Bir Dakika Hayatınızı Değiştirebilir.

Güzel paylaşım, teşekkürler. Devamını da bekleriz :)
 
f193180d420m7b1e8aent8.gif


Yavaşlayın

Amerikalı bir yarış hastası, atını İngiltere’nin ünlü Epson Downs Steple Koşusu’na sokar. Yarış başlamadan kısa bir süre önce, atına gizlice bir hap yutturur. Koşu sorumlusu olan görevli kişi, adamın yaptığı şeyi görür ve “Hey, yaşlı adam, bu yaptığın yasaktır!” diye bağırır.

Atın sahibi, “Sadece zararsız küçük bir şekerdi.” diye yatıştırmaya çalışır adamı. Ve haptan bir tane de kendi yutar. “İstersen bir tane de sen al.” der.

Koşu sorumlusu haptan bir tane alır, yutar ve başını sallar. “Peki tamam.”

Jokey ata bindiğinde, atın sahibi jokeye yaklaşır ve kulağına fısıldar: “Evlat, atı kulvarın dışında tutmaya çalış ve dikkatli ol. Çünkü bu at bir kere koşmaya başlayınca, benden ve koşu sorumlusundan başka hiçbir şey onu durduramaz!”

Hiç, çok hızlı koştuğunuz ve hiçbir şeyin sizi yakalamayacağını hissettiğiniz anlar oldu mu? Meşgul hayatlarımız çoğu zaman böyledir, bir oraya bir buraya koşturup duruyoruz. “Fast” food yiyoruz. Nereye gidersek gidelim, koşar adım yürüyoruz. E-posta kullanıyorsak, zamanımız olmadığı için gelen mesajları sürekli erteliyoruz. Katıldığımız yemekleri aceleyle yiyoruz, en yakın dostlarımıza “sadece birkaç dakika” verebiliyoruz. Hızlı ve telaşlı bir hayat yaşıyoruz. Sıklıkla, o kadar hızlı koşuyoruz ki, çoğu zaman kendimizi kaybediyoruz.

Ama sonuçta, önemli olan ne kadar hızlı yaşadığınız değil ne kadar güzel yaşadığınızdır. Eğlenecek zaman bulabiliyor musunuz? Kendinize yeterince vakit ayırabiliyor musunuz? Bir dostunuzun derdini dinlemek ve size ihtiyacı olan bir akrabanızı ziyaret etmeye zamanınız var mı? Günlük hayatınızı inandığınız gibi mi yaşıyorsunuz? Biraz yavaşlamaya ihtiyacınız var mı?

Anlıyorsunuz ya, yarışı kazanan hızlı koşan değil iyi koşandır.

f193180d420m7b1e8aent8.gif
 
rz6pll33il8.gif


Birbirinize Kenetlenin

Küçük bir botla balığa giden bir adamın başından geçenleri anlatan eski bir öyküyü anlatmak istiyoruz sizlere:

Balığa gittikleri gün sakin bir gündür. Ta ki; kancaya takılan kocaman bir balık, kurtulmak için çırpınırken, adamı çekip suya düşürene kadar… Adam yüzmeyi bilmemektedir ve panik içinde:

“Yardım et!” diye bağırır arkadaşına, “Kurtar beni!”

Arkadaşı elini uzatır ve adamı bota çekebilmek için saçlarından yakalar. Ama tutup çekmek istediğinde, adamın peruğu elinde kalır ve adam tekrar suya batar. Kafasını zorlukla çıkarıp, çığlık atmaya devam eder:

“Hey, yardım et bana, yüzme bilmiyorum.”

Arkadaşı tekrar uzanır, bu kez kolunu yakalar. Tam çekecekken, kol yerinden çıkar. Bu takma bir koldur!

Boğulmak üzere olan adam çırpınmaya devam etmektedir.

Arkadaşı üçüncü kez uzanır. Bu sefer adamın bacağına denk gelir ve çeker. Tahmin edeceğiniz gibi, çektiği tahta bir bacaktır.

