zarar görmeksizin en yüksek düzeye çıkarabilmesini sağlayan neydi?
Stu elbette ki koşusuna çok iyi hazırlanmıştı. Spor psikolojisinde sosyolojide ve sosyal psikolojide doktoraları vardı ve şimdi de Columbia Üniversitesi'nde egzersiz fizyolojisi konusunda doktora yapmaktaydı. Ama onun en işine yarayan bilgi sağlıkla formda olmanın aynı şey olmadığını bilmekti. Ünlü koşu kitabının yazarı Jim Fix'de bu yoktu işte. Kesinlikle formdaydı, ama aynı zamanda da sağlıksızdı.
Birçok kişinin formda olmakla sağlığın arasındaki farkı kavrayamaması, ibadet yaparcasına düzenli egzersiz yapmalarına rağmen göbeklerindeki o üç beş kilo fazlalığı eritememelerine yol açmaktadır. Öğrenilmiş çaresizliği hatırlıyor musunuz! Bundan daha beter olan bir şey de egzersizi hayatlarının merkezi haline getirenler, bu cimnastiklerin onları daha sağlıklı kıldığına inananlar, ama yine de her gün kendilerini yorgunluğa doğru, hastalığa ve duygusal patlamaya doğru bir adım daha itenlerin durumudur.
Ben formda olmakla sağlıklı olmak arasındaki farktan söz ederken ne demek istiyorum? Formda olmak, "Bir atletik faaliyeti yapabilme konusundaki fiziksel yetenektir." Sağlıklı olmak ise "Vücuttaki bütün sistemlerin, yani sinir sistemi, kas sistemi, iskelet sistemi, dolaşım sistemi, sindirim sistemi, lenfatik sistem, hormonal sistem, vb.'nin en iyi biçimde çalışıyor olması demektir. Çoğu insanlar formda olmanın sağlıklı olmak demek olduğuna inanırlar, ama aslında bu ikisi hiç de atbaşı gitmek zorunda değildir. Elbette ki ideal olan, hem sağlıklı hem de formda olmaktır, ama sağlığı öne almakla, hayatınızda çok daha fazla yararlar sağlayabilirsiniz. Eğer formda olmayı, sağlığınız pahasına elde ediyorsanız, o güzelim vücudunuzun tadını çıkaracak kadar yaşayamayabilirsiniz.
Sağlıkla formda olma arasındaki en iyi denge, metabolizmanızı eğitmekle sağlanabilir. Tıpkı zihinlerimizi eğittiğimiz gibi, kaslarımızı eğittiğimiz gibi, Stu ile hocalarından Dr. Philip Maffetone bize metabolizmanın da eğitilebileceğini kanıtlamışlardır. Stu'nun elde ettiği sonuçlar kesinlikle bir tek şeyi açıkça göstermektedir: 1000 millik koşusuna çıktığında mantıken "duvara toslaması" gerekirdi. Oysa o, günde seksen dört mil ortalamasıyla koştuğu halde hiç böyle bir duruma düşmemişti. Stu'nun kullandığı bu basit ama derin farkı anlayabilmek, yalnız görünüşünüzü değil, enerji düzeyinizi, hayat kalitenizi, sonunda fiziksel kaderinizi de değiştirebilir.
Sağlıkla formda olma arasındaki en büyük fark, aerobik ile anaerobik egzersiz arasındaki farkı anlamakta düğümlenir. Yani dayanıklılıkla güç arasındaki farkı. Aerobik demek, "oksijenli" demektir. Uzun süre sürdürülen ılımlı egzersizlerle ilgilidir.
Aerobik sisteminiz, dayanıklılık sisteminizdir, kalbinizi, ciğerlerinizi, kan damarlarınızı ve aerobik kaslarınızı kapsar. Aerobik sisteminizi uygun perhiz ve egzersizlerle harekete geçirirseniz, yakıt olarak yağları yakar, onlardan kurtulursunuz. Beri yandan anaerobik sözü de "oksijensiz" demektir.