Adamın boğulmasına ramak kalmıştır ama debelenmeye ve çığlık atmaysa devam eder.

Arkadaşı sıkılmış bir halde bağırır:

“Tek parça değilsin ki, nasıl yardım edeyim sana?”

Tıpkı bu öyküdeki gibi, evli çiftler ya da aileler eğer sıkıca kenetli olmazlarsa, nasıl yardım edebilirler ki birbirlerine? Okul, kilise ya da çalıştığımız iş yerleri, bir arada yaşıyor olmasak ne işe yarar ki? Ve bir ülkenin insanları birbirlerine kenetli olmasa, o ülke ne yapabilir ki?

Hiç birimiz kendimizi toplumdan soyutlayamayız. Yaşadığımız hayat birbirimize kenetli olmayı gerektiriyor. Tabii ki bireyler arasında çatışmalar, kavgalar olabilir. Ama birbirimize bağlı olmak sonuçta iyi bir şeydir.

Hayatınızda sahip olduğunuz her şey, sanki sizi terk ediyormuş ve yaşamdan soyutlanıyormuşsunuz gibi geliyorsa, çevrenizdeki insanlara dikkat edin. Belki de bütün sebep, birbirinize kenetli olmamanızdır.

rz6pll33il8.gif
 
3645d7fbf08b.gif


Yalnız Değilsiniz

Tanıdığım bir psikiyatrist “Hastalıklar arasında en yaygın ve tedavisi en zor olanı korkudur.” demişti.

Korku, zayıflatıcı ve tehlikeli bir hastalıktır. Hepimiz bir şeylerden korkarız ama bunların çoğu nedensiz ve yıpratıcı korkulardır.

Bilmediğimiz şeylerden korkarız.

Yaşlanmaktan, yardıma muhtaç ve düşkün bir hale gelmekten korkarız.

Değişimden korkarız, yeni bir ilişkiye, işe ya da yeni bir hayata başlamaktan korkarız.

Gelecekten korkarız.

Risk almaktan, başarısız olmaktan ya da başarısız görülmekten korkarız.

Sevmekten ve güvenmekten korkarız.

Yakınlık duymaktan, sonrasında incinmekten korkarız.

Ölmekten korkarız. Tıpkı Henry Von Dyke’ın dediği gibi: “Bazı insanlar ölmekten o kadar korkarlar ki; bir türlü yaşamaya başlayamazlar.”

İnsan kişiliğinin en zorlu düşmanıdır korku.

Ama size iyi bir haberim var: Nedensiz korkularınızı yok edebilirsiniz. Aslında korkularımızla yüzleşebilme cesareti tamamen kendi elimizdedir.

Kölelik sistemine karşı mücadele eden, Amerikalı Wendell Philips’in korku üzerine ilginç bir gözlemi var. Philips’e göre, herkes sizin arkanızdaysa ve sizinle aynı fikirdeyse cesur olmak kadar kolay bir şey yoktur. Asıl zorluk, çevrenizdeki insanların %99’u sizin haksız olduğunuzu düşündüğü zaman başlıyor. İşte gerçek cesaret ancak böyle bir zamanda ortaya çıkandır. Yani 1000’de 1 olduğunuzda, cesur bir yüreğiniz varsa ve Tanrı sizinleyse, bir kişinin bile bazen çoğunluk olabileceğini görüyorsunuz.

Görüyorsunuz ya, gerçek cesaret yalnız olmadığınızı düşündüğünüz zaman geliyor yanınıza.

3645d7fbf08b.gif
 
linje7.gif


Harekete Geçin

Golf oyuncusu, gerçekten çok kötü bir günündeydi, sürekli denemesine rağmen bir türlü topu tutturamıyor ve her denemesinde havaya daha fazla toprak sıçratıyordu. İşin kötüsü top bir karınca yuvasının üstündeydi ve topa her vurmaya çalıştığında golf sopası yuvaya denk geldiği için gittikçe daha çok karınca ölüyordu. Yuvada korku içinde bekleyen karıncalardan biri, en sonunda diğerine döndü ve panik içinde: “Eğer hayatta kalmak istiyorsak, bence en iyisi topun üstüne çıkmamız!”

Aynı şey hepimizi için geçerli. Düşünme vakti ve düşündüğümüzü yapma vakti vardır. Öğrenme zamanı ve harekete geçme zamanı vardır. Bilgi toplama zamanı vardır ama kararımızı verme zamanı da vardır.

Bir şeyi bilmek hiçbir şeyi değiştirmez. Farkı yaratan, bildiğimiz şeyi yapmaktır.

Eğer vereceğiniz kararı sürekli erteliyorsanız, başlamanız gereken projeye başlayamıyorsanız veya hiç aklınızdan çıkmayan ama bir türlü gerçekleştirmeye cesaret edemediğiniz bir hayaliniz varsa, demek ki sizin için de topun üzerine binme vakti gelmiştir. Çünkü hayatta kalabilmenizin tek yolu budur!”

linje7.gif
 
344681enekawe25h.gif


Öfkeye Son

Güzel bir bahar günü… Bir adam, sessiz bir köyün yanından geçen muhteşem manzaralı bir yolda arabasıyla sakince giderken, önündeki viraja yaklaştığında aniden, karşısına ters şeritte ilerleyen başka bir araba çıkar. Adam frenlere asılır ve kıl payı karşısındaki arabadan sıyrılmayı başarır. Diğer arabanın kadın sürücüsü camdan kafasını çıkarıp bağırır:

“Domuz! Domuz!”

Zaten sinirli olan adam, hemen karşılık verir:

“Sen de şişko domuzsun!”

Verdiği hazır cevaptan memnun bir şekilde yola devam eden adam, virajı döner ve karşısına çıkan domuza çarpar.

Herkes öfkelenebilir. Ama Daniel Goleman’ın Duygusal Zeka isimli kitabında anlattığı gibi, doğru kişiye, doğru zamanda, doğru bir sebep için ve doğru bir şekilde öfkelenmek ve bu dengeyi yakalayabilmek gerçekten zordur. Yani çoğu kez, ya yanlış kişiye ya yanlış ölçüye, ya zamanda, ya yanlış bir sebepten ya da yanlış bir şekilde öfkeleniriz. Ama zaten öfkelenmek kontrolü kaybetmektir. Yani, dengeli bir öfkeden söz etmek, zaten öfkenin doğasına ters düşer.

Her zaman sakin kalmak zordur. Bunu başarabilmek için bize mükemmel bir çözüm öneren eski bir söz der ki; “Öfkenizin geçmesi için akşam yatağa yatana kadar bekleyin ve yatakta bir kez daha düşünün.”

Tabii ki bütün sorunlar uyumadan önce yatakta düşünmekle çözülmez. Çok derin öfkelerimizin yatışması için zaman gerekir. Çok derin öfkelerimizin yatışması için zaman gerekir. Ama böyle öfkelerin bile bir sonu vardır mutlaka.

Belki de uzun zamandır içinizde besleyip büyüttüğünüz ve sizi kemiren o öfkenize bir son vermenin zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?

344681enekawe25h.gif
 
5ec6dc6d7d3c01f42233694a21609805_we.gif


Elmas Madeni

Bundan yaklaşık 100 yıl önce, Russell Conwell adında bir adam bütün Amerika’yı şehir şehir dolaşıp “Elmas Madeni” adını verdiği konuşmasını yapardı. Yaptığı her konuşmada, Yale Üniversitesi’nde maden mühendisliği öğrenimi gören genç bir çocuğun hikayesini anlatırdı. Çocuk mezuniyetine çok az bir zaman kala “Altına Hücum” furyasına kapılmış ve hayatının hazinesine kavuşmak için Kaliforniya’ya gitmeye karar vermişti.