Kısa süreli güç patlamaları sağlayan egzersizleri anlatmaktadır. Anaerobik egzersiz ilk yakıt olarak glikojen yakar, bu arada vücudun yağ depolamasına yol açar. Vücudunuzun yağ yakabilme yeteneği üzerinde kalıtım da rol oynamaktadır. Aslında bazı insanlar daha doğarken yüksek düzeyde aerobik bir sistemle doğarlar. İşte bu tipler, yiyip yiyip de şişmanlamadıkları için hep imrendiğimiz tiplerdir.
Egzersiz tiplerinin çoğu ya aerobik ya da anaerobik'tir. Yoğunluğun düzeyi aerobik sisteminizi mi yoksa anaerobik sisteminizi mi kullandığınızın göstergesidir. Yürüyüş, koşu, jogging, bisiklet, yüzme, dans, vb. gibileri her iki yararı da verebilirler. Düşük kalp atış hızları bu jimnastikleri aerobik yapar, yüksek kalp atış hızları da anaerobik yapar. Genellikle tenis, raket topu, basketbol ve benzeri sporlar anaerobiktir.
Günümüzde insanların çoğu, sürekli anaerobik durumda yaşamalarını zorunlu kılan hayat biçimlerini sürdürmektedirler. Hep stres yüklüdürler, onlardan çok şey beklenmektedir, bir de bunu, seçtikleri cimnastik biçimiyle daha beter zorlarlar. Sonuçta metabolizmalarını sürekli anaerobik olacak biçimde eğitmiş olurlar, glikojen yakar, enerjiyi oradan bulurlar. Glikojen düzeyleri çok düşünce bu sefer anaerobik bünye, ikinci enerji kaynağı olan kan şekerine döner. Böyle bir durum, sağlığınızı ve canlılığınızı hemen bozar.
Anaerobik sisteminiz kanınızdaki şekeri, daha iyi işler için kullanabileceğiniz o şekeri yiyip bitirirken, siz de bunun olumsuz etkilerini hemen hissetmeye başlarsınız. Kan şekerinin üçte ikisini sinir sisteminiz kullanmak zorunda olduğuna göre, ortaya çıkan açık bu sefer nöro masküler sorunlar yaratabilir, baş ağrılarını, dalgınlıkları başlatır. Size metabolizmanızı aşırı anaerobik eğitmenin yaratacağı bir takım kötü işaretlerin listesini vereyim: dermansızlık, jimnastikten sık sık doğan kazalar, düşük kan şekeri paternleri, depresyon ve kaygı, yağ metabolizması sorunları, âdet öncesi sendromu ya da dolaşım sorunlarıyla eklem tutulmaları.
Bizler anaerobik açıdan aşırı, aerobik açıdan eksik bir toplumda yaşamaktayız, bu da herkesin sağlık kalitesini kötü yönde etkiliyor. Modern, sanayileşmiş bir toplumda, insanların fiziksel faaliyetleri azalıyor. Daha otuz kırk yıl önce, çoğu insanlar günlük işlerini fiziksel güç kullanarak yaparlardı. Ama bugün, günlük hayatın artık yaratamadığı fiziksel faaliyetleri sağlayabilmek için çareler bulmak zorunda kalıyoruz. Bu bizi zorunlu olarak, egzersiz dediğimiz şeye itmiştir. Ne yazık ki pek çok iyi niyetli kimseler ve bu arada usta sporcular bu egzersizler sonucu daha sağlıksız durumlara girmektedirler. En kısa zamanda en büyük sonuçları alma çabamız içinde, çoğumuz sağlıkla formda olma arasında uygunsuz bir denge yaratıyor, bunun sonuçlarından zarar görüyoruz.