Yale çocuğa öğretim üyeliği teklif etmiş ama o teklifi reddetmişti. Annesini, Massachusetts’deki çiftliklerini satıp kendisiyle birlikte gelmesi için ikna etti. Ama macera hayal kırıklığıyla sona erdi. Çocuk hiç altın bulamamış, sonunda Minnesota’da bir maden şirketinde çalışmayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Ve aflığı maaş, Yale’de kendisine önerilen maaştan çok daha düşüktü tabi.

Daha ilginç olanıysa, çocuğun dul annesinden çiftliği satın alan adam, günün birinde çiftlikte yetiştirdiği patatesleri toplarken, toprağın üstünde ilginç bir taş keşfetti. Taşı çıkardı ve inceletti. Taş sandığı şeyin gerçek bir gümüş olduğunu öğrendi. Çiftlik koskoca bir gümüş madeninin üstüne kurulmuştu!

Peki aynı taşın yanından belki de yüzlerce kez geçmiş olan o genç mühendis, neden fark edememişti o ilginç taşı? Belki de bir hazinenin bu kadar kolay bulunabileceğini düşünmemişti hiç. Ya da birinin ancak çok uzaklara giderek bir düşü gerçekleştirebileceğine inanıyordu.

Aradığımız şey her ne ise, belki de tam yanımızdadır. Hayatımızı değiştirebilecek anlar vardır ama bu anları fark edebilmek için öncelikle kafamızı değiştirmeliyiz. Mutluluk, güven, coşku ya da yükselmek; aradığınız şey her ne ise, belki de avuçlarınızın içinde olmasına rağmen hala göremiyorsunuzdur.

Belki de şu anda çalışmakta olduğunuz işte, ilişkinizde ya da yaşadığınız yerde sizin için gizli bir hazine saklıdır. Hayalleriniz gerçekten de avcunuzun içindedir; tabii eğer bunun mümkün olduğuna gerçekten inanırsanız. Hayatınızı değiştirmeden önce çevrenize bir bakın. Belki de bir elmas madeni üzerinde oturuyorsunuzdur, kim bilir!

5ec6dc6d7d3c01f42233694a21609805_we.gif
 
blume17be5.gif


Sevmenin Tadını Çıkarın

Orduda görevli dört din adamıydılar. İçinde bulundukları Dorchester gemisinin sulara gömülmesini beklerken, birbirlerinin ellerinden tutuyorlardı. Cankurtaran botlarının, yaralı gemiden hızla uzaklaşmasını izliyorlardı.

Bu din adamlarının hikayesi, sevgiyi ve fedakarlığı bize öğreten çok güzel bir hikayedir.

Olay 3 Şubat 1943’de Grönland’ın güney kesimlerinde geçer. Soğuk kış gecesi, sanki bir battaniye gibi, denizde yol alan geminin üzerini örtmüştür. Gemideki 909 yolcunun çoğu uyumaktadır.

Aniden Dorchester şiddetle sarsılır. Bir Alman torpidosu geminin sağ yanına isabet etmiştir. Çok kısa bir süre içinde, gemi su almaya başlar. Dorchester batmaktadır!

Geminin terk edilmesi için emir verilir. Çoğu yaralı olan yolcular, batmak üzere olan geminin güvertesine çıkmış ve can yeleği aramaktadır. Bazılarıysa yaşadıkları şokun etkisiyle, ne yapacaklarını bilemez ve donmuş bir halde etrafa bakmaktadır.

Yaşanan kaosu, dört güçlü insan yok eder. Gemide görevli dört din adamı… Dördü, paniği yatıştırır, oraya buraya amaçsızca koşan şaşkın askerlere can yeleği bulur ve yataklarından kalkamayan yaralı askerlere yardım ederler.

Hiç can yeleği kalmadığında, her biri üzerlerindekini çıkarıp yeleği olmayan bir askere verir. Cankurtaran botlarının hepsi suya iner ve gemiden uzaklaşır. Sadece 299 yolcu bu geceden sağ olarak kurtulmayı başarabilir.

Dorchester soğuk sulara yavaşça batmaya başlarken, gemide kalan ve farklı dinlerden olan dört din adamı el ele tutuşup sadece bir tek tanrı için dua etmeye başlar. Geminin batıyor oluşunu umursamıyor gibidirler. Bütün umursadıkları, böyle bir anda, sevgiyi yaşayabilmiş olmalarıdır.

Böyle olağanüstü bir zamanda olmasa bile, sanırım bizlerin de umursaması gereken şey gerçekten budur: Sevgiyi yaşayabilmek…

blume17be5.gif
 
c19su5.gif


Çocuklarımıza Destek Olmak

Çocuklarımıza, yetişkin birer birey olana kadar sürekli destek olmalı mıyız? Kendi kararlarını verecek yaşa gelene kadar onları hep negatif şeylerden uzak tutmalı mıyız?

Dr. Willis Tate, Dallas Teksas’taki Güney Protestan Üniversitesi’ndeyken, çocuğunu her türlü olumsuz şeye karşı cesurca koruyan bir anneyi anlatmıştı. Kadın üniversitenin rektörü olan Dr. Tate’e, üniversitede ilk senesinde olan oğlu hakkında uzun bir mektup yazmıştı. Rektörden, çocuğunun yanına onun ağzını bozmayacak ve her gün kiliseye gitmesi için destek verecek iyi bir oda arkadaşı vermesini rica ediyordu. Sigara ya da sigara gibi başka kötü şeylere oğlunun bulaşmasına sebep olabilecek bir oda arkadaşı istemiyordu.

Kadının bitiriş cümleleri, Dr. Tate’in bu mektubu hiç unutamamasına sebep oldu.

“… size yazdığım tüm bu isteklerin gerçekten çok önemli bir sebebi var. Çünkü bu oğlumun evden ilk ayrılışı; tabi Deniz Kuvvetleri’nde asker olarak görev yaptığı 3 yılı saymazsak!”

Anne-babalar çocuklarını hep kollamak isterler. Ama aynı zamanda, belki de bundan daha önemlisi, hayatta karşılarına çıkabilecek zor koşullara dayanabilmeleri için sağlam ve güçlü bir ruh yapısına sahip olmalarını da izlerler. Çocuklarının bağımsız yaşayabilmeleri ve alacakları kararların sorumluluğunu taşıyabilmeleri için onlara destek olurlar.

Bu şu anlama geliyor ki; çocuklarının gerçek bir yetişkin olabilmesi için, anne-babalar sürekli onları kollamaları düşüncesinden kurtulmalı ama onlara olan sevgilerini sürekli hissettirmelidirler. Bu yeterlidir. Hangi yaşta olursa olsun, her çocuğun gerçekten ihtiyaç duyduğu en önemli şey sevgi değil midir zaten?

c19su5.gif
 
fleur70jm1.gif


Kafanızı Kaldırın

Newcaster’dan Paul Harvey, Florida’ya tatile giden bir kadınla ilgili bir hikaye anlatmıştı bana. Kadın, yerleştiği otelin çatısında rahatça güneşlenebilmek için, pek kullanılmayan bir nokta bulur ve bütünüyle bronzlaşabilmek için üstündeki her şeyi çıkarır. Yarım saat sonra, otel müdürü aceleyle çatıya çıkar ve kadından üstünü giymesini rica eder. Kadın otel müdürüne itiraz eder, çünkü etrafta nasıl olsa kimse yoktur. Uzun süren münakaşadan sonra, otel müdürü pes eder. Ama sorun şudur ki; kadın otelin güneş aldığı camekanın üstüne yatmıştır!

Zannediyorum sorunun ortaya çıkmasına sebep olan, oteldekilerden birinin kafasını yukarıya kaldırmasıydı. Ama aslında normal şartlarda yukarıya bakmak, iyi bir şeydir. En azından alışkanlık olmalıdır. Ve yukarıya bakanlar için her yeni gün başka bir umut ve mutlulukla doludur.