Oysa Dr. Maffetone'a göre bunu sağlayabilmek için şunları anlamak gerekmektedir: Bütün egzersiz programları bir aerobik temel oluşturmakla başlamayı gerektirir. Bir süre boyunca tüm egzersizlerinizi aerobik olarak yapmalı, hiçbir anaerobik egzersiz yapmamalısınız. Bu süre iki ayla sekiz ay arasında değişmeli bu süre içinde aerobik sisteminiz gelişip en iyi duruma gelmelidir. Bu temel sürenin ardından, haftada bir iki ya da bazen üç kere yapılacak anaerobik egzersizler gelir. Aerobik sisteminizi doğru dürüst geliştirmek yalnız sizi daha iyi bir sporcu yapmakla kalmayacak, aynı zamanda kalçalarınızdan fazla yağları alacak, immün sisteminizi iyiye götürecek, size daha çok enerji verecek ve sizi genelde sakatlıklardan uzak tutacaktır. Başka bir ifadeyle, bu total sağlığınızı ve formda olma durumunuzu bir arada, hem metabolizmanızı aerobike şartlandırarak, hem de uygun zamanlarda anaerobikleri yaparak geliştirecektir.
Bir aerobik temeli oluşturmakla, aynı zamanda çok miktarda enerji ve dayanıklılık yaratmış olacaksınız. Unutmayın, aerobik kapasitenizi yükseltmekle, vücudunuzun her organınıza ve her sisteminize oksijen (enerjinin ve sağlığın kaynağı) göndermesini sağlıyorsunuz.
Esas sorun birçok insanların kendilerini ideal kalp atış hızının üzerinde zorlamaları, tüm zamanlarını anaerobik bir durumda geçirmeleridir. Eğer henüz bir aerobik temel geliştirmemişseniz, o zaman yaptığınız tüm anaerobik egzersizler, hep dayanıklılığınızdan götürür. Bazı kimseler kendilerini kamçılayıp formda bir duruma girmek için egzersizlerini hep maksimum kalp atış hızında yaparlar. Genelde maksimum kalp atış hızı formülü, 220'den kendi yaşınızı çıkarmak biçimindedir. Otuz yaşında biri için bu sayı 190 olur. Ama uzun süre bu yoğunlukta egzersiz yapmak, vücudunuza yapabileceğiniz en büyük kötülüklerden biridir. Belki sizi formda tutar, ama bunu sağlığınız pahasına yapar.
Bu arada, bilin bakalım bu hatâyı yıllar boyunca kim yaptı? Evet, ben de kendimi zorlayıp maksimum kalp atış hızıma ulaşmaya çalışmıştım. Step'in üzerine çıkıp ayarını en yüksek düzeye yükseltiyor, yirmi dakika merdiven çıkma egzersizi yapıyordum. Ya da haftalarca hiç hareket etmemişken bir gün çıkıp beş mil koşuyordum. Hiçbir ısınma hareketi yapmadan. Sonra günlerce her yanım tutuluyordu. Ama ben yine de, "ter dökmeden bir şey kazanılmaz" ilkesi doğrultusunda bunun beni daha sağlıklı yaptığını sanıyordum! Oysa aslında egzersiz konusunda bir sevgi-nefret ilişkisi geliştirmekteydim. Acıyı ve zevki bağladığım şeylerin biraz karışık olması sonucu, jimnastiği vicdanım elverdiğince erteliyor, sonra tüm kaybettiklerimi bir seferde telâfi etmeye çalışıyordum.
O günlerden bu yana pek çok şey öğrendim. Egzersize başlar başlamaz, vücudunuzu hemen anaerobik kapasiteye iten bir tempo tutturursanız, çok tehlikeli şeyler olabiliyor. Anaerobik egzersizde en çok kullandığımız kasın ihtiyacı olan kan talebini karşılamak için, vücut o kanı en hayatî organlardan çekip alıyor. Örneğin karaciğerinizden, böbreklerinizden. Sonuçta bu organlar çok miktarda oksijen kaybediyor, sağlıkları ve canlılıkları bozuluyor. Bunu sürekli yapmak, bir dermansızlık veriyor, zararlara yol açıyor, insanı mahvediyor.