Bilirsiniz, bazı insanlar tüm hayatlarını yere bakarak geçirirler. Bu o insanın ruh halini de etkiler. Başları hep aşağıda olan insanlar negatif ve sıkıcı bir ruh haliyle geçirirler yaşamlarını.

Bazı insanların bakışlarıysa, sürekli endişelidir. Bu insanlar korku içinde yaşarlar ve çevrelerinde sürekli, mutluluklarını tehdit edecek, gerçek ya da hayali bir problem ararlar.

Başka bir kısım insanlar ise, hep dışarıya bakarlar. Sürekli, ya daha iyi bir partner, ya daha iyi bir iş ya da daha iyi bir fiyat ararlar. Gözleri hep dışarıdadır ve bir şeyden memnun olmaları nadirdir.

Çok az sayıda bir grup insanı ise, hep yukarıya bakarken görürüz. İşte, bu güçlü bireyler sorunların ötesindeki çözümü, hayal kırıklığının ötesindeki umudu görebilmeyi öğrenmişlerdi.

fleur70jm1.gif
 
s305rf7td2.gif


Siz Göklere Layıksınız

Aşağıdaki öykü, bize hayal gücünün ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor:

Bir adam, bir kartal yumurtası bulur ve yumurtayı tavuk kümesinin içine koyar. Yavru kartal, kümesteki diğer civcivlerle birlikte yumurtadan çıkar ve onlarla birlikte büyür. Kümesteki diğer civcivler gibi o da, böcek ve solucan bulabilmek için toprağı eşelemeyi ve gıdaklamayı öğrenir. Ve her tavuk gibi kanatlarını açtığında, yerden sadece birkaç metre kadar havalanabilmektedir.

Yıllar geçer ve kartal artık iyice yaşlanır. Günlerden bir gün, masmavi gökyüzünde o güne kadar hiç görmediği kadar büyük bir kuş görür. Dev kuş, altına benzeyen ve çok kuvvetli olduğu belli olan kanatlarının küçük hareketleriyle gökyüzünde kolaylıkla süzülebilmektedir.

Yaşlı kartal, gökteki kuşu bir süre şaşkınlıkla izler ve “Bu da kim?” diye sorar yanındaki arkadaşına. “O bir kartal” der arkadaşı, “O göklerin kralıdır ve gökyüzüne aittir, biz tavuklarsa yeryüzüne.” Yaşlı kartal bir süre daha tepesinde süzülen hemcinsini hayranlıkla izler.

Ve bir tavuk olduğunu düşündüğü için de, tavuk olarak ölür.

Siz, göklere layıksınız, tavuk kümesine değil… Kendinize inanmazsanız, kim inanır ki size?

s305rf7td2.gif
 
1130503883vr9.gif


Anlamanın Sırrı

1940’lı yılların sonuydu. Eastern Havayolları’nın başkanı, Eddie Rickenbacker, müşterilerin bagajlarının sürekli hasar görmesiyle ve muamelenin kötü olmasıyla ilgili sıklıkla gelen şikayetlere bir son vermeye çalışıyordu. Denediği hiçbir şeyin işe yaramadığını görünce, en sonunda radikal bir uygulama yapmaya karar verdi.

Yönetim kurulu üyelerini Miami’ye özel bir toplantı için çağırdı. Eastern Havayolları’nın tüm yönetim kurulu üyeleri Miami’ye uçtu ve uçuş personeli tarafından her birinin bavullarının otellerine kadar teslim edileceği söylendi. Fakat Rickenbacker bavulların o gece teslim edilmemesini emretti.

Yaz mevsimiydi. Miami’de hava çok sıcak ve nemliydi ve yönetim kurulu üyelerinin kaldığı otelin havalandırma sistemi yoktu. Ertesi gün sabah yapılan toplantıya, hepsi tıraşsız, banyo yapmamış bir halde ve kirli kıyafetlerle geldiler.

Toplantı sona erdi, fakat o gün de bavullardan hiçbir haber yoktu. Ama gece yarısı saat tam 03:00’de Rickenbacker, kapıların gümbür gümbür çalınıp bavulların sahiplerine teslim edilmesini sağladı.

Ertesi günkü toplantıda Rickenbacker’ın ilk sözü şu oldu: “şimdi artık bir müşterinin bavullarına kötü muamele yapıldığında neler hissedebileceğini anladığınızı sanıyorum.” Rickenbacker, şirket yöneticilerinin, müşterilerle empati kurmadıkça bu sorunu çözemeyeceklerini anlamış ve bu sebeple böyle bir yol seçmişti.

Aynı şey bizim için de geçerlidir. Karşımızdaki insanların sorunlarını anlayamadığımız sürece, hiçbir zaman iş hayatımızda ve ilişkilerimizde başarılı olamayız. Ve birini en iyi, ancak kendimizi onun yerine koyarak anlayabiliriz. Eşler, anne-baba ve çocuklar, dostlar, iş arkadaşları ve ortaklar karşılarındaki insanın hissettiklerini anlayabilmek için zaman ayırdıklarında, eminim ki dünya yaşamak için çok daha harika bir yer olacaktır. Bence herkes öncelikle bunu başarabilmek için çabalamalıdır.

1130503883vr9.gif
 
kanin10gsee9.gif


Bir Dakika Hayatınızı Değiştirebilir

Neredeyse birini öldürecekti ama sadece bir dakika hayatını değiştirdi…

Bu güzel öyküyü, Sherman rogers’ın “İşçiler: Lider mi, Köle mi?” isimli eski kitabından aldım. Gerçek hayat hikayesini anlattığı kitabında Rogers, etkili iletişimin önemini resmediyor bizlere. Öykü şöyle:

Üniversite yıllarında, Rogers bir yaz mevsimini Idaho Kereste Kampı’nda geçirir. Kampın ekip lideri birkaç günlüğüne izin alınca, işçileri idare etme işi Rogers’a verilir.

Gruptaki göçmen bir işçi olan ve sürekli huzursuzluk çıkararak, diğerlerine zorluk çıkaran Tony’i düşünerek Rogers “Eğer elemanlar benim sözümü dinlemezse ne olacak?” diye sorar.

Kamp yöneticisi “O zaman kovarsın onları” diye cevap verir. Hemen ardından sanki Rogers’ın aklını okumuş gibi ekler: “Eğer bir fırsatını bulursan sanırım Tony’i kovacaksın. Ama bu bence iyi bir fikir değil. 40 yıldır ağaç kesme işindeyim. Tony şimdiye kadar çalıştığım en güvenilir adamdır. Biliyorum, Tony sürekli şikayet eder, her şeyden ve herkesten nefret eder. Ama buranın en eski adamlarındandır ve tabii ki son gidenlerden olacaktır. Ayrıca 8 yıldır onun çalıştığı tepede hiçbir kaza olmadığını da belirtmeliyim.

Rogers ertesi gün görevi devralır. İlk iş olarak Tony’nin yanına gider ve “Tony, bugün bu bölgenin idaresinden sorumlu olduğunu biliyorsun değil mi?” diye sorar. Tony sıkılganlıkla kafasını sallar.

“Aslına bakarsan fırsatını bulduğum ilk anda seni kovacaktım ama bilmeni isterim ki; yapmayacağım.”

Ve patronun Tony hakkında söylediklerini anlatır. Tony patronun kendi hakkında söylediklerini duyunca, elindeki havluyu yere düşürür ve gözyaşlarına boğulur.

“Neden bunu bana 8 yıldır söylemedi ki?”

O gün Tony her zamankinden daha fazla çalışır ve daha ilginci artık yüzü gülmektedir.

Yaz bittiğinde Rogers okula geri döner. Tam 11 yıl sonra bir gün Tony ile tekrar karşılaşırlar. Tony batı bölgesindeki en büyük kereste firmalarından birinde çalışmakta ve demiryolu inşaatını idare etmektedir. Roger Tony’e Koliforniya’ya gelip nasıl bu kadar başarılı olduğunu sorar.