Bunun anahtarı, metabolizmanızı eğitip süreli aerobik durumda olmaktır. Siz vücudunuzu özel olarak eğitmedikçe, vücudunuz yağ yakmayacakhr. Böyle olunca, eğer belinizdeki o inatçı yağ tabakasından kurtulmak istiyorsanız, vücudunuzu yağ yakmaya eğitmelisiniz, ş eker yakmaya değil. Unutmayın ki Stu'nun da, Phil'in de aerobik kriteri, yağ yakmaktır. Aerobik egzersizin en büyük yararlarından biri, damar tıkanıklıklarını ve bunların kalp hastalığına yol açmasını önlemesidir. Kalp hastalıkları dünyada bir numaralı ölüm nedenidir ve her iki kişiden birini öldürmektedir.*
Bazı kimseler de perhizlerinden tüm yağı çıkarma hevesiyle vücutlarını bir "acil" duruma sokarlar, o zaman vücut daha da fazla yağ toplamayı öğrenir. Bunun üstüne bir de kendilerini aç bırakırlar. Sonunda eski yeme alışkanlıklarına döndüklerinde, eskiden yedikleri kadar bile yeseler, vücutları daha çok yağ toplamaya başlar. Kaybettiklerinden daha çok kiloyu alırlar! Bizirn kültürümüzde "son alınan beş kiloyu verme" tutkusu hep bundan kaynaklanmaktadır.
İnsanlar bana beş kilo vermek istediklerini söylediklerinde, "Beş kilo ne?" diye soruyorum. Genellikle su ya da kas kaybedecek biçimde egzersiz yapıyorlar, yağ kaybedecek biçimde yapmıyorlar. Siz bugün on yıl önceki kilonuzda olabilir, ama çok daha sağlıksız olabilirsiniz, çünkü kaslarınızın yerine yağ gelmiş olabilir. Kasın ağırlığı yağınkinden fazladır. Demek ki eğer on yıl önceki kilonuzdaysanız, vücudunuz da daha çok yağ yapmışsa, başınız iyice dertte!
Fazla yağ yemek istemediğimiz doğrudur (aldığınız kalorinin yüzde 20'siyle 30'u arasında olmalıdır), ama metabolizmanızı yağ yakmaya eğitmek için aerobik egzersizden iyisi bulunamaz. Herkes için geçerli bir yağ yeme oranı yoktur, bu da yediğiniz yağı nasıl metabolize ettiğinize bağlıdır.
* Daha fazla bilgi için, birinci kitabım Sınırsız Güç'te "Enerji" ile ilgili sekizinci bölümü okuyabilirsiniz.
** Kitle Eylem Kanunu diye bir fizyoloji ilkesi vardır. Verdiğiniz yakıtı vücudunuzun nasıl kullandığını o saptar. Eğer vücudunuza yeterli yağ verirseniz, onu yakıt olarak kullanır. Hiç yağ vermezseniz, bu sefer yağ depolamayı öğrenir. Yani vücudunuza ne verirseniz onu kullanacaktır. Tabii yediğiniz yağı yakmak için egzersiz faktörü devreye girmezse, bu denklem tamamlanamamaktadır.
*** Yağ yakan metabolizmaya sahip olan imrendiğiniz kişiler gibi olmak istemez miydiniz? Olabilirsiniz! Bu iş baştan sona bir şartlanmadır.
O halde metabolizmanızı yağ yakmaya nasıl eğiteceksiniz de gerekli enerjiyi dayanıklılığı ve canlılığı kullanıp bu kitapta anlatıldığı gibi dopdolu bir hayat yaşayacaksınız? Size bir iyi, bir de kötü haberim var. Önce iyisini söyleyeyim. Bunu her gün birkaç basit uygulamayı yerine getirerek sağlayabilirsiniz.