“Yıllar önce Idaho’da benimle yaptığın o bir dakikalık konuşma olmasaydı, belki de bir serseri ya da bir katil olmuştum şimdi. Ama işte o bir dakika; o benim bütün hayatımı değiştirdi.” diye cevaplar Tony.

Etkili yöneticiler, bir çalışanına aferin demenin ve çalışmasını takdir etmenin önemini çok iyi bilirler. Peki başka ilişkilerimizde, yukarıda anlatılan hikayedeki gibi yapılabilecek bir dakikalık konuşma neyi değiştirebilir?

Bir dakika… Birine teşekkür etmek için bir dakikanızı ayırıyor musunuz? Peki ya, birine ondan ne kadar hoşlandığınızı ya da onu ne kadar takdir ettiğinizi anlatmak için vaktiniz var mı? Yaptığı güzel işi alkışlamak için bir dakikanız var mı?

Bir dakika… Tüm hayatınız boyunca sürecek bir değişime sebep olabilir.

kanin10gsee9.gif
 
Mükemmel.... Teşekkür ederim hepsi çok güzeldi... 8 Sayfayı aralıksız okudum.. Ama şimdi daha çok düşünmem gerekecek herşeyi...
 
Sevgili arca,

Sabırla okuduğunuz için ben teşekkür ederim. Farkındalıklarımızın her geçen gün çoğalması dileklerimle.

Sevgiyle kalın. sapkal89
 
Yüreğine , emeğine sağlık çok teşekkürler paylaştığın için . Hepsi ders alınması gereken birbirinden süper hikayeler..

İyi ki varsın güzelim , iyi ki varsın :))
 
Yüreğine , emeğine sağlık çok teşekkürler paylaştığın için . Hepsi ders alınması gereken birbirinden süper hikayeler..

İyi ki varsın güzelim , iyi ki varsın :))

Teşekkür ederim bigokyanus. Beğenmene sevindim. Sen de iyi ki varsın. ttli3

Sevgilerimle. actionsmile
 
Bütün işler düşünmeyi ve konuşmayı bir yana bırakıp yapmaya başlayınca ilerler.Nereden başlamalı, nasıl başlamalı diye düşünüyoruz.Kimimiz harekete geçerken kimimiz geçemiyor.Benim bildiğim en iyi harekete geçme yolu ilk adımı atmaktır.Hemen başlamak için en iyi zamanı düşünmek gerekir. En iyi zaman şimdi, en geç yarındır.
Harika yazı teşekkürler.

Çok güzel söylemişsin canım. Harekete geçmek için en iyi zaman şimdidir. Ben teşekkür ederim. ttli3
 
İstemek yetmez, amacımıza ulaşmak için şiddetle arzulamamız gerekir (Ovidivs). Azimli olmalıyız.Herhangi bir şeyin sonucu başarısızlıkla sonuçlansa bile tekrar denemek gerekir.Muhteşem yazı.

Evet Perpetuals. Hayatta başarılı olmak için kuşkusuz en gerekli şeylerden birisi azim. Ben bu aralar amaçlara ulaşmada şiddetli arzunun etkisini sorguluyorum. Acaba gerçekten arzulamak yeterli midir? Ya da bu hissettiğimiz duygu arzulamak mıdır? Veya bu duygu her zaman sağlıklı mıdır? (Burada belki farkında olmadan istemediğimiz bir şey için çabalamaktan bahsediyorum. Oluyor çünkü) gibi... :))

Ancak başarının anahtarı pes etmemekte saklı.

Sevgilerimle. actionsmile
 
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. 5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. 5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımlar BURADAN bize ulaşıldığı taktirde, ilgili konu en geç 48 saat içerisinde kaldırılacaktır. Sitemizde Bulunan Videolar YouTube, Facebook, Dailymotion, v.b. video paylaşım sitelerinden alınmaktadır. Telif hakları sorumluluğu bu sitelere aittir. Videoların hiç biri sunucularımızda bulunmamaktadır.
Geri
Üst