Şimdi de kötü haber: Banyoyu doldurup tıpayı çekerek akıntıya karşı mücadele vermek, egzersiz değildir! Beş yüz metre ilerdeki yere gitmek için taksiye binmek de egzersiz değildir. Bunlar aerobik egzersiz sayılamaz. Rüzgârda koşmak anaerobik egzersizdir. Hemen bir oksijen açığı yaratır, metabolizmanıza glikojen yakmayı, ya da kan şekerini yakmayı öğretir, yağ da bu arada depolanıp durur.
"Biraz daha egzersize ihtiyacınız var. Gidip bana bir hamburger alıverin."
Herhalde kişinin sağlığının en önemli girdisi oksijendir. Bizler dokularımıza oksijen gönderebilmek için günde yaklaşık 2500 galon hava soluruz. Bu olmazsa, hücreler zayıflar ve ölür. Vücudunuzda yaklaşık 75 trilyon hücre vardır. Bunlar size adenozin trifosfat (ATP) sağlarlar, o da vücudunuzun yaptığı her iş için gerekli enerji demektir. İster soluyun ister rüya görün, ister egzersiz yapın, hep onu kullanırsınız. Hücrelerin sağ kalabilmesi için, oksijen bulup glükozu yakarak, sürekli büyüme için gerekli ATP'yi yapabilmesi gerekir.
Yani oksijeni egzersiz yaparken tüketmek istemezsiniz. Yaptığınız cimnastik hareketlerinin ne zaman aerobik olmaktan çıkıp anaerobik olmaya başladığını anlamak istiyorsanız, size basit bir test önerebilirim: egzersiz yaparken konuşabiliyor musunuz (aerobik)? Yoksa soluk soluğa mı kalıyorsunuz (anaerobik)? Solumanız düzenli olmalı, sesi duyulmalı, ama fazla zorlanmamahdır. Egzersizleri yaparken kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Eğer jimnastiğiniz aerobikse, yorucu ama keyifli olacaktır. Anaerobik ise, kendinizi zorlanıyormuş gibi hissedersiniz. O'dan 10'a kadar puan verseniz, 0 en az zorlama, 10 da en yoğun zorlama olsa, puanınız nedir? 7'yi geçtinizse, aerobik'ten anaerobik'e geçtiniz demektir; ideal olarak o puan 6 ile 7 arasında olmalıdır.
Aerobik kapasitenizden yararlanmak için çok özel bir eğitime ihtiyacınız var. Birincisi, bir kalp atış monitörü takmanız iyi olur. Sonra yavaş yavaş ısınarak en iyi aerobik eğitim alanınıza öyle varın. Isınma hareketleri en azından iki şeye yarayacaktır:
1) Vücudunuzda stoklanmış yağ asitlerini yavaş yavaş kan damarlarınıza doğru harekete geçireceksiniz, böylelikle sizin için değerli olan kan şekeri yerine yağ yakmaya başlayacaksınız. Bu çok önemlidir. Eğer ısınmadan başlarsanız, belki aerobik egzersiz yapıyor olabilirsiniz, yani hücrelerinizde oksijenle çalışıyor olabilirsiniz, ama yağ yakmazsınız. Isınma sırasında kalp atışlarınızı, normal hesaplama yönteminin %50'si olarak saymanız gerekir.
2) Krampları önlemiş olursunuz. Bu ısınma süresi on beş dakika kadar sürmelidir. O zaman vücudunuz kanı ihtiyaç duyulan yerlere yavaş yavaş yayar, hayatî organlardan kan çekmeye kalkışmaz. Bu da egzersizlerinizin sistemi bozmadan sağlık ve formda olma durumu getirmesi için bilinmesi gereken önemli bir inceliktir.
Ayrıca, aerobik egzersiz alanınız içinde en az yirmi dakika, ideal olarak otuz ya da kırk beş dakika çalışmanız gerekir.
Optimal kalp atış hızınızı bulmanın en iyi yolu, aşağıdaki formülü kullanmaktır:
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Gizliliğinize değer veriyoruz
Bu sitenin çalışmasını sağlamak için temel çerezleri ve deneyiminizi geliştirmek için isteğe bağlı çerezleri kullanıyoruz